Akdenizli olmak

8 Temmuz 2011

Zeljka. Z’nin üzerinde çanak şeklinde bir şapka var.Bu yüzden adı, z’lere tuhaf bir vurgu yapılarak söylenen Hırvatça’nın ötesinde farklı bir yer ve zamanı çağrıştırıyor bana. ‘J’ ile ‘y’ nin arasında gezinen haylaz, ele avuca sığmaz bir ‘z’ bu, kafam karışıyor. Baktı ki zorlanıyorum, ‘Takma kafana, iyisi mi sen bana Arzu de’ diyor. Hırvatistan’da, bir Hırvat öğretmenin açtığı kursta Türkçe öğreniyor bir senedir: ‘Been Türkçe biliyom ama az.’ İki kere Türkiye’ye geldikten sonra İstanbul’u ruh evi olarak anmaya başlamış. ‘Yok böyle bir şehir’ diyor. Cep telefonunda Galata Kulesi’nin fotoğrafı var. Ferhat Göçer hayranı, şarkılarını ezbere biliyor. ‘Bir tane söylesene,’ diyorum öylesine. Başlıyor söylemeye ‘Kalp Kırılsa da Sever...’ 50 yaşın bütün güzelliği ve alımıyla gülüyor bana. Split’te antik taşlara yaslanmış bir kafenin fon yaptığı bu gülüş ilerde yazılabilecek bir öykünün içinde gezinmeye başlıyor. 50 yaşın bir kadın için kerameti ayrı, ama gerçekten cazibeli bir kadın şu Arzu.Sohbet ilerledikçe Avrupa Birliği’nin bu küçük ülkeye 2013 müjdesi, ‘Hırvatistan’a evet’ yeşil ışığından bahsetmek farz oluyor. Yüzünü buruşturuyor. ‘Ne, ne, ne’ (Hayır, hayır, hayır). ‘Biz zaten Avrupa’nın ortasındayız, Avrupa Birliği bize üye olsun!’ diyor gülerek. Split’te doğmuş, büyümüş, dünyanın birçok yerini gezmiş, üç çocuk doğurmuş, kocalar eskitmiş Arzu, insanın insan olduğu için insan yerine konacağı bir dünyayı özlüyor. ‘Avrupa Birliği bunu bize verebilecek mi’ diye soruyor. ‘İnsanı insan yapan değerlerin Euro olarak karşılığı nedir?’ Yüzüne bakıyorum: ‘Bilebilsem yırtacağım ama bende de cevap maalesef kaput’ diyorum. Arzu, Hırvatistan’ın kendine özgü doğallığını bir çırpıda sıralıyor: Musluklarına daya ağzını su iç, hormonsuz domates ye, bağından şarap yap, grappa yap, ağacından inciri topla, incir reçeli yap sat... Bunlar kalmayacak’ diyor üzülerek. ‘Kalsa da ne kadarı bize özgü olarak kalacak?’‘Yine de Avrupa Birliği’nin kriterlerini, o meşum 35 fasılı başarmış olmanız muhteşem’ diyorum. ‘Türkiye ile aynı zamanda yola çıkıp 35 mâniayı atlayıp ipi göğüslemek gerçekten takdire şayan!’ Türkiye’nin sadece tek bir fasılı hayata geçirebilmiş olduğunu da hatırlatıyorum bu arada. Hatta bunu bir futbol maçı gibi de düşünebileceğimizi belirtiyorum. ‘6 yıla yayılacak 35 vuruşta kaleye sadece 1 gol isabet ettirebilmiş Türkiye’ diyorum. ‘Hırvatistan’ın ise attığı bütün şutlar gol olmuş!’Derdim Avrupa Birliği filan değil, Arzu’ya da söylüyorum bunu. Müslüman-Hristiyan ayrımına da hiç girmiyorum. O harcanan enerjiyi düşünüyorum sadece... Madem hedefte bu vardı o zaman bir ülkenin daha özenli olması gerekmez miydi? Daha tutarlı, daha disiplinli, daha özgüvenli politikalar geliştirmesi? Şu an müzakereler durmuş durumda ve elimizde ne var? Sadece hayal kırıklığı. Hayal kırıklığı bir ülke için hiç de iyi bir motivasyon sayılmaz. Donuk, içinde her türlü netameli soru işaretinin üreyeceği bulanık bir sudur hayal kırıklığı. Tıpkı hayal kırıklığına uğramış insanlar gibi o insanları bekleyen tekinsiz ufuklar demektir. Hep karşındakini suçlamak ve kendini delicesine aklamaya çalışmak... Sonunda varılan yerse hep bellidir. Büyük bir kısır döngü: Bize bizden başka dost yok!‘Boşver’ diyor Arzu efkârlandığımı görünce. Oysa Avrupa Birliği konusuna kadar gerçekten pek iyiydim! Tekrarlayıp duruyorum ‘Onca emek, onca zaman...’ ‘Gel bak sana başka bir şarkı söyleyeyim. Bir ara Türk kahvesi yapar fal da bakarım!’ diyor ısrarla Arzu. Sonra başlıyor söylemeye: ‘Götür Beni Gittiğin Yere.’ Ben de onunla mırıldanıyorum bu kez.Gün bitiyor, bizde dedikodu bol, konuş babam konuş, gevezelik bitmiyor. Sanki yıllardır, hatta asırlardır birbirimizi tanıyoruz. Akdenizli olmak böyle bir şey! Buna başta Avrupa Birliği olmak üzere çağımızın hiçbir resmi kurumunun akıl sır erdiremeyeceğini düşünüyorum.

Devamını Oku

Ne futbolla ne futbolsuz

6 Temmuz 2011

Hiç kuşku yok ki dünyanın en popüler sporu futbol. Al bir top, çık sokağa, tek kale, çift kale, oyna oynayabildiğin kadar! Futbol kültürü dendi mi günümüz toplumunu ve toplumun izlediği eğilimlerin yansımasını da görmemiz, izlememiz mümkün. Artık sınıfsal olarak el değiştirmiş bir spor dalı o; daha çok orta sınıfın malı, belki buradan çıkarak bir sınıfsızlıktan bile söz etmek mümkün. Daha kapsayıcı: kadınlar ve farklı ırktan insanlar bu tezgâhta daha az görünüyor olsalar da son 50 yıla göre varlıkları hesaba katılıyor artık. Sahalardaki gizli ya da aleni ırkçılığı zihninizde ayrı bir yerde tutun lütfen bu yazıyı okurken.Gerçekten de geçmişin geleneksel çizgisinden bakıldığında Aristokrat tavırlarla Büyük Britanya usulü kendine yol çizen futbol artık yaşamın içersinden ve her yerden bize göz kırpıyor. İnsanların, teknoloji ve kültürün küreselleşmesinin yeşil sahalardaki en bıçkın temsilcilerinden biri olarak dünyayı bir heyecan dalgasıyla kasıp kavuruyor. Eskiye oranla daha kapsayıcı, kucaklayıcı ve hemen herkes için her yerde mümkün olabilen bir avantajlar silsilesi futbol. Bunun içine toplumsal ve kültürel kimlikleri rahatlıkla katabilirsiniz. Hal böyleyken şunu bekliyorsunuz: Hadi. Yola çıkalım. Bütün değişmekte olan algıların keyfiyle hem kendimizi hem de dünyayı değiştirme şansı verelim herkese! Ya da madem yine geçmişin, özellikle de modernitenin altını çize çize hal olduğu alçak kültür-yüksek kültür (ya da avamlar-elitler) açmazını aşmışız, yeni fikirler üretelim o zaman. Sınıfsızlıksa, hadi!Yeşil sahalarda devrim yapalım, mesela! Her yerde hemen herkes tarafından eşit anlamda paylaşılan bir şeyse bu, vira!Hayır, böyle olmadı, olmuyor!Çağımızın gereklerini yerine getiren futbol burada da çağın ‘postmodern’ sesi olmaya devam ediyor. Ve bir de bakıyorsunuz ki anlı şanlı anlatıları, resmi söylemleri yavan bulan ve ‘haydiii’ diyerek gündelik sokak üslubunu samimiyetle hayatımıza sokan futbol, kendine başka bir mit yaratmaya kalkmış, karar mekanizmalarını elinde tutan ağır abi hallerine bürünmüş. Reddettiği birçok hususun ağına düşmüş ve reddettiklerinden daha beter bir köşede kendini aklar hale gelmiş, kısacası savrulmuş! Elitist tavırlara, bu tavırlardan beslenen geleneğe karşı çıkarken öyle bir tavır sergilemeye başlamış ki sonunda kendine ait bir sermaye sınıfı yaratmış. Bu sermaye sınıfını yaratmakla da kalmamış o sermayenin neredeyse kölesi haline gelmiş. Bir bakalım: Küreselleşmenin en ballı yanı onda, yeni eğilimler onda, televizyona yatırım onda, artistleri andıran oyuncular, oyuncuların oynama biçimleriyle anılışları, görkemli statlar, dudak uçuklatan transfer paraları, bu transfer paralarının medyada karşılık bulma biçimi, mankenler, artistler, sunucular onda. Gelecek hayallerinin topluma mal ediliş tarzı, pek de bize ait olmayan ama sonuna kadar bize aitmiş gibi sunulan bir hülyanın içersindeki lig savaşları yine onda.Bu bir mit. Kendi şürekâsını yaratma miti. Ancak bütün mitlerde olduğu gibi sürekli üretilmeye ihtiyaç duyuyor. Ki daha çok tekrar edilsin, destansılaşsın, seyirci desteği ile büyüsün, üresin, artsın, katlansın. Bu ise daha çok destekçi demek, daha çok kombine bilet, daha çok güç, daha geniş stadyumlar, daha çok renk, daha katmanlı transfer, daha...Peki katılım nerede, halk nerede, dürüst mücadele ‘fair play’ nerede diye soracak olursanız, size verilecek en makul cevabı, ortaya konulan miti kusursuzca destekleyecek bir ruhla söyleyeyim: Büyüklerimiz bilir!

Devamını Oku

Hulki Aktunç’a...

4 Temmuz 2011

...Bir kalem dikin mezarımaYan yana gelmemişSözcükler var daha. Kalem ve Toprak’tan Bu dünyadan giderken, yaşarken ne yaptık diye soracağız kendimize. Kurallarla, kaprislerle, hırs, hız ve baskıyla yaşamı ele geçirmek, ona hükmetmek adına bir şeyler yapmaksa kafamızdaki yaşam, evet yapmış olacağız. Oysa yaşamak gerçekten bu mudur, yaşam gerçekten yakalanabilir mi diye sormaya başlamışsak... İşin rengi orada değişebilir.Yaşamdan çıkarabildiğim anlama cuk diye oturan, kafamdaki yaşama denk gelen bir yer var burada. Tuhaf bir havası var. Adına Bacvice denilen şehrin, yani Split’in göbeğinde mavi bayraklı bir plaj burası. Halka açık, uçsuz bucaksız mavi berrak bir suyun dışında gösterişsiz, kendi halinde bir yer. Sanırım o yüzden göz kamaştırıyor. İkindi saatlerinde neredeyse bütün Split, her sınıftan insanla burada. Özellikle gençler. Etraftaki her şeyle kafa yapmak ister gibi hoyratça eğleniyorlar. Sesin kendisi bu, özgünlüğü, gücü. Denize atlama yarışı yapıyorlar. Çeşit çeşit atlıyorlar suya. Yarış bu. Herkesin kendine ait, kendine özgü bir atlayış stilinin gözler önüne serilmesi. Zafer filan yok. Sadece kahkaha var. Büyük bir çoğunluğu kafalarını yarıp çıkıyor sudan. Küfür edip, biraz sakinledikten sonra plajın yoksul, sidik kokan köşelerinden birine tüneyip deli gibi sigara tüttürüyorlar. Kızlara takılıyorlar, çok şükür ki kızlar da onlara. ‘Millet ne der?’ takıntıları yok kızların. Yan yana duruyorlar erkeklerle, bazen onlar da denize atlama yarışına katılıyor. Gençliğe yaraşan çılgın kahkaha krizleriyle yeri göğü inletiyorlar hep birlikte.Anlamadığım bir dilin içinde dolanıp duran tanıdık bir argo bu. Genç, diri, genç bir insandan başka bir genç insana uzayabilen, değişebilen, arayışını hiç tüketmeyen, dalga geçen, hayatta kıdemli ne varsa ‘olur olur görürsem söylerim’ deyip, gerektiğinde ‘zıııızt Erenköy’ diye hayata takılan bir dil. Farklılığı sözdiziminde değil sözcük düzeyinde gerçekleşen bu dili ben, bu kez beden diline oturtulmuş haliyle çözüyorum. Bu bedene kadar işlemiş argo sayesinde onların aralarında bir sürü şeyi yeniden hatırlıyorum. Yazmanın yaşamla girdiği ilişki bunlardan biri. Kenarda oturup notlar aldığım defter onların telaşlı suya atlamalarıyla öbek öbek kabarmış bir haldeyken düşünüyorum bunları. Bir kez daha. Örneğin neşeli kalmanın gerçekten genç kalmak olduğunu. Yaşamı gırgıra alabilmenin, onunla bununla makara geçmenin hâlâ mümkün olduğunu. Buna da en çok mutsuz ve yaşamın bir yerine takılmış yaşlıların isyan ettiğini. Belki de artık kendileri öyle gülemediği, belki de yaşamlarında hiç öyle gülmedikleri için. Oysa bu kıyı özel. Bu plajda gençlerle birlikte suyun keyfini çıkaran yaşlılar öyle değil. Sakin bir seyirci, yorgun bir yaşam tutkunu gibi bakıyorlar onlara. Bazısı hiç bakmıyor bile. İri, pörsümüş, yaşanmışlık kokan o güzel göğüslerini Adriyatik güneşinin sıcaklığına bırakmış, evlerinin bir köşesindeymiş gibi şekerleme yapıyorlar. Gençlerin suya atlama sesi onlar için bir ninniden öteye geçmiyor. Suya, ben diyeyim 50, siz deyin 100 defa atlamış ve hâlâ pes etmeyen güllü mayolu delikanlılardan birine sularla kabarmış defter sayfalarımı, birbirinin içine giren harfleri, cümleleri gösteriyorum. Fütursuzca basıyor kahkahayı ve sonra bir kez daha suya atlıyor. Yine ıslanıyorum! Defterdeki bir cümlem daha şişiyor ve sayfada eriyor.Sizin de ‘Büyük Argo Sözlüğü’nde dediğiniz gibi Hulki Aktunç, dilin gizli bir örgütü var karşımda. ‘Hiçbir sözlük argoya yetişemez, hiçbir yasanın yaşama yetişemeyeceği gibi’ demiştiniz ya, öyle. Yaşam bütün dinamizmiyle akıyor karşımda, bir halk plajında. ‘Günlük yaşama daha yakından bakmanın tanığı’ dediğiniz argoyu ve günü bedenden yansıyan haliyle seyredip duruyorum. Yaşama, yazı da dahil hiçbir şeyin yetişemeyeceğini hatırlayarak... Tam da bu yüzden yeniden yazıya sarılarak. Farklı bir dil, farklı bir dünya görüşü, farklı bir çoğulluk üretebilmek, yan yana gelmemiş sözcükleri yaşamla buluşturabilmek için...Sizi çok özleyeceğiz.

Devamını Oku

Hayatınız 'roman' olduğunda

1 Temmuz 2011

Ne mi olacaktır? Bir zamanlar izlenme rekorları kıran Cennet Mahallesi’nin tersine, yaşama dair birçok yanınız hep eksik kalacak ve ayakta tutmaya çalıştığınız küçük direncinizin üzerinden miniminnacık kirli sarı buldozerler geçecektir. Aslında ülkemizdeki Romanların öyküsü ‘yetkililerin’ azınlıklara bakışının her seçim öncesinde tipekslenmiş (şu yanlış yazılmış yazıları silen beyaz mürekkep) ve bembeyaz sayfalar vaat eden özetidir. ‘Oylarınızı bize verirseniz size ev vereceğiz, şunu vereceğiz, bunu vereceğiz!’ Seçim biter ve her şey normale döner. Romanlar, soğuk, uzak, tetkik eden resmi bir bakışa feda edilir ve bu resmi bakışın eşlik ettiği, adına ‘imar planı’ denilen, hemen hemen bütün yoksullara yönelik bir dudak büküşün odaklarından biri olurlar. O metalik buldozerler alana daldığında ‘Ee ama’ şeklinde babacan bir mimikle başlayan bir cümle ve onu takip eden cümleler, müşfik bir ses tonu eşliğinde ‘maalesef elimizden gelen bu’ ile biten samimiyetsiz bir paragrafa dönüşebilir. Oysa ev yıkıyorsunuzdur. Ama kimin umurunda! Alan ıslah ediliyordur. Nedense modern planlar ıslahı, sabahın köründe 3-4 bin çevik polis eşliğinde yoksulun barakasına buldozer sokmak olarak düşünür hep. O buldozerler para karşılığında çalıp çırpılan villalara, tapu dairelerindeki yamuklara, bu yamuklardan üreyen gökdelenlere, denizi halktan kaçıran modern yalı dairelerine hiç dokunmaz. Yoksulluk bir suçtur sanki. ‘Bu insanların yerinde ben olsaydım’ diye düşünmek bu modern düşüncede atıllıktır, geri kalmış bir solculuktur, kifayetsiz takıntılı bir insanlıktır ya da dış mihraklardan beslenen çalıntı bir cümledir. Dolayısıyla görev aşkıyla yanıp tutuşan buldozerler çağıdır çağımız, dalıverirler arsalara ve yoksullara dünyanın kaç bucak olduğunu bir-iki saat içinde gösteriverirler. Geçtiğimiz günlerde, İstanbul’un orta yerinde, Ataşehir’de Yenisahra, Örnekmahallesi ve Küçükbakkalköy’de bir kıyım yaşandı. Yıkım haberi tam ‘bir gün’ önce verilmişti barakalarda yaşayanlara! Anlaşılan arsayı satın alan ve ‘ben inşaat yapana kadar burada kalabilirsiniz’ diyen mal sahibinin sözüne inanmışlardı ve kıpırdamamışlardı yerlerinden. Ya da buna zamanları bile olmadı!Kıyım bununla da kalmadı. Haber, Birgün Gazetesi’nde çıktı. Gazetenin muhabirlerinden ve bu haberi kotaran Sevgim Denizaltı bu insanların dramını anlatırken sözcükleri seçmekte zorlandığını yazmış bana. Sevgim benim gurur duyduğum eski öğrencilerimdendir. ‘İnsanlar sokakta kaldılar’ diyor. ‘Kiraya çıkacak durumları yok, zaten kiraya çıkmak isteseler de kimse onlara Roman diye ev vermek istemiyor. Aralarında tüplere bağlı yaşayan çok hasta bir insan ve onlarca çocuk var.’ Sevgim bu olayı önceden basına duyurmaya çalışmış. Ardından buna pişman olmuş. Çünkü basında çıkan haberler ‘işgalcilerin kaçak barakaları yıkıldı, yıkım olaysız tamamlandı’ şeklindeymiş. Yıkımdan önce kendisiyle görüşülen insanlar ‘Biz şimdi ne yapacağız?’ diye sormuşlar. Ve demişler ki: ‘Hani Başbakan bize ev sözü vermişti? Bu mu Roman açılımı? Biz ona inandık, oy verdik. Biz bu ülkenin vatandaşı değil miyiz? Durumumuz yok diye biz insan değil miyiz? Bize bir ev versinler...’ Hatırlatmakta fayda var. Bu yaşadıkları ilk yıkım değil. 2006’da da orada bir yıkım olmuş. Tuhaf değil mi bu insanlar Ataşehir Ataşehir değilken, yani modernizmin ufukları gökleri delmemişken de oradaymış, kısacası sonradan oraya gelmemişler. Yani yerli halk onlar! 60-70 yaşında insanlar ‘Ben burada doğdum büyüdüm, şimdi nereye giderim’ derken onlara verebileceğimiz doğru dürüst vicdanlı bir cevabımız var mı?Peki ya sizin sayın yetkilililer, asıl sizin böyle bir cevabınız var mı?

Devamını Oku

Yemin

29 Haziran 2011

‘Sırların adamıyım diye kandırdım onu / O da inandı bana / İnanmasını istemedim, ama hoşuma gitti, gururumu okşadı bana inanması / Hayat hızla geçiyor oysa / Hızla çürüyoruz hepimiz /Birbirimize bakışlarımız sahte / Birbirimize inanışlarımız sahte/ Bizden umuda inanmamızı talep edenler sahte / Bu oyunu oynarken birbirimize, içimizdeki deniz sahte, dağ sahte/ Sevgiler, inançlar uyduruk, gerekçeler sahte / Her şey komik ve beş para etmez / Bunları anlattım, inandı ve âşık oldu bana /Affet beni bu bizim ortak andımızdı oysa /Ama bilir misin ki dünyadaki bütün antlar da sahte...’Bu satırları bir öykü için yazmıştım. Karısını aldatan bir erkeğin karısına yazdığı bir mektubun son cümleleriydi bunlar. Yaşadığı bir olumsuzluğu başka bir olumsuzlukla bertaraf etmeye çalışıyordu adam o öyküde. Seni aldattım ama hayatta her şey zaten sahte diyordu karısına. Belki bir yere kadar doğruydu bu dedikleri. Ama bana öyle gelmişti ki aslında başka bir gerçeğin üstünü örtüyordu adam. Kadını artık sevmediğini! Öykünün özü, işin doğrusu buydu aslında.***Yeminler, antlar... Salı günü televizyon linklerinden izlemeye çalışıyorum olup biteni. Olup bitenle arana kilometreler girdiğinde olaylar kopuk kopuk, durağan bir biçimde akıyor sana. Ya sen olaydan önce eskimiş oluyorsun ya da o olup biten seni umursamıyor, sonsuzluğu elde etmiş bir kibirle basıp gidiyor hayatından, nedeni senkronun bir biçimde kayması, teknik bir şey. Ama teknik olması demek duygusal karşılığı olmayacak demek değil. Bir duran, bir hareketlenen o iki görüntü arasına sığışanı düşünmeye başlıyorum. Meclis açılmış, daha doğrusu açılamamış. Demokratik arayışlar, çabalar, haklılık payları, direnmeler. İki görüntü arasına sıkışıp kalan haliyle bu. CHP ve BDP’nin tavrı elbette çok net bir biçimde anlaşılır. Ama bu milletin acilen bir demokrasi sınavına, kısaca anayasanın değişimine ihtiyacı olduğunu da hepimiz biliyoruz. Yemin törenine gitmemek önemli bir karar -elbette altı demokratik bir biçimde doldurulabilirse. O yemini etmemenin arkasındaki ‘doğru’nun sabitlenebilmesi ve bu uğurda direnilebilmesi. Aksi takdirde hep birlikte kaybedeğiz. Ekranda meslektaşım Muhsin Kızılkaya’nın sözlerini yakalıyorum bir ara. ‘Şiddetten uzak durmalıyız’ mesajını. Ve görüntü duruyor. Ve o arada yine şiddet dolu bir ülke görüyorum nedense. Şiddet ve öfke dolu bir ülke. Belki uzakta olduğum, olaylarla arama interneti koyduğum için. Görüntü bir durup bir hareketleniyor. O araya bir haber giriyor. Yitip giden kocasının ardından çocuklarıyla birlikte asker selamı veren bir kadın içimi burkuyor yine. Sonra Berfo Nine için yazdığım yazıya gelen küfürleri hatırlıyorum. İnsanlar ölmesin dediğin zaman bile ülkemde kanı vasıflandıran öfkeyi düşünüyorum. Çocuklarımız dediğim zaman ayrım yaptığımı sananları. Yaşamak bir çoğulluktur oysa. Bunu veremeyen yaşam, yaşam değildir zaten. Ötesi karşısındakini hep düşman olarak görmektir. Ancak bu şekilde yaşayabileceğimize inandırılmışızdır çünkü. Yeminlerle, ezberlerle, antlarla, bunlara dolanan öfkelerle, bu öfkelerle büyüyen ‘özgürlük’ söylevlerimizle. Ya da benim öyküdeki adam gibi bir yanlışı başka bir yanlışla bertaraf etmeye çalışmışızdır... Oysa olup bitenlerin içinden parıldayabilecek bir gerçek her zaman mümkündür. Yeminler, antlar... Önemli olan ezberlerden kurtulup yaşamı dönüştürebilme gücüdür. Galiba bu yüzden antları sadece bir ezber olarak görmek durumundayız. Ve sonra işin aslına dönüp yola revan olmalıyız! Her şeyi değiştirebilmek için. İlk önce de kendimizi. ***Öykünün sonunu merak ediyorsanız söyleyeyim: Kadın yeni bir hayat kurar kendine. Kimseyi suçlamadan hayatına devam eder. Özgürlük bir yemin sorunu ya da sözcüklere abanıp kalmak, hastalıklı bir biçimde geçmişe takılmak sorunu değildir onun için, bir yaşam devamlılığıdır. Nehir gibi denize akmaktır. Öyle yapar kadın. Adamla ilgilenmez bile artık. Yeniden sever, yeniden inanır, yeniden kurar yaşamı. Yaşamın bu olduğunu bilerek.

Devamını Oku

Komiser Kolombo

26 Haziran 2011

Şimdilerde hangi çocuk CSI’daki kahramanları taklit ediyor bilmiyorum ama kendi yaşıtlarımla Kolomboculuk oynadığımızı çok net hatırlıyorum. Bu yüzden Kolombo’nun ölüm haberini okuduğumda şöyle düşündüm: ‘O da gitti. Sanırım onunla birlikte benim kuşağımın çocukluğundan bir parça daha koptu.’ (yaşlanma emaresi, hiç itirazım yok.)Komiser Kolombo, o buruşuk pardösüsüyle ‘son küçük bir şey daha vardı’ deyip cinayeti ışık hızıyla çözerken, yıl yetmişler filan, Türkiye gibi bir diyarda ne çok hayran toplamıştı. Kendine özgü bir tekniği vardı, cinayeti anlar, ölçer biçer ve sonucu bize sunardı. Öyle ki ‘Kolombo tekniği’ adıyla ABD’deki polis okullarının terminolojisine girmeyi bile başardı. Dağınıklığın arasından pırıldayan bir merak öbeği, orta sınıflığından utanmayan, tam tersi o sınıfsallığıyla göz kamaştıran içten bir görev aşkıydı onunkisi. Ve kuşkusuz tam da bu yüzden iz bırakırdı. Şimdilerde televizyon ekranındaki birçok polisiye dizide ‘yok yok’ tekniğiyle hormonlu, sınıfsız bir biçimde çözülen cinayetleri belki de o yüzden bizsiz bir rüyada gibi, huşu içinde izliyoruz. Bir şeyler eksik sanki... Halbuki her şeye muktediriz, her şey tastamam! DNA’lar tamam, en ince ayrıntısına kadar adli tıp raporları, şunlar bunlar. Her şeyin kontrol altında olduğu, olabileceğine dair verilen mesajlar ve tetikte bir şimdiki zaman, filtreler, yakın uzak çekimler, müthiş kovalamaca sahneleri. Ama yine de bir şeyler eksik! Hani her şey vardı! Belki asıl neden budur: Her şeyin eksiksiz olması! Yerli yersiz edilen özlü sözler, silahlar... Hele silahlar. Oysa Komiser Kolombo silah bile taşımayan ve sürekli olarak karısından bahseden kendi halinde bir polisti. Komik görünmek için havada uçuşan komik sözler sarf etmesine gerek yoktu, haliyle tavrıyla zaten kendine özgü bir komikliği vardı. Dağınık gibi görünen ama işini iyi yapan, adaleti arayan bir polis. Ne o, ne de bir türlü göremediğimiz karısı bu anlamda bir tacize uğradı, şiddetin hedefi oldu. Kısacası senaryonun sıkıştığı yerde en kolayına asla kaçılmamıştı ve belki de bu yüzden yıllar boyunca ekranlardan inmemiş, kült bir dizi olmayı başarmıştı Komiser Kolombo.Ve adı Türkiye’de büfelere, lokantalara konan o cam gözlü, hafif kambur komiser yoktu artık! Ne yazık ki aktör Peter Falk, kâinatın çağımıza, hızın içinde kaybolmuş belleklerimize armağan ettiği o işbirlikçi faili, Alzheimer’ı yakalayamadı ve ona yenildi. Çağımız insanına ‘Son küçük bir şey daha var: Artık her şeyi hızla unutacaksınız!’ diyen ve çağımızın dinamiklerini ruhumuzda tetikleyen o hastalığa. Öyle bir hastalığa tutulacaktınız ki Komiser Kolombo olduğunuzu bile unutacaktınız! Falk, 83 yaşında bu yaşlı dünyayı bizlere bırakıp gitti. Komiser Kolombo olduğunu bir hatırlayabilse bu işten de mutlaka sıyrılabilirdi!***Çağımızın dinamikleri deyince aklıma geçtiğimiz cumartesi günü Müjgan Halis’in Sabah Gazetesi’nde yayımlanan Nihat Doğan yazısı geldi. Neden bu kadar unutkanız, niye şimdiki zamanın içinde ışık, ses ve hız zerrecikleriyle tozutmuş bir haldeyiz, ‘Nihat Doğan doğulur mu, yoksa olunur mu?’ gibisinden yaşadığımız toplumsal katmanlı bilinmeze ve çelişkiye kallavi bir parantez açılmış yazıda. ‘Kimiz ve kimi, neyi bekliyoruz Allah aşkına?’ sorusuna pek güzel yanıt olmuş yazı. ‘Gönüllerin Şampiyonu’ adlı yazının linkini veriyorum. http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2011/06/25/gonullerin-sampiyonu

Devamını Oku

Berfo Nine'ye

24 Haziran 2011

Niyetim bu yazıyla anne olmayanları çıkmaz sokaklarda, dik yokuşlarda, yanlış yollarda bırakmak değil. Aralarında öyle vicdanlılarını tanıyorum ki annelik ne kelime, onlar birer ermiş ve yeryüzü destanını bir kez daha yazmıştır. Keza bu erkekler için de geçerli. Ama siz lütfen bu yazıyı anneliği anne olarak öğrenen birinin mırıldanmaları olarak okuyun. Anneliği, tıka basa değerlerle doldurulmuş bir boş küme gibi değil, ‘bir kez anne olmaya gör, kolay kolay hiçbir yeryüzü canlısına zarar veremezsin’ noktasındaki haliyle öğrenmeye çalışan birinin mırıldanmaları olarak. Ve belki de bu yüzden Cemil Kırbayır’ın, ona seslenmek istediğim şekliyle Cemil abi’nin -kendisini tanıma şansım hiç olmadı ve olmayacak olsa da Cemil abi’nin- öyküsünü okuduğumda bu yaz gününün ortasında üzerime kar yağdı. Bir evladı özlemenin, beklemenin 31 yıl süren amansız kışında, tipisinde kaldım.Berfo Nine’nin oğlu Cemil Kırbayır, 12 Eylül’de Kars Eğitim Enstitüsü’nde kaybedildi. TBMM raporunda ona işkence edenlerin, onu kaybedenlerin adı tek tek belirtildi. 31 yıl boyunca ‘kayboldu, bilmiyoruz, bizde yok’ denilen Cemil Kırbayır, gözaltında kaybedildiği kabul edilen ilk kişi. TBMM’nin raporu kendisinin işkence edilerek öldürüldüğünü ve ölüsünün işkenceciler tarafından yok edildiğini açıkladı.Evet bu bir ilk! Onca zamandan, onca emekten, onca bekleyişten sonra.Bu yüzden Cumartesi Anneleri’nin önünde bir kez daha saygıyla, şükranla eğiliyorum. Çünkü onların inançları ve İnsan Hakları Derneği’nin mücadelesi ile bir ilk yaşanıyor. Bu ülke geçmişiyle buluşabilme, ölüleriyle bile olsa maziyle, bir daha geri getirilemeyecek olsa bile evlatlarıyla vedalaşabilme şansını elde ediyor. İlk kez!Bu galiba yas hakkı. Bilir misiniz ki yas yaşam için elzemdir. Yaşama devam etmek için mutlaktır. Ölümle, gidenle helalleşebilmek demektir yasla gelen matem ve umulanın tersine gideni sağlıklı biçimde unutabilmek için gereklidir. Sonrasına devam edebilmek için. Acıyla barışabilmek ve yaşamı affedebilmek, o yaşam içersinde yeni bir başlangıca hazırlanabilmek için. Berfo Nine artık yas tutabilecek, oğlunun yasını. Ve yitirmiş olduğu oğlunu gönül rahatlığı ile zihnindeki cennetine sunabilecek. Bu sayede kendine de bir cennet eşiği açacak: Artık beklememenin huzurunu.Belki de bu sayede bir toplum olarak bize de yas tutabilmenin erdemini hatırlatabilecek. Ki biz o zaman yasla gelen dinginliğin gölgesinde biraz soluklanabileceğiz. Ve evlatlarımızı bizlerden çalan hemen her şeye ve herkese daha cesaretle ‘Hayır’ diyebileceğiz bundan böyle. Çünkü yasın anlamını öğrenmiş olacağız. Ölümün bizden aldıklarını, çaldıklarını. O zaman yeryüzündeki savaşlara, şiddete karşı daha sağlam karşı çıkabileceğiz. Çünkü o zaman yaşamın gücünü ve anlamını daha çok biliyor olacağız. Gençlerimizi bizden çalmaya niyetlenen her şeye şöyle diyeceğiz o zaman: ‘Hayır, onlar benim, onlar bizim. Onlara dokunmayın. Bu ülkede ölümü hak eden hiçbir genç yok. Yüzyıllara yetecek kadar genç kanı döküldü bu ülkede. Yeter artık!’***Kayıp yakınları ve insan hakları savunucuları bugün saat 12’de Kars Eğitim Enstitüsü’nün önünde buluşuyor. ‘Nurlar içinde yat Cemil Kırbayır’ demek ve gidenin arkasından yas tutabilmek için. Bundan daha kutsal bir görev olur mu? Bilsinler ki bir anne, bir arkadaş ve bir tutam 12 Eylül külü olarak gönlüm onlarla.

Devamını Oku

Buluşmalar

22 Haziran 2011

Split günlüğüm sakince devam ediyor... Hırvat komşum iki günde bir balkona çıkıp yazdığı mektupla halka sesleniş konuşması yapıyor. Halk dediğime bakmayın. Ota bayıra sesleniyor. Okullar kapanmadan önce muzip okul çocukları balkonun altında durup onu galeyana getiriyorlardı. O da heveslenip daha şiirsel tonda konuşuyordu çocukların karşısında. Birkaç gündür daha sakin konuşmalar yapıyor. Evinin kapısında bir Hırvat bayrağı ve geçmişin renkli ismi General Gotovina’nın fotoğrafı var. Önce bu mektup işini tam anlamamıştım. Kendimce fotoğraf ve bayrakla özdeşleştirebildim sonrasında. Olup biten her şeyin ardından 2000 yılında Gotovina da dahil 12 generalin bir araya gelip yazdığı o mektubun içeriğine kabaca göz atma şansım oldu. Hazin bir mektup. Hazin olduğu kadar da askeri, rol biçici ve geçmiş özlemleriyle dolu. Bu mektup basında yer alınca generallerin sonu gelmiş ve ülkenin farklı bir döneme geçişinin gerçek fişekleyicisi olan süreç başlamış. Bir kısmı konuşmak istemese de sohbet etme şansını bulduğum Hırvatlar yeni yaşamlarında mutlu olduklarını belirtiyor ve ısrarla Türkiye’yi soruyorlar bana. Özellikle seyrettikleri bizim televizyon dizilerini. Bu dizilerdeki hayat etkilemiş onları. Kadınlar gerçekten öyle mi, erkekler böyle mi, Türkiye’de yaşam bu kadar modern mi diye merak ediyorlar.Yerli diziler... Bu anlamda Türkiye bu sakin diyara hiç yabancı değil artık. Osmanlı İmparatorluğu’nun yarattığı iz 16, bilemediniz 17. yüzyılın başlarına kadar sürmüş. Sonrasında unutmuşlar Türkiye’yi. Kentin merkezindeki kalenin onları Osmanlı’nın gazabından koruduğuna inanıyorlar. Bir kısmı ise Osmanlı’nın gelip Split’e baktığını ve Adriyatik’i görünce ‘pöh, işe yaramaz burası!’ deyip vazgeçip geri döndüğünü düşünüyor. Geçmiş o haliyle, birtakım ortak sözcüklerin eşliğinde aramızda geziniyor Hırvatlarla. Çay, çorap, cezve... Şimdiki zamanda ise dediğim gibi yerli diziler var.Türkiye’yi görme şansı olanlar ise AKP’yi soruyor bana. Ben de onlara yüzde ellinin öyküsünü anlatmaya çalışıyorum. Biraz Mehmet Tezkan’dan kopya çekerek! Bildiğiniz gibi Mehmet Tezkan’ın Milliyet gazetesinde yazdıkları yalın bir gerçeğe parmak basması bakımından öne çıkıyordu. Gerçekten de yoksulluğun temel paydayı oluşturduğu Türkiye’de halkın istikrar istemesi çok anlaşılır. Anlaşılmaz olan uzun vadede yoksulluğunu bir kez daha meşrulaştıracak kararlara onay vermesi.İşin demokratik boyutu, bu demokratik boyutun nasıl şekillendiğini görmek insanın karnını doyurmasından daha öncelikli değil demeye çalışıyorum sohbet ederken. Keza kitap okuma oranının yüzde beşlerde kaldığı bir ülkede kitabın bomba olarak nitelendirilmesi, bunun kısa ve uzun vadede yaratabileceği dalgalanmaların hazin sonuçlarını görmek de daha öncelikli değil bu perspektifte. Önce karın doymalı, evet. Ama ya sonrası? Gazetelerin ve kitapların sansürlenmesinin yaratabileceği öksüzlüğün zengini ve yoksuluyla hepimizi bunaltacağını fark etmek için tokluk yetecek mi? Karnımız doyduğunda ifade özgürlüğü gibi bir hususun insanı insan yapan en önemli değerlerden biri olduğunu seçebilecek miyiz?Böyle mırıldanıp duruyorum işte. Bazen taş mı taş kunt bir mimarinin içine, kentin göbeğindeki Diocletian Sarayı’nın derinliklerine bırakıyorum kendimi. Milattan sonra 3. yüzyıldan beri orada. Kalıcı olan kalıyor.Hırvat komşum balkona çıkıp mektubunu okuyor -bir hayalet gibi. Geçici olan geçiyor.Bense kâh yerli dizilerdeki kâh zihnimdeki Türkiye’yi düşünüp duruyorum.

Devamını Oku