Yazıldı ama bıkmadan, usanmadan yazmaya devam etmek gerekiyor. Olay net. Yeni Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, eski bakan Nimet Çubukçu tarafından 2010 yılında hazırlanan ve onaylanan bir düzenlemeyi ortadan kaldırıyor. Konu ilköğretimin 8. sınıfında okutulan Vatandaşlık ve Demokrasi dersi ve bu derste yer alacak olan Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin çıkartılması. Milli Eğitim Bakanlığı belki bu işi gereksiz bir oyun gibi görüyor olabilir ama ülkenin kadın-erkek eşitliği konusunda çok derin problemleri var. Öyle böyle değil, kadınların yaşamlarıyla ödedikleri problemler bunlar. Bu problemlerin ortadan kaldırılması, kaldırılmaya çalışılması için en uygun yerlerden biriyse okullar! Üstelik ilköğretim. Malum, ağaç yaşken eğiliyor. Bakanlığın dersten çıkarttığı bu sözleşme Türkiye’nin yıllar önce onay verdiği, ancak gündelik yaşamda karşılık bulmasına tam olarak fırsat verilmeyen sağlam bir metin. Birçok kurum tarafından yokmuş, imzalanmamış gibi davranılıyor. ‘Biz buna alışığız!’ diyebilirsiniz şimdi. Ben de ‘sırf biz buna alışkın olduğumuz için oluyor bunlar’ diyebilirim. Ardından demokrasinin ne olduğunu tartışmaya başlayabiliriz.Her şey bir yana bu sözleşme toplumda kadın-erkek eşitliği konusunda kilitlenen birçok hususu çilingir kıvraklığıyla açacak bir sürü maddeyi içeriyor. Ve yineleyelim: Türkiye yıllarca önce bu sözleşmeyi tanıyan ülkelerden biri.Hal böyleyken yeni bakan ve ekibinin bu sözleşmeyi ‘eski’ bulduğu için ders programından kaldırmış olduğunu farz edelim. Ama o zaman da şunu tekrarlamak gerekiyor: Bu sözleşmeden doğru dürüst kimsenin haberi yok ki! Eskiden imzalanmış olması demek eskidiği anlamına gelmiyor. Bir şeylerin eskimesi için bilinmesi, tanınması, tartışılması ve yaşama sokulması gerekiyor. Üstelik böyle bir sözleşmenin ilköğretim müfredatına girmesi demek diğer derslerdeki cinsiyetçiliğin şifresinin de kırılması demek. Bilindiği gibi ders kitapları gizli cinsiyet politikalarıyla dolu ve genç beyinler bunları sünger gibi çekiyor. Zaten çekmezlerse vay hallerine! Bu şifrenin kırılması sadece ders kitaplarındaki söylemin değil okul kadrolarının da (müdürler, öğretmenler, hatta veliler) dolaylı olarak değişimine, dönüşümüne tanıklık edebilir. Eğitimin asıl işlevinin etek boyunu değil, yaşamı tartışmak olduğunu düşünmeye başlamak gibi bir noktaya gelebiliriz, örneğin.Kısaca bu işin bir yerlerden ivme kazanması gerekiyor. Sözleşme ise bu iş için biçilmiş kaftan(dı). Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KA.DER), bakanlığın gerçekleştirdiği bu düzenlemeyi, ‘kadın-erkek eşitliğine ciddi bir darbe’ olarak değerlendirmiş. KA.DER yönetim kurul adına genel başkan F. Çiğdem Aydın imzalı açıklamanın özetini sizlerle paylaşıyorum:“Tarih Vakfı tarafından yıllardır ‘ders kitaplarından cinsiyetçi ifadelerin ayıklanması’ konusunda yapılan çalışmaların, müfredatlarda değişiklik yaratması konusundaki ümitlerimiz de bu ‘atak’ ile yok oldu. Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni, Mayıs 2011’de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu imzalamıştı.Bir yanda imzalanan uluslararası sözleşmeler diğer yanda ‘Türkiye bunları imzalamamış ya da bunlar yokmuş’ gibi davranan bir bakan!Milli Eğitim Bakanlığı müfredatı ‘yaz-boz tahtası’ değildir! Toplumun tamamının geleceğini etkileyecek eğitim içerikleri ile bu kadar kolay oynanamaz.Şiddet ve ayrımcılığı yaratan nedenler yok edilmedikçe şiddet ve ayrımcılık döngüsü hız kesmeden sürecektir. Bakan Dinçer’i bir an önce yaptığı yanlıştan dönmeye ve ‘eğitim içeriklerinde kadın-erkek eşitliğini sağlayacak’ düzenlemeler yapmaya davet ediyoruz.”
7 yılda ne çok şey değişir!İnsanlar? İnsanlar da.Korkuların rengi, üzerindeki kılıflar da.Sevgilerin rotası, onlar da.Liderler, müdürler, başkanlar, patronlar, hiç gitmeyecek gibi olanlar; onlar da. Yollar değişir, güzergâhlar, duraklar, kaderler.7 yılda birçok kapı açılır, birçok kapı kapanır.Yeni doğan okuma yazmayı söker.Yedi yaşındaki, çocukluğa veda eder.Genç olan büyümeye akın eder.Hakkını vererek büyüyemeyense korkulara sarılır ve bu yüzden hep karşısındakini suçlar, yok sayar ve nihayetinde o korkuların adını, sanını, tanımını bile koyabilir 7 yılda.7 yıl bu, dile kolay, herkes kendi özgürlüğünün tanımını yapabilir. Arada onca mevsim, hafta ve gün. İnsan zihnindeki aydınlıkla 7 yıllık kışı terütaze bir bahara döndürebilir isterse. Ya da zihnindeki karanlıkla bereketli bir yazı beter bir kışa.Özgürlük büyüyebildiği gibi 7 yılda, tam tersine yasaklar da büyüyebilir elbette. ‘Sakın gerçek olanı arama’ kanununa dönebilir yaşam. Bir cısss gölge oyununa. Bir de bakarsın kılıfına göre uydurulmuş yasaklar kural olmuş, kurallar gerçek. ‘Ben dedim oldu’ denilen günler gelmiş.‘Ben haklıyım’ denilen ve haksızı haklı kılan günler.Kim haklı, kim haksız karıştıracağınız; kim kanun, kim değil; kim doğrudan yana, kim değil; kim yalaka, kim değil; aklınızın şaşacağı tuhaf denklemli zamanlar, bir bulmaca.7 yıl bu. Ne çok şey değişir aslında.İnsanlar? İnsanlar da.Bazı çocuklar büyür. Bazı çocuklarsa daha çok büyür.O çocuklar daha az korkar, anlar ve görür.Gördükçe bir şeylere hayır demek ister. Görmenin ve anlamanın özüdür bu çünkü.O çocuklar yasaklara tosladığında, yasakların içinde kaybolduğunda her kim ki o yasakları koymuşsa, şimdi değilse bile, gelecek 7 yıllarda rahat etmeyecektir.Çünkü 7 yılda çok şey değişir.7 yıllarda.Hiçbir 7 yıl, 7 yıllığıyla kalmaz, kalmamıştır bu yaşamda.Yollar, güzârgahlar, duraklar, kaderler.***İHD İstanbul Şubesi Kayıplara Karşı Komisyonu’nun çağrısıyla insan hakları savunucuları bugün İğneada’ya gidiyor. 7 yıl önce kaybolan İTÜ öğrencisi Tolga Baykal Ceyhan’ın akıbetinin ne olduğu sorusunu bir kez daha yinelemek için. Çünkü bu konuda TBMM İnsan Hakları Komisyonu bünyesindeki alt komisyon raporundan çıkan sonuç eski sözleri, cümleleri aratmayacak halde. Başta Tolga’nın annesi Kadriye Ceylan olmak üzere bu 7 yılın akıbetinin dürüstçe Türkiye’ye anlatılmasını umuyoruz, bekliyoruz. Çünkü İğneada’daki o 7 yıllık girdapta sadece Tolga değil hepimizin bir parçası kayıp.
İstanbul’un yoğun sıcağından sonra 16 derecenin sarhoşlatan serinliğindeki bir diyarda, Berlin’deyim. Tegel Havalimanı’ndan bir göl limanına, kalacağım yazarlar evine doğru ilerlerken serin bir rüzgâr eşliğinde zihnimde uçuşup duran cümlelerle geride bıraktığım sıcak ülkemin hayaline bakıyorum. Kaynayan kazan ülkeme! ‘Siz Van Gölü’nü sadece Van’da mı sanıyordunuz yoksa?’ diye gülümsüyor şoför. Kıt Almancamla günlerdir Vansi, Vanzii diye tekrarlayıp durduğum Wannsee’nin aslında Van Gölü olduğunu orada keşfetmek tuhaf geliyor bana. Ama belki de sırf bu yüzden kendimi ‘eve’ gelmiş gibi hissediyorum! Yine de Wannsee, Batılı bir Van Gölü’nün mesafeli gözleriyle bana bakıp duruyor dünden beri. Ben de ona ‘hepimiz aynıyız’ diyorum demesine ama bir yandan da coğrafyaların insanları, kaderleri nasıl belirleyebileceğini aklımdan geçirmeye çalışıyorum. Berlin’in bu yakası, kısaca şimdilerin Berlin sayfiyesi diyebileceğimiz bölge Almanya’nın tarihinde tuhaf bir sayfanın, sonun başlangıcı diyebileceğimiz noktalarından birine, belki de savaştaki en vurucu olan düşünceye ev sahipliği yapmış. Artık müze haline getirilmiş olan görkemli bir köşkte, 20 Ocak 1942’de alınan tarihi bir kararla Almanya’nın Yahudilere dönük politikasının ‘artık resmen hayata geçirileceği’ onaylanmış. Hiç kuşku yok ki başta ‘meşhur’ Adolf Eichmann olmak üzere 15 yüksek Nazi subayının aldığı kararlar çerçevesinde ‘Wannsee Konferansı’ olarak bilinen bu toplantı sadece Almanların değil tüm insanlık tarihinin yara aldığı bir buluşma olmuş. ‘Nihai Çözüm’ olarak düşünülenin insan yaşamının gasp edilmesi (ve yok edilmesi) olduğunda, tek tek ulusların değil tüm insanlığın kaybettiğinin devasa bir örneği. Yekpare aldanılarla dolu ‘kim kazandı?’ sorusuna ‘insanlık kaybetti’ diye verilebilecek tek yanıt, tek hakikat. Merak edenlere bu buluşmanın ‘Conspiracy’ adıyla filminin de çekildiğini hatırlatmak isterim. Bütün donukluğu, soğukluğu ve ihtişamıyla gerçeğine çok yakın bir kurgusu olduğuna inanıyorum.Bunları yazıp dururken Van Gölü ‘Ne diyorsun yahu sen?’ diye bana bakıyor. Onun yağmur bulutu rengi mutedil dalgalarına karışmış olanı azar azar bana sunmak istediğini biliyorum. Bir savaş günlüğünden ziyade şimdiki zamanı ve bu zamanın bereketini. İşin esası ben de ona daha hasatı bol bir şimdiki zaman sunmak istiyorum. İnsanların yanlış yaparak öğrendiğini, yanlışların yapılması suretiyle daha barışçıl ve insancıl olanların bulunabileceğini söylemek. Ya da bu bile değil! Bunları söylemenin bile eskidiği, demode olduğu bir çağa adım atmış olduğumuzu hayal etmek istiyorum. Ama bir şeyler beni dürtmeye devam ediyor.Bu ketum Van Gölü ile epey dertleşeceğiz, öyle görünüyor!
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2010 yılının Ağustos ayında çalışmalarına başladı. Birçok siyasi parti, dernek ve siyasi kurumlardan kadınlar bir araya geldi. Kadın cinayetlerine karşı mücadelenin toplumsal bir dinamiğe dönüşmesi konusunda kararlıydılar. İlk olarak Münevver Karabulut duruşmalarını takibe aldılar. Ardından eylemler başladı. Bir yıldır yoğun bir çalışma yürütüyorlar. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu temsilcisi ve aynı zamanda Emekçi Hareket Partili Kadınlar Sorumlusu Berna Görgülü sorularımızı şöyle yanıtladı:Ülkemizde kadınlara yönelik cinayetlerin artışını neye bağlıyorsunuz? Türkiye nasıl bir süreçten geçiyor? Bu anlamda ‘Doğu ya da Batı’daki kadın’ diye bir ayrım yapılabilir mi? Ya da sınıfsal farklılıkları düşünebilir miyiz?Türkiye’de Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 2002 yılından 2009 yılına kadar kadın cinayetlerindeki artış oranı yüzde 1400. 2009 yılı sonrası için de değişen olumlu hiçbir durum yok. Bu rakamlar sıcak savaş koşullarında elimize geçen ceset sayılarıyla aynı. Bu artışın temel nedeni ekonomik kriz. Kriz dönemlerinde kadına yönelik şiddet artıyor ve bu şiddet kadınların öldürülmesiyle sonuçlanıyor. Devletin bu konuda hiçbir önlem almaması kadın cinayetlerinin önüne geçilmesini engelliyor. Çünkü kadını ölüme götüren yol hem erkeklerin kadınları öldürmeyi kendisinde hak görmesiyle, hem de devletin erkekleri öldürmeye üstü örtük bir şekilde teşvik etmesiyle döşeli. Ayşe Paşalı davası sonuçlanana kadar hiçbir kadın cinayeti davasında katile müebbet hapis cezası verilmemişti. Ve Ayşe Paşalı davasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası tüm kadınlar için mücadele ede ede kazanılmış bir cezadır. Devlet erkeğe ağır ceza vermediği gibi şiddet gördüğü ve ölümle karşı karşıya kaldığı için koruma talep edenleri de korumuyor. Koruma talebine karşılık verilmediği için öldürülen o kadar çok kadın var ki! Türkiye’nin doğusu ve batısı arasında kadın cinayetlerinin oranları değişmiyor. Hem doğuda hem de batıda öldürülüyoruz. Toplumun genel kanısı kadın cinayetlerinin coğrafyaya, sınıfsal konuma ve eğitime göre değiştiği yönünde olsa da her yaştan, her ırktan, her sınıftan kadın öldürülüyor.Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın namus cinayetleri konusunda izlediği yöntemi nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin kelepçe konusundaki fikirleriniz nedir? İlerki günlerde Bakanlıkla işbirliği yapmayı düşünüyor musunuz? Düşünüyorsanız hangi aşamalarda bunu gerçekleştirmeyi planlıyorsunuz?Fatma Şahin’in şu anda gündeme getirmiş olduğu yasa tasarısının temeli 25 Kasım’da Meclis’te kendisiyle yaptığımız görüşme ve ardından Mart ayında yine kendisine götürdüğümüz yasa tasarısından oluşuyor. Ancak biliyorsunuz Meclis bu esnada sadece yasa tasarısını gündeme getirmedi. Bir yandan çözüme yönelik hamle yaptıklarını ifade eden adımlar atıyorlar ancak Kadından Sorumlu Bakanlığı kaldırıp Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurdular. Bakanlığın koruma altına almış olduğu ailede kadınlar öldürülüyor. Mesele aileyi değil, kadını korumaya almakta. Temel olarak bunu yapmadıktan sonra, yapılan her değişiklik teknik düzenleme olarak kalmaya mahkum. Elektronik kelepçe ya da buton yöntemi teknik olarak olumlu gelişmeler. Her ikisi de kadının şiddet görme tehlikesine dair emniyete alarm gönderecek. Fakat şu anda sorunumuz polisin kadınların şiddet görme riskinden haberdar olmaması değil. Haberdar olduğu halde harekete geçmemesi, kendilerine başvuru yapan kadınları evlerine, şiddet gördükleri hanelere geri göndermesi. Biz tam aksine, kadın cinayetlerini durduracak bir Kadın Bakanlığı istiyoruz. Ve devletin bunu yapmasını sağlamak için sonuna kadar pek çok avukatla, öldürülen kadınların yakınlarıyla birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz.Platform olarak ilerki günler için neler planlıyorsunuz? 24 Temmuz’da pek çok kadınla birlikte İstiklal Caddesi’ne döküldük. Bundan böyle hükümet de bu konuda çözüm bulmak zorunda olduğunun farkında. Biz çözüm bulunana kadar sürekli sokaklarda olacağız. Gerekiyorsa her ilde, Meclis önünde, duruşma salonlarında bu büyük yürüyüşleri yapacağız. Her gün daha fazla insana ulaşıyoruz ve örgütleniyoruz. Ve önümüzde, tatil nedeniyle askıya alınmış olan yasa tasarımız duruyor. Yasamızın Meclis’ten geçmesini sağlayacağız. Kaldırılmış olan Kadın Bakanlığı’nın bu sefer tam teşekküllü ve çalışan bir bakanlık olarak geri getireceğiz.Kadın Bakanlığı’nın kaldırılması sizce nelere gebe bırakabilir ülkeyi?Kadın Bakanlığı’nın yalnızca mevcut olması, çalışmadığı sürece bir anlam ifade etmiyor. Ancak eksik işlese de devletin bu bakanlığı kaldırması ve yerine aile üzerine bir bakanlık kurmasının anlamı önemli. Çünkü devletin kadını yalnızca aile içinde tanıyor olması anlamına geliyor. Kadınların öldürüldüğü alanların bizzat devlet tarafından koruma altına alınması demek oluyor. Ve bu pek çok olumsuz gelişmenin önünü açıyor. Tesadüf değil, hemen ardından DİN-BİR-SEN tarafından bir açıklama geliyor; ‘kadının korunması aileye zarar verir’ diye. Öldürülenler kadınlar, hem de çoğu aile içinde olan kadınlar. Ceylan Soysal aile kararı ile öldürüldü. Ayşe Paşalı ve isimleri saymakla bitmeyecek olan kadınlar kocaları, eski kocaları, nişanlıları, babaları, ağabeyleri tarafından öldürüldü. Bu yüzden Aile Bakanlığı değil, çalışan bir Kadın Bakanlığı şart.
Zeytinburnu’nda yaşananlardan sonra İnsan Hakları Derneği bir rapor yayınladı. Durum vahim! Bildiğiniz gibi Silvan’da kazananın olmadığı, hemen hepimizin kaybettiği o alev ateş olaydan sonra ülke çapında yeniden bir linç hareketi başladı ve başta Zeytinburnu’nda yaşayan Kürtleri hedef almak üzere birçok yere sıçradı. Olaylar durulmuş değil ama olup bitenler farklı bir filtreyle gölgelendiği, ‘bu olanlar burnumuzun dibinde hiç yaşanmamakta’ gibisinden bir kurguya dolandığı için vicdanımızın kalın duvarlarını yalayıp gidiyor. Hal böyleyken bize düşen her zaman olduğu gibi paramparça bir zihinle tarumar edilmiş parçaları bir araya getirmeye çalışmak. Gündüz polisler kimlik kontrolü yapıyor, gece oluyor, insanların evlerine taşlar sopalarla saldırılıyor. Göçün zaman ve mekan tanımaz bulanık rüyalarındaki insanlar dehşetle yataklarından fırlıyor ve onlardan sorulan hesapların olmayan, hiç olmamış, olamayacak cevaplarını düşünüyor. Sırf Kürt oldukları için! Tam bir şizofreni. Üstelik insanlardan kimlik soran polis için de geçerli bu, kimliğini göstermeye çalışıp kendini aklamaya çalışan vatandaş için de. Ama asıl bu şizofrenik hal, böylesi bir trajik gerilimden ‘ya sev ya terk et’ mantığını nasıl olduysa bulup çıkararak sokaklara dökülen halkın hezeyanı için geçerli. Öyle böyle değil! Mahallelilik duygusunu yaşamaktayken birbirlerinin dükkânlarını taşlayıp, evlerinin camlarını indiren bir topluluk bu! Panik uçuşunda gibi oradan oraya savrulan, yağmalayan, yağmaladıkça daha çok saldırganlaşan, saldırganlaştıkça zihnindeki dikkat yetisi parçalanan, bölünen, kendi kendini yiyip bitiren bir cinnet dalgasına yenilen bir topluluk. ‘Neden bunu yapıyorsun?’ sorusuna üç beş ezber cümleden sonra hiçbir gerekçe gösteremeyecek bir öfkeye dolanmış, çıldırmış insan topluluğu. ‘Ama onlar da’ diye başlayan, tükürükler saçan, öfke kusan ama devamı gelemeyen, gelemeyecek olan bir meczupluk hali. Kısaca paramparçalık. Yıllara yayıldığında geride sadece yitip gidenleri hatırlayabileceğimiz bir paramparçalık. Zeytinburnu’nun bize bizi anlattığı özet bu.‘Kelimeler büyüyor ağzımda, bildiğim tüm hayatlar paramparça’ demişti Teoman. ‘Nasıl oluyor vakit bir türlü geçmezken yıllar hayatlar geçiyor...’Halimiz budur ve biz hep aynı nakaratta kendimizi öldürmeye devam ediyoruz. Takılmış bir plak gibi. Bu arada Teoman’a, saçmasapan cilalı imajlara sapmadığı (ki sapabilirdi), popüler şarkı sözleri yazıp cıstak cıstaklarla bize göbek attırmadığı (ki attırabilirdi) ve kendi kalabildiği için eskimeyecek bir hayranı olarak teşekkür ediyorum.
İranlı bir kadının dramını konuşuyor dünya. 2004 yılında bir erkeğin evlenme teklifini reddettiği için yüzüne kezzap atılmış bir kadın geçmişini affediyor! Erkeğin kısasa kısasla cezalandırılmasını istemiyor. Bu zor muhasebede kadının öncelikle ülkesini, Allah rızasını, ailesini, kendi huzurunu düşünmesi etkili olmuş. Kadının adı Emine Behrami... Bir elinde Türkan Şoray’ı andıran güzellikte bir fotoğraf, geçmiş, diğer eli bomboş, geleceksizliğiyle fotoğraf kameralarının karşısında öylece duruyor ve bize, dünyaya bakıyor.‘Beni unutmayın’ diyor. Dünya ise bir müddet ona bakacak, bakar gibi yapacak ve sonra bulutlu başını başka hengâmelerle oyalamaya devam edecek. Çok kısa zamanda unutacak onu, çok. Zira dünyanın döndüğünü hissetmesi için sansasyonlara ihtiyacı var, iki İslamofobik konu attırmaya, sekiz saç baş yolunmasına, kim kime canlı yayında ne kadar saldırdıya. Affetmek gibi duygular ancak bir-iki gün idare edebilir onu. Maalesef Emine Behrami, dünya seni unutacak.Bu arada ‘sevdiği erkekler’ yüzünden kezzap yiyen, öldürülen kadınların sayısında azalma görülecek mi dersiniz?Hayır.Öfkeli bir erkek okur ‘kadınlara özgürlük istiyorsun, ne yani kadınların başını boş mu bırakalım be!’ diye yazmış bana. Elbette kadınların başını boş bırakmamalı, hatta başlarının etleri yenmeli! Onlara eğitim, yaşam derinliği, yaşamı idrak edebilme yetisi sunulmalı, kendileri olmalarına şans verilmeli... Üstelik bu hususlarda sadece kadınların başını değil erkeklerin başını da boş bırakmamalı. Hatta bir ara ‘sevginin kezzapla ne işi olur?’ diye sormalı. Nefretin çok uzun zaman alacağını uzun uzun tekrarlamalı. Namusun tarih içersinde el değiştiren hallerine, tanımlarına bakmalı. Kaldı ki kimse kimsenin gardiyanlığıyla, mahpusluğuyla ömür tüketmemeli. Korkuların ve kıskançlığın yerine geçebilecek bir sürü bereketli duygu var, onları düşünmek hepimize iyi gelebilir. Malum, yaşam kısa. Emine Behrami’ye dönecek olursak... Kısasa kısas ya da intikam duygusunun acıyı dindirebileceğine inanmıyorum. Behrami’nin doğru ya da yanlış yaptığını söylemek yerine, onun bundan sonraki yaşamında kendini gerçekten özgür hissetmesini isteyebilir ya da dileyebiliriz gibi geliyor bana. Marazi bir sevginin (ya da nefretin) ruhundaki izlerinden bu af suretiyle kurtulmasını umut edebiliriz. İçindeki bütün tutsaklıklardan kurtulmasını, belki, bir şekilde. Kısaca dünya onu unutsa da onun kendiyle buluşmasının hiç bitmemesini. Bu da bir tür kısasa kısas olsun... Ama yüzü ölüme değil yaşama dönük olanı.Kaldı ki bu tür durumlarda devreye girmesini umduğumuz adil hukuk ve adil hukuk tarafından sağlanacak olan adalettir. Hukuk olmadığı zaman ise kurgu(lanmış) kahramanlara gün doğar. Bereket, yaşamın başka bir akışı olduğuna inanıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) ardı ardına gelen istifalar (her ne kadar daha sonra ekranlara ‘emeklilik başvurusu’ olarak düşse de) her şeye rağmen artık farklı bir sayfa açmış olduğumuzu gösteriyor. Kesinkes teslim etmemiz gerekiyor ki Türkiye değişiyor. Bir ülkenin orduyla kurduğu organik bağın azalması, hafiflemesi, kim ne derse desin o ülkenin demokrasiyle gireceği yüzleşmede önemli bir adım. Bunun için yaşamlarımızdaki güven duygusunun ne olduğuna, nereye odaklandığına kabaca bir bakalım isterseniz. Neden derseniz uzun yıllar güveni ordusunda arayan bir toplumduk. Bu da birçok şeyin ertelenmesine neden oldu. En başta da demokrasinin!Ancak iş burada bitmiyor, bitecek gibi görünmüyor. Hoşgörüye ve güvene inanan bir toplum olmak için önümüzde çetrefil bir yol var. Bu iki kavramın anahtarı ise tutuculuk ya da statükoculuk değil vicdan ve sağduyu olsa gerek.Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Yılmaz Esmer’in öncülüğünde gerçekleşen bir araştırma var: Türkiye Değerler Araştırması. Bu araştırmaya göre kurumlara güven konusunda en kayda değer olan değişme TSK’ya duyulan güvenin azalması. 90’lı yıllarda halkın yüzde 91’i TSK’ya inanıyor. 1996 yılında bu oran yüzde 94’e fırlıyor. 2011’de ise oranın yüzde 75’e düştüğü görülüyor.Araştırma, son iki yılda hükümete duyulan güvenin TSK’ya duyulan güvenin yerini aldığına, bu arada insanların birbirine duyduğu güveninse ‘birazcık’ arttığına dikkat çekiyor. Bu oran, Kuzey Avrupa ülkelerinde yüzde 70 iken bizde yüzde 15 civarında. Toplum olarak ne yazık ki hâlâ birbirimize güvenmiyoruz, güvensek de çok az güveniyoruz. İşin aslı hemen hepimizin bildiği gibi birbirine güvenmeyişin temelinde yatan çok önemli bir gerçek var, o da kendimize güvenmemek!Kendine güvenmek yerine kurumlara ve kurumların açacağı eşiklere güvenmenin ardında da yatan böyle bir esas galiba. Diyelim ki TSK’ya güvenmekten vazgeçtik. Bunun yerine ‘bir baba’ arayışıyla hükümete güvenmek de aynı hesaba gelmiyor mu? Ama haksızlık etmeyelim. Araştırmaya göre Türkiye insanı demokrasiye de güveniyor. Ancak soyut düzeyde belirtilen bir tercih bu. İş somut olarak demokrasiden ne anladığımıza gelince, kısaca demokrasi fikri yaşam aşamasına geldiğinde herkesin kafası karışıyor. Araştırma ailenin korunması hususunun bile ‘demokrasi’ olarak tanımlandığını ortaya koyuyor! Araştırmaki bulgulara göre hoşgörü düzeyinin neredeyse yerlerde süründüğü bir toplumuz. Farklı ırk, din, görüş, cins konusundaki düşüncelerimiz ‘sabit fikirlilik’ boyutunda seyretmekte. Buna bağlı olarak erkek kadın ilişkileri konusunda da çok sorunlu görüşlerimiz var. Tam da burada o hassas konuya, kadına karşı şiddete değinmek farz oluyor. Hal şöyle özetlenebilir: ‘Bazı kadınlar kocalarından dayak yemeyi hak ediyor’ görüşüne katılanların oranı 1996’da yüzde 19 iken 2011’de bu oran yüzde 30’a çıkmış. Bazı sonuçlar da bunu pekiştirir nitelikte. Çalışan bir annenin çocuklarının zarar göreceği görüşüne yüzde 70 oranında destek var. Erkeklerin kadınlardan daha iyi siyasi lider olduğu görüşüne gelen destek yüzde 71. ‘Ailenin reisi erkek olmalıdır’ diye düşünenlerin oranı yüzde 74. ‘Bazı kadınlar kocalarından dayak yemeyi hak ediyor’ sözü yüzde 30’luk bir destek buluyor. ‘Bir erkeğin birden fazla karısının olması kabul edilebilir’ diyenlerin oranı yüzde 23. ‘Kadın her zaman kocasına itaat etmeli, onun sözünden çıkmamalıdır’ fikrine sıcak bakanlar yüzde 62. Böyle devam ediyor bulgular. Daha da ilginci bu bulguların kadınlar tarafından da büyük ölçüde benimsenmesi ve içselleştirilmesi.Tüm bunları değiştirecek bir gelecek hayal edip duralım. Örneğin taş gibi yeni bir anayasa yapalım. Ama şunu da akılda tutalım... Biz değişmezsek her şey anında buhar olmaya devam edecek.
Genellikle öğlen yemeklerimi Kadıköy’de, Altıyol’la İskele’yi birbirine bağlayan ve dört kadının işlettiği bir tür esnaf lokantası sayılabilecek olan bir ‘ara’ mekânda yerim. Ara mekândır çünkü oraya gittiğim zaman hayatın başka bir boyutuna geçtiğimi düşünürüm. Bir yüzü caddeye dönük olan bu küçük bahçe katında gözünüzün önünden neler geçmez neler! Bazen çocukluğunuzun güzel yemek kokuları, o yemek kokularına dolanmış sesler, bazen yemeklerin ta kendisi. Daha gerçekçi bir gününüzdeyseniz masalarda unutulmuş gazetelerdeki haberleri takip edersiniz, bazen dört duvar arasına sığışmış radyonun sesini. Tam da bu yüzden, bu dört duvar yüzünden yani, lokanta ekibiyle hemen arkalarındaki bahçe hakkında konuşmak hasıl olur. Şöyle cümleler: Geniş beyaz bir tente kursak, masaları oraya atsak, içerdeki klimanın yarattığı suni güzün yerine bahçedeki incir ağacının tenteye değen serin gölgesinin keyfiyle hep birlikte dağılıp gitsek yazın içine, ferah sofralarımız olsa, yemeklerin arkasına yaz rehavetiyle birlikte çaylar, kahveler içsek, sohbet etsek...Cevapsa hazırdır. ‘Nerdee!’ Geçtiğimiz ilkbahardan beri ihtilâf içersinde oldukları bir üst kat komşuları vardır. Üst kattakine göre ekibin art niyeti bellidir! Ortak malları olan arka bahçeyi gasp etmek, orayı sese ve yaşama boğmak! Bunu yaparlarsa diğer kat malikleriyle birleşip onları mahkemeye vereceklerini söyler komşu, tehdit dolu gaddarca ve manasız cümleler savurur. Balkonundan sarkıttığı çarşaflarının masalardaki öğlen yemeklerinin kokusuna bulaşmasına, tentenin rengine, çayın demine asla ama asla tahammül etmeyecektir. ‘Hayır’ der, ‘bu bahçeye masa filan atamazsınız. Yasal değil. Hukuka aykırı. Bu ülkede herkesin söz hakkı var. Gerekirse sizi belediyenin en üzt makamına şikayet ederim. Gerekirse ruhsatınızı elinizden aldırırım. Gerekirse sizleri işsiz bırakırım! Gerekirse şöyle yaparım gerekirse böyle yaparımÖ ZatenÖ’Bu ‘zaten’de durur, zatenden sonrasını kendine saklar. ‘Zaten’ bu kadınlara içten içe kıl olmaktadır. Her gün çamaşırları yıkar, ev temizliğini yaparken, bu dört kadının gözünün içine baka baka başkaları için yemek pişirmesi ve bu işten bal gibi para kazanması gerçekten sinirini bozmaktadır!Öbür cephedeki kadınlar, ‘zaten’den sonrasını tam olarak bilemedikleri için üst kat komşusunun görevden vazife çıkarma cümlelerinden, belediye, mahkeme gibi geniş anlamları çağrıştıran sözcüklerin yüreklerinde yarattığı derinlikten ürkerler. ‘Ya’ derler ‘tam masaları dışarı çıkarmışken komşumuz zabıtalarla kol kola bahçeye dalarsa, ya zabıtalar da onun gibi görevden vazife çıkaran, ortalığı birbirine katmaya hevesli manasız şahıslardansa. Olmaz ya, diyelim ki oldu, müşterilerimizi oturdukları masalardan çekip çekip alırlarsa, hani bu densizliği yaparlarsa, yapmazlar ama ya yaparlarsa, biz bunu hem kendimize hem de müşterilerimize nasıl açıklarız? Üstelik Ramazan da kapıda! Üst kat komşumuzun bu işi başka kılıflara sokmayacağından emin olamayız. Bıraktık bahçe kendine kalsın.’Bu sözler üzerine arka bahçeye bakıyorum aval aval. İncir ağacına, loşluğa. Sahipsiz, zırva bir loşluk bu. İçinde bir sürü kıskançlığın, fesatlığın üreyebileceği bir loşluk, bir rutubet yumağı. Ekip haklı. Bahçe kendine kalsın! Yaralı zamanlar da kendine!Sonuç: Her yaz kucaklaşmasında, balkona, bahçeye, açığa, berekete, çimene atacağım bir masam olsun isteğimi ruhsatsız bir istek olduğu için bu kez pek yersiz buluyorum.