Öğlen saatlerinde bir karmaşa hakim stadın önünde. Trafiğin yeşil kırmızı ışıkları curcunaya karışmış bir kez, dur geç ifadesiz birer emir kipine dönmüş. Neşeli bir kalabalık, neredeyse dünya âlem uzun kuyruklar halinde bir ucundan öbür ucuna, uzaktan bakıldığında saman rengi bir farbala gibi çevrelemiş stadı. Yaklaştıkça sahne netleşiyor. Çoğunlukla kadın ve çocuklar bunlar. Kadınların bir kısmı pek bakımlı, bir kısmı oldukça spor. Onları ortak kılan, içlerinden kaldırımlara taşan o anın coşkusunda yaşamaları, kısaca lacivert ya da sarı renkleriyle anlatılabilecek bir hal değil ortadaki. Öyleyse de sarı için sonbaharın yaprakları diyebiliriz, lacivert içinse ilerdeki deniz. Anın içinde ve engin bir suyun içinde gibiler. Taraftar oluncaksa böyle olunmalı der gibi. Taraf olunacaksa böyle olunmalı.Kadınlar Fenerbahçe-Manisaspor maçı için kuyruğa girmişler.Oyunu kuralına göre oynamak, o hesapla ortada dönüp duranları izlemek gibi bir dertleri yok. Oysa insanların bir geminin yola çıkmasıyla göze alıp katlanacağı serüvenleri değil vardığı limanları önemsediği bir tarihin içindeysek bu oyunu ciddiye almaları gerekiyor! Zafere giden her yolun meşru kılındığı, şiddetin aslında ne olduğunu sormak yerine şiddeti taçlandıran sonu gelmez bir sürecin içindeysek.Hayır. Onlar bu yolun yolcusu değil. Başka bir dünya mevcut olabilir diyen bir halleri var. Etraftaki trafiğin içersine tıkılıp kalmış insanlara dümen kırmanın keyfiyle hınzır hınzır gülümsedikleri bile söylenebilir.Bana hangi dili konuşurlarsa konuşsunlar bitmiş olan ya da eksik kalmış cümlelerine ‘ve’ ile başlayacaklar gibi geliyor. Dilimizde ‘ve’ ile cümleye başlanmaz biliyorum. Ancak bunu üslup olarak seçmiş olduklarını düşünüyorum. Derin bir soluk alıp ‘ve’ dediklerini umuyorum onların. Buradaki ve, ne olursa olsun çoğulluğu, devam edebilmeyi çağrıştırıyor bana. Ve yaşam. Ve aynı yerde durmamız gerekmez. Ve aynı koşullarda olmamız da.O halde yeni cümleler kuracakken yaşamın onlara sunacağı olasılıklardan kaçmayacak bir kıvamda olduklarını hayal ediyorum. Ofsayt olmanın ne olduğunu anlamadan seyredilen bir maçtan ne hayır gelir ki diye sorabilirsiniz şimdi. Ofsayt olmanın ne anlama geldiğini bilerek seyredilen maçlardan belki bir adım ‘geriye’ düşmektir bu. Ama yaşamın yanlışlarla daha güzel olduğunu hatırlayabildiğimizde, çok daha ötesi, eğlencelisi ve yaşamaya değer olanı değil midir?
Röntgen devam ediyor! Yaratıcılığı karlanarak olsa da. Görüntü gittikçe sıradanlaşıyor. Sonunda her şeyi açsa, gösterse sanırım bu da anlamsızlaşacak bir süre sonra. Hatta zamanla o bedenin içinde dolaşanları da görmek isteme eğiliminden bahsedebiliriz. Tüketmekse tüketmek. Ama ona biraz daha zaman var.Peki şu anki hal ne diyor? Bir sır değil bu. ‘Kadınlar seyredilişlerini seyreder’ der John Berger. ‘Görme Biçimleri’ adlı kitabı bu işin neredeyse klasiğidir. Okumayanlara ve özellikle medyayla ilgilenenlere acilen önerilir. En azından panpiş maceralarını izlemekten bir parça yorulmuşlara. Kadın bedeninin nasıl görselleştirildiği hususunda tarihsel bir döküm verir kitabında Berger. Resim sanatından fotoğraflara, duvarlardaki afişlerden reklamlara kadar uzanan geniş bir yelpazede bunu tartışır. Paragrafa başlarken söylediğimiz cümleyi kafalarımıza kazır: Erkekler seyreder, kadınlarsa seyredilişlerini.Bu seyretme, seyredilme eylemlerinin sistematize ediliş biçimlerini ve bunun kadınlara düşen bölümünü okuduğumda hüzünlenmiştim. Seyredilişini seyretmek nasıl da hazin, edilgen bir eylemdir diye düşünmüştüm. Üstelik bunu pornografiye filan vardırmadan günlük hayatın içersinde tasarlanmış ve uygulamaya sokulmuş, onaylanmış bir proje olarak kafamda dolaştırmak hüznüme hüzün katmıştı. Oyunun kuralı dedikleri hikaye var ya, asıl buydu canımı sıkan. Bir insan başka bir insanın gözünde, onun bakış açısı ve neredeyse yönlendirmesiyle kendi bedenini (o beden artık ne kadar kendine aitse) nasıl seyrederdi? Böyle bir yabancılaşmaya itaat etmenin nedeni ne olabilirdi? Hemen belirteyim günah keçilerini kurşuna dizmekten yana değilim. Pornografinin sonuçlarını tartışmak yerine buna neden olan sistemin erilliğini, erk egemenliğini tartışmanın önemli olduğuna inananlardanım.Adına ister ‘kapatarak açmak’ diyelim ister ‘açarak kapatmak’, bu bal gibi bedenin kendine yabancılaştırılmasıdır. Kısacası, aslında Rumuz Panpiş olarak baktığımız beden çoktan ‘şeyleştirilmiş, nesneleştirilmiş’ hemen hepimizin çok iyi bildiği, belki ‘biraz daha cesur’, medyatikleşmeye yatkın ‘zararı her koşulda telafi edilebilecek’ bir bedendir. Ve bu medyatikleşmeye meyilli bedenden elbette tek bir şey umulur: Haddini bilmesi. Kısacası seyredilişini seyretmeye devam etmesi. Sistemin çarkını döndürmesi için bir araç olduğunu onaylaması. Bu onay karşılıklı olarak pullandığında (bu bedene bakanlar, bu bedene cık cık diyenler, dahası bu bedeni parça parça kamuoyuna sunan, hatta kendi kendini röntgenlemekten hoşlananlar) hemen her şey hiçbir şey yaşanmamışçasına kaldığı yerden devam edebilir.Maazallah bu bedenin bir anda çıkıp twitterdaki bilmem ne kadar takipçisine, ‘ey siz panpişler, aklıma geldi, gece herkes uyuduktan sonra bilgisayar ekranından baktığınızda gerçekte neyi ve kimi görüyorsunuz?’ diye sorması gidişatı sarsabilir. Siberpornonun kilitbahir halleri burada kırılmasa da güdümlü zinciri bir parça şangırdayabilir...Bereket Panpiş öyküsü insanı öyle allak bullak edecek bir öykü değil. Bakarken unuttuğumuz, hatta unutmak için baktığımız bir öykü. Birçok şeye olduğu gibi kendi gözlerimizle bakıp göremeyişimizin öyküsü. Bu yüzden yine birçok olayda tezahür ettiği gibi satış tarihi epriyinceye kadar ‘alan memnun satan memnun’un ütüsüz öyküsü Panpişler.
Türk mileti adına.Eski emniyet müdürü ‘Bu sözcüklerle başlayan bir cümlenin nasıl devam ettiği ya da edeceği önemli değildir’ diyor ve aşık olduğunun, bir ömür adadığının bu sözcükler olduğunu söylüyor.Oysa böyle başlayan bir cümleyi zihnin akıl almaz girdapları çok farklı algılayabilir. Bu biraz Rudyard Kipling’in ‘Eğer’ şiirini okumaya benzer. Bilir misiniz o şiiri, herkesin dilindeydi bir zamanlar. Sözlerinin bir bölümünü sizlerle paylaşayım:‘Eğer bütün etrafındakiler panik içine düştüğüVe bunun sebebini senden bildikleri zaman Sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsenEğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenirVe onların güvenmemesini de haklı görebilirsen...’En son paraya para demeyen, duruşuyla popüler kültürün hemen her yolunu mübah sayma eğilimli bir şovmen romantik ışıklar altında, televizyonda okudu bu şiiri. Belki sonra okuyanlar da vardı ama benim için şiirin güçlü sözleri bu manevrayla birlikte bir reklam arası anındaymışçasına eriyip gidiverdi zihnimde. O zamanki aklımla şiirin bu biçimde ekranda temsil edilişi resmen bir ironiydi. Ne diyordu şiir: ‘Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsanEğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsenEğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır Ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen.’Televizyon ekranının karşısında tutulup kalmıştım. İnanabileceğim bütün eğerler başka bir koordinattan sesleniyordu bana ve şaşkınlık içersindeydim. İşin aslı Kipling’in oğluna yazdığı bir şiiri bir kadın olarak ‘eğerleştirmem’ ve insan olmanın şartlarını sorgulamam da olsa olsa başka bir ironi olabilirdi. Ama ben şiirin sahilinden apar topar ayrılmıştım bir kere ve bunu sorgulamaya da o ara pek zamanım olmayacaktı.Zamanla şaşkınlığım geçti ve o şovmene bir şeyler borçlu olduğumu hisssettim: Aksi takdirde ‘herkesin kendi için bir Eğer şiiri mevcuttur’ demek mümkün olmayacaktı. Eski emniyet müdürünün sözleri nedense bana o şiiri, daha doğrusu o şiirin zihnimdeki macerasını hatırlattı. Kısacası herkesin kendine ait bir ‘Eğer’ şiiri olduğunu. Dolayısıyla ‘Türk milleti adına’ diye başlayan bir cümlenin en pasifist, en barışçıl noktalara da götürülebileceğini, en savaşçı, en karanlık yerlere de çekilebileceğini. Üstelik bu cümleyi bu noktalara çekiştirirken hemen herkesin kendini bir namus ve ahlak abidesi olarak rahatlıkla tanımlayabileceğini. Vicdan denilenin de kendine ait başka bir söylemi olabileceğini.Peki bu kaygan zeminin sırrı nerede saklı? Kısaca herkesin her şeyi en doğrusundan yaptığını savlaması?Sanırım yaşadığımız çağın bir ironi çağı olmasında yatıyor bu ucu açık denklem. Türk milleti adına...Peki ya siz bu cümleyi nasıl tamamlardınız?
Hırvat bir arkadaşım Sırplarla yaşanan onca arbedenin ardından ‘İşin aslı ne Sırplar bizsiz, ne de biz Sırplarsız yapamayız, aynı sizler gibi’ demişti. Türklerle Kürtler’den bahsediyordu. Kendisine sonuna kadar katılıyorum. Üstelik bunu günü kurtaracak bir edayla söylemediğimi de tahmin edersiniz.Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen Oslo buluşması kayıtları (en azından şimdilik biri düştü) sayesinde kamuoyu bu işin her iki taraf için de masada çözülebilecek boyuta ulaşmış olduğuna tanık oldu. Kimi bunu devlet açısından bir kaybediş ve örgütün zaferi olarak yorumladı. Kimisi içinse barış artık soyut, sisli ve gözle seçilemeyen bir ufuk değildi. Kısaca önemli bir adımdı bu buluşmalar. Ben de bunun önemli bir adım olduğunu düşünenlerdenim. Masa başına oturmadan barışın gelmeyeceğine inananlardanım. Bütün çekişmelerin, gerginliklerin masa üzerinde yapılması, her ne kadar birilerinin halklar adına karar vermesi anlamında itici bir hiyerarşiyse de, gencecik canların üzerine oynanan savaş kumarından hiç kuşkusuz daha anlamlıdır. Kaldı ki bu türden bütün stratejik manevralar birilerinin kendilerini daha önemli hissetmesi ve bunu diğerlerine öyle hissettirmesi adına dünya üzerinde böyle gerçekleşiyor. Hal böyleyken bir çoğumuzun kafasını kurcalayan bir husus var burada. Madem bu buluşmalar gerçekleşti, arada ne koptu, nasıl bir savrulma yaşandı ki bu çatlağın bedelini yine gencecik çocuklar ödedi? Elbette bunlara ‘ciddi adamlar’ın vereceği cevaplar vardır. Üstelik bunlar dinlerken uyuyabileceğimiz, uyurken rüya görebileceğimiz türden serinkanlı, gerçekdışı ve stratejik cevaplar da olabilir. Öyle ki gençlerini askere gönderenler onları yine havalara atıp ‘en büyük asker bizim asker’ diye bağırmaya devam edebilirler! En büyük asker giden ve bir daha geri gelmeyen midir? Aynı ülkenin çocuklarının katledilmesine tanıklık eden kurşun asker midir onlar?Ciddi ‘adamların’ vereceği cevaplar içleri yanan ailelerin içine su serpebilecek midir? Oslo’daki konuşmalar? Devamı gelmeyen konuşmalar? İster Kürt olsun ister Türk, bu aileler için sahici cevapların zamanı gelmemiş midir?Bana öyle geliyor ki eğer gerçekten çözüm istiyorsak uzun bir müzakere sürecine katlanmayı hep birlikte göze almalıyız. Bu bir sorumluluktur. Sorumluluksa silah ve züccaciyeci dükkanına giren fil sakarlığıyla değil dikkat, özen ve sabırla gerçekleşir.***Bugün Hrant Dink’in doğum günü. Ona ülkece vereceğimiz, vermemiz gerekli olan bir doğum günü armağanımız yok mu sizce? Herkesin barış içinde yaşadığı bir Türkiye olsun bu armağanın adı. Bunu ona çok görmeyelim.
Sana bir mektup yazmak istedim 12 Eylül.Doğrusu içimde biriken başka sözler var. Geçmişin kışlasında, asker botunda, işkencesinde yaşananlar için söyleneceklerden çok daha öte ve belki de önemsiz, yarım kalmış şeyler.Sonuçta gencecik insanların terk-i diyar ettiği bu ülkede 80 felaketinden kıl payı sıyırmış bir kuşağın insanlarından biriyim. 80 darbesi bize okul duvarlarımızın her tarafına yazılan ‘Atatürk 100 yaşında’ sloganlarıyla, milli marşımızın tam halinin satır satır ezberletilmesiyle ve koridorlarımıza doluşan jandarmalarla geldi. Bu ‘asıra’ yapılan vurgu, önemli bir lideri anmak adına değil, devlete ordu üzerinden sinecek olan hiyerarşileri gencecik çocukların beynine kazımak adına yapılan göstermelik bir vurguydu. ‘Özgürlük sivil olmaz’ mesajıydı bu. Kısaca girişilen kültürel bir darbeydi.Benim derdim bu darbeyle gelen kültürel yabancılaşmayla ilgili 12 Eylül kardeşim. Yoksa kimi ölmüş, kimi Alzheimer olup yaşadığı ülkeyi bile unutmuş generalleri mahkemelere çıkarmakla ilgili değil. Bunların elbette sembolik bir değeri var. Ama bu semboliklikten öte kanımıza ve ruhumuza işlemiş olan yabancılaşmayı hangi mahkemeye vereceğiz?‘Ne kadar az yer, içer, kitap okursan, tiyatroya, meyhaneye, dansa ne kadar az gidersen, ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler resim yaparsan, o kadar fazla sermaye biriktirirsin. Güvelerin ve tozun yok edemeyeceği hazinen o kadar büyür. Kendin ne kadar azalırsan, o kadar çoğa sahip olursun. Kendi öz hayatını dile getirmenle dışsallaşmış hayatını dile getirmen ters orantılıdır. Yabancılaşmış varlığın gitgide büyür.’Sevgili 12 Eylül, bu satırlar Karl Marx’ın Felsefe Yazıları’ndan. Şimdi hemen ‘işte biz bu yüzden 12 Eylül’ü yaptık’ demeye başlayacaksın, biliyorum. Yüzünde küçümseyici, alaycı bir gülümseme oluşacak ve bana diyeceksin ki ‘önemli olan kuldur.’ Elbette önemli olan kuldur. Ama insanların içine yabancılaşmayı zikretmek onun varoluşunu kulluk haline getirmek değildir de nedir, onu söyle bana bir zahmet. Sence 12 Eylül’ün hemen arkasından yükselişe geçen ANAP’ın işçilerden aldığı oy desteği neydi, nasıl açıklanabilirdi? Gazete sütunlarından ‘seni seviyorum kutsal liderim’ diye yazılar yazanlardan elbette farklıydılar. (Zira bu yazıları yazanlardan çoğu gelip geçen yıllar boyunca sadece liderlerin adlarını değiştirerek yazılarını yazmaya devam etti ve meşruiyetlerini hep sağlam tuttular) Mayanın tutacağının işaretiydi işçiler. Emeğe yabancılaşmanın başladığı noktaydı orası. Emeği yabancılaştıran bir partiye emeğin sesi nasıl destek verebilirdi?Kutsallaştırılarak putlaştırılan onca nesne için ne söyleyeceksin 12 Eylül kardeşim? Kutsallık özellikleri verilerek pompalanan kişi ve kurumlar insanın yabancılaşmasını pekiştirmemiş midir sence? Ülkemiz bunun örneği değil midir? Kendi ürününe, ürettiklerine yabancılaşan insan fikri bu darbenin temel izleği değil de nedir?Bizler orada kendi gölgelerimizi yitirmedik mi? Emek yerine zafere giden her yolun mübah olduğunu öğrenmedik mi yıllar içinde? ‘Nazar etme n’olur, yalan dolan talan, çal çal, bakarsın senin de olur’ demeyi ve bunu en geçerli ‘doğru’ bilmeyi?Bu yabancılaşma için hangi mahkemeye başvurmalı sence 12 Eylül kardeşim?Ama içimde bir his var. Bir gün yüz yüze geleceğiz. Bu böyle yarım kalmayacak.***İlgilenenler için: Psikeart dergisi bu sayısını ‘Yabancılaşma’ya ayırmış. Güzel yazılar var. Özellikle Cengiz Güleç’in ‘Öldürmeyen Yabancılaşma Çürütür’ yazısına bakmanızı öneririm.
Trafik var. Milim ilerleyemiyoruz.Ama yakında açılır. Neden mi? Her derde deva gibi, her şeyin suçlusu bulundu da o yüzden.Suçlu kim mi? Elbette şu ayılar. Hani bir yakalanıp ümükleri sıkılsa her şey yoluna girecek. Öyle bir esinti var havada. Avcılar hazır, gönüllüler teyakkuzda. Bir avlansa şu ayılar, 2012’deki ekonomik küçülmeymiş, enflasyon ejderhasıymış, komşularda olup bitenlermiş hepsi vız gelip tırıs gidecek bize. Söylemeye gerek bile yok, bu ayılar yüzünden hep bu olup bitenler. Vahşi, oturup kalkmayı bilmeyen cibiliyetsiz yaratıklar, dur durak bilmeyen canavarlar. Taksi şoförü 104.2’yi dinliyor sürekli. Radyoda ardı ardına gelen trafik haberleri. Ciğerlerimizdeki hava gibi sıkışan, tarumar yollar. Trafik canavarını durduramamış bir ülkeyiz ama açlıktan ve ekolojik dengesizlikler yüzünden insanların kapısına dayanan canavarları alt etmek için her şeyi yapmaya hazırız!Tedariklerimiz tam, yüreklerimiz sağlam. Çakı gibi bakarız ufka ve alimallah bir vuruşta anlatırız kim efendi kim köle o yabana. Medeniyiz biz. Yollarımız var. Helikopterlerimiz var. Barajlarımız var, hatta büyük nükleer santral umutlarımız. Gelecek bizim için önemli, eşikler, sınırlar bizim için hazır olmuş sırada bekliyor. Ama şu ayılar, şu bal dök yalayıcılar! İşleri güçleri milletin tarlasına bağına dalmak, ürünlerini yok etmek ve onları yaşadıklarına bin pişman etmek. Ayı işte! Bu kadar.Oysa bizim taş gibi HES santrallerimiz var. Milletin dağını taşını elinden alıp taştaş üstüne yığarak inşa ettiğimiz, yaşama, rızka ve doğaya saygılı HES’lerimiz.Cana can kattığımız yaşam politikalarımız. Bir ayının asla anlayamayacağı şeyler işte!Çok derin, anlatması şimdi uzun sürecek olan çok kapsamlı projelerimiz var bizim. Hepsi yaşama odaklı, hepsi barış yanlısı. Savaşı sevmeyiz biz.Çünkü biz medeniyiz. Hukuklarımız var çeşit çeşit. Adalet sarayımız var büyük mü büyük. Kıtaları birbirine bağlayan köprülerimiz var. Maceraperestlerin paraşüt açtığı gökdelenlerimiz var çalışanlarının aylarca maaş alamadığı ve hayat macerasını bu uğurda yitirdiği. Sonra herkesin bunu unutup gökyüzüne baktığı ve ‘vay be’ dediği. Sonra ‘Beni gör abi’ hallerimiz var. ‘Görüneyim yeter’ telaşımız var. İmajlarımız var. Ekranlardan saçtığımız manalı sözlerimiz. Manaya mana katacak sloganlarımız. Oturduğumuz yerden gencecik çocukların geleceklerini çalınmış sorular, hayaller ve dökülecek kanlarla sınavkolik ve şehitlik mertebelerine taşıyacağımız kapsamlı amonyum sülfat kokan dev protokollerimiz. Gel de bunu ayıya anlat!İnsanları öldüren ayıya.İnsanları bezdirene, yaşamdan caydırana. O öfke topuna.İnsanlığı tehdit edene.Can güvenliğini, alanları ve kuralları ihlal eden ayıya.Anlamaz ki!Anlamaz ki biz insanlar ne ince işlerle meşgulüz. Ama her şeyin suçlusu o, bundan neredeyse eminiz. Nükleere hayır diyen vatan haini o. HES’lere dur diyen işe yaramazın teki de o. Yeşil alanları kesip dev binaları gökyüzüne dikmemize kafa atan da o. Ne ak ne kara olan bazen kahverengi, bazen gri, bölücü ayı o. Ters giden işlerin münferiti, dış mihrakın ta kendisi. Kararımız kesindir artık, elimizden bir şey gelmez, hak etti bu sonucu o. Madem ki canidir o ayı, madem ki cana kastı var, madem ki yaşam alanlarımızı talan ediyor ve bilinmez olayların ilk elden suçlusu, hatta trafik canavarı, üstelik hatalı sollayan ve vahşi ve ele avuca sığmaz ve bizden olmayan laf dinlemez biri, o halde bu sonucu hak eder kardeşim. Aç ve susuz bırakalım onu, kapanlara sokalım, filme alalım, böğürmelerini kaydedelim, seslerini dinleyelim, dinletelim. Ya da öldürelim gitsin. Sonra da ‘ah yazık, depresyona girdi bu yüzden bu olaylar başına geldi’ diyelim.
Bazen tesadüfler yan yana gelir. Kıbrıs’ta Işık Kitabevi’nin 24 yıldır gerçekleştirdiği kitap fuarına denk düşen bir zamanda tanıştığım bir kadın bana kısaca yaşamını anlatıyor. “İlk kocam” diyor “bana çok şey öğretti ama en çok kendime güvenmemeyi!” “Çocuklu bir kadınsın, bundan sonra elin kolun bağlı hiçbir şey yapamazsın diyerek beni sıfırlamaya çalıştı.” Sonrası kendisinin bile kendisine şaşırdığı bir güçle gerçekleşmiş. Yaşamının bütün akışını değiştirmiş. “Her şeyi yapmayı yeniden öğrendim. Ondan boşandım, kendimden de! Bir işe girdim ve yıllar içinde yönetici pozisyonuna geldim.”Karşımdaki genç kadının gür, darmadağınık saçları ondaki gizil, latan gücü ele veriyor. Kıbrıs’ın bakır rengi Eylül ikindisinde bir ana fikir gibi duruyor o saçlar ve fısıldayarak rüzgara karışıyorlar: “İnsan isterse her şeyi değiştirebilir.”Bu eski adanın kavruk rüyalarındaki ana fikir de bu aslında. İşin esası, birçoğumuzun da ana fikri. Ama nedense yaşamlarımıza kurduğumuz olay örgüleri bu isteği bizzat öldüren cinsten: “Yapamam, edemem, alem neder, şu bu...”“Öyle bir değiştirdim ki yaşamımı film olur film” diyor karşımdaki kadın. “Liseye bile gidememiş biriyim ben ama kendime inandım.”Bu sözler bana tam da bu yolculuk için yanıma aldığım kitaplardan birinde yazanları anımsatıyor. Dedim ya tesadüfler... “Feminizm Kendi Arasında.” Aksu Bora’nın Ayizi Kitap’tan çıkan yeni kitabı. Kitap, Aksu’nun daha önce çıkan dergi ve gazete yazılarından oluşan yaşamla barışık bir seçki. Son yıllarda ülkemizdeki “feminizm”in izlediği yolların ipuçlarını bulabileceğiniz birçok konuya parmak basıyor bu yazılar. Ancak ben en çok kitaba adını veren ve 1990’ların sonunda kaleme alınmış yazıyı sevdim. Orada feminizmi birtakım kategoriler üzerinden bizimle paylaşıyor yazar. Bunların başlıklarının bir kısmı ise şöyle: Küskün feminizm, kırgın feminizm, yorgun feminizm, asabi feminizm, yerli feminizm, kolejli kız feminizmi, vazifeli personel feminizmi, ruhen feminizm... Aksu 90’lı yıllarda yazdığı ama daha hiç basılmamış, buna karşın feministler arasında epey dolaşan bu yazı için bir not düşmüş. Diyor ki “Aradan geçen zamanda bazı kategorilerin anlamını kaybettiğini, yeni kategorilerin oluşturulması gerektiğini gördüm... Bugün daha çeşitlenmiş yepyeni bir sınıflama yapılabilirdi! Tapınak rahibeleri, ‘içinde ben yoksam o feminizm değildir’ciler, diplomatlar, klavye eylemcileri.”Bu yaratıcı kategorilerin içinde en çok “Latan Feminizm”in ilgimi çektiğini söylemek durumundayım. Aksu’nun “Kendinde Feminizm” dediği ve “Objektif koşulları olgunlaşmış ama subjektif koşullarda yaya kalmış kadınları içeren en geniş feminizm türüdür. Latan feminizmin harekete geçmesi, dünyayı fena sallayacaktır” diye açıkladığı feminizm. Şu feminizm sözcüğünden korkan, kaçan ama yaşamlarında devrimler yapan kadınlar. Hatta onlara yakın olan erkekler de. Onlarla tümden değişebilecek bir dünya. İlkokul mezunları, bir sürü çocuk sahibi olmuş kadınlar, sessiz ve sakin bir biçimde yaşamı gözleyenler, sade bir biçimde güne takılanlar, hiç uzun konuşmamış olanlar, büyük sözcüklerle savaşmayanlar, Kıbrıs güneşine kendileri olarak bakabilenler... Onlar işte. Onlar kendilerini biliyor.
Beden. Yaklaşık iki ay öncesi. Konya’nın bir otobüs durağı. Duraktaki banka uzanmış.Nabız sorunlu.Hafıza neredeyse sıfırlanmış. Kayıyor.Bedenin iç sesi sapasağlam oysa. Bir otobüs gelse kalkıp gidecek. Tıpkı geçmişte olduğu gibi. Bir otobüs gelse, gelmeli. Azalan nabızla birlikte yaşamındaki durakları hatırlıyor. Konya’daki otobüs duraklarını inip bindiği. Duraklardaki uzun bekleyişleri, bindiği otobüslerden geride kalan o durakları nasıl dikizlediğini, durakların arkada, gerilerde küçülürken gidebilmenin içine saldığı titrek cesareti, midesini kazıyan loş özgürlüğü.Bir otobüs gelse! Onunla birlikte gitse, çok uzaklara gitse. Arkadaki geniş camdan küçülen mahmur durağa baksa. Suskun geçmişine, prangalarla gerilerde kalana, bitene. Nedir ki bir otobüs, yeter ki bir otobüs gelse.Hiçbir şekilde kıpırdayamıyor. Sayısız kırık var bedeninde. Nicedir aç ve susuz.İç sesi mırıldanıyor. ‘Yükselen Durağı burası kızım, korkma!’Saatlerce sonra bir otobüs geliyor salına silkine. İç sesi bedenini bırakıp otobüse biniyor. Otobüs duraktan ağır ağır kalkarken kendi bedenini, nabzı gittikçe yavaşlayan, banka yayılıp gitmiş ceset halini görüyor.Bir anlığına ürperiyor. İç sesiyle baktığı kendisi. Sonra gevşiyor. Bir durakta kalakalmış bedenine bakıyor. Bu durağı ve geride bıraktığı bedeni defalarca ve kendisinin farklı yaşlardaki bedenleri olarak hatırlıyor.‘Korkma’ diyor iç sesi. ‘Sen bu bedeni bırakalı o kadar çok zaman oldu ki.’Haklı. İlki Meramyaka Durağı’ndaydı. Bedeni daha küçük bir kız çocuğuyken. Henüz regli olmuştu. Yaşamında hiçbir satırbaşı olmadan kadın olacağı günlere hazırlanıyordu etrafındaki bütün ilk kadınlar gibi. Ne tuhaf, bedeniyle kucaklaşacağına, bedeniyle ilk kez orada vedalaşmıştı.İkincisi Parseller Durağı’ydı. Sevgiyi bilemeden, tanıyamadan, seyrettiği dizilerin replikleriyle aşık olmuştu. Bu repliklerin sevgiyi üretebileceğine inanıyordu. Ama işler ters gitti. Evlilik fotoğrafı içinde gülen yüzü dantelli sehpasının üzerinde gün be gün biraz daha mahzunlaştı. Zayıflayan bedenine hamilelik yaraştı yaraşmasına ama tekmeyle gelen kıskançlıklara, tokatla gelen sövgülere takati kalmadı. Bedenini oradan oraya sürüklediği bir çuval gibi hissetmişti. Bu yorgun beden onun olamazdı!Sonraki durak. Üçüncüsü de olabilirdi otuzuncusu da. Kovanağzı Durağı’ndaydı. Bebeğiyle evden kaçtı. Baba evine döndü. Babası oyunun kuralını bozacak cesarete sahip biri değildi. Ağzında sürekli namus sözcüğünü dolandırarak onu yeniden koca evine yolladı. Bunun üzerine hayalindeki annesinin yüzüne baktı. O hayal yüzde kendi yüzünü gördü. Bedeni gibi yüzünün de kendine ait olmadığını.Kurtuluş Durağı ise biraz değişikti. Şansı yaver gitmiş bir iş bulmuştu. Hesap kitap derken yeni bir yaşam kurabileceğinin hayaliyle sarhoş oldu. Hatta sevgiyle bile barışabilirdi. Bu haliyle bedenini yine tanımıyordu. Ama yaşamında ilk kez kendine çok yaklaştığını hissetmişti. O kadar hissetmişti ki bu onun sonu olmuştu.Duraktaki o bedene baktı. Saçları acıdan sırılsıklamdı. Kollarına, bacaklarına yürüyen morlukları gördü.‘Korkma’ dedi iç sesi. ‘Korkacak hiçbir şeyin kalmadı artık. O bedenden ve bedene yazılmış yazgıdan tümden kurtuldun.’***Anlattıklarım bir masal sayılabilir. Ama işin bir de gerçek boyutu var. Meral Tahta sevgilisi tarafından 4 gün boyunca işkence gördü, aç ve susuz bırakıldı. Ardından bir otobüs durağına terk edildi. Bulunduğunda yarı baygın bir haldeydi. 43 gündür yaşam mücadelesi veriyordu. O artık yaşamıyor.