Van’a Destek Olmak

28 Ekim 2011

Dün Radikal Gazetesi’nde Pınar Öğünç’ün Van’a gönderilen yardım kolilerinden çıkanlarla ilgili yazısı, tam da bugün, kısacası Cumhuriyet’in bu topraklara 88 yıldır neler katıp neler katamadığını yansıtması bakımından ayrı bir değer taşıyor. Öğünç, kriz anlarının arazları ortaya çıkarmasındaki etkisine vurgu yaparken deprem bölgesine gönderilen kutulardan çıkan taş ve sopalardan, hatta bayraklardan bahsediyor bizlere. Bu kadarı olmaz dedirten bir hal! ‘88 yılın sonunda varılan nokta bu olmamalıydı’ dedirten bir durum. Özellikle cumhuriyetin işaret ettiği demokrasi, özgürlük, kardeşlik ve eşitliği çok özlediğimiz bu günlerde hemen hepimizin üzerine düşen bir gölge bu, üstelik bu gölge, eğer kendisiyle yüzleşilmemeye devam ederse hepimizin başına işler açacak sinsi bir karanlığın habercisi de. Böylesi bir karanlığın anlattıklarını uzun uzun tartışacak değilim, zira insanlık tarihinin yakın ya da uzak çehresi bu örneklerin izleriyle dolu. Kriz dedik ya, deprem gibi afetler toplumun reflekslerini yansıtmaları bakımından çok önemli ipuçları taşıyor. Depremzedelere yardım gönderme faaliyetinin hayırseverlik noktasında karşılık bulduğu ya da bulamadığı bir sürü husus mevcut. Hayırseverliğin vicdanla bağlantısı ‘ee yaptım işte yardımımı’ diyerek evdeki kirlileri çuvala doldurup Van’a göndermek değil, kendimizi kandırmayalım. Şu an o bölgede ihtiyaç duyulabilecek ürünlerin dışındaki ürünleri göndermek de. Hayırseverlik, yaşamdaki bütün ipuçları gibidir aslında. Yani ‘sana nasıl davranılmasını istiyorsan sen de karşındakine öyle davran!’ Kirli, yırtık pırtık eşyalarını oraya yardım olarak gönderenlere buradan seslenmek istiyorum: ‘Size, böylesi bir travmatik ortamda, yani anlayışa, ilgiye ve şefkate her zaman olduğunuzdan çok daha fazla ihtiyaç duyduğunuz, en yakınlarınızı, barınağınızı yitirdiğiniz bir durumda gönderilen bu tür eşyalar acınıza acı, çaresizliğinize çaresizlik katmanın dışında ne işe yarardı?’***Sırası gelmişken Van Kadın Derneği başkanı Zozan Özgökçe’nin önemli bir mesajı var, onu iletelim. Özgökçe kimin nelere ihtiyacı olduğunu saptadıklarını söylüyor. Destek olmak isteyenler, paketlerin üstüne Van Kadın Derneği yazarak kadınların ihtiyaç duydukları malzemeyi otobüsle gönderebilirler. İhtiyaçlardan bir kısmı şöyle:Kalın külotlu çorap, iç çamaşırı, ped, ıslak mendil, cocuk bezi, mama, süt, kışlık etek, kazak, hırka, süveter, atkı, bere, branda, ısıtıcı, uzun üçlü priz, biberon, bebek giysileri, bot. Özgökçe’yle telefonla da konuştum. Birkaç detay daha verdi. Kadınların piknik tüpleri var ama bu tüplere koyacak gazları yok. Özellikle görme engelliler ve görme engelli çocukları olan anneler için çadırkentin koşulları çok zorlayıcı. Tuvaletler uzak olduğu için engelliler çok zorlanıyor. Hamile kadınlara da özel hassasiyet gösterilmesi gerekiyor çünkü yoğun stres altındalar. Bu yüzden düşük yapan kadınlar varmış. Göç etmek, başka kentlere gitmek isteyenler çok ama ekonomik nedenlerden ötürü kıpırdayamıyorlar. Para yardımı yapmak isteyenler için bir hesap numarası mevcut: Van Kadın DerneğiDenizbank Van ŞubesiSube Kodu: 2500 IBAN: TR41 0013 4000 0013 1556 1000 01Elektronik posta adresi üzerinden de derneğe ulaşılabilir: kadindernegi@gmail.com***Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.

Devamını Oku

Van Minüt!

26 Ekim 2011

Van’da yaşanan ve bütün topluma sirayet eden felaket büyük bir dayanışma duygusu yarattı. Nicedir özlediğimiz dayanışma duygusunu! Ortada dolaşan başıboş, nahoş sesleri ise bu toplumun ‘zor günlerdeki ortak sağduyusu’ gerektiği biçimde cevapladı ve cevaplamaya devam edecektir. Ancak bu çatlak seslerden çıkarılması gereken bir başka ders daha mevcut: Ekilen düşmanlık tohumları, kısacası topluma yayılan linç duygusu en olmadık zamanlarda en olmadık fireleri verebilir. Tek tek kurban aramak yerine bu şiddetin insanlara nasıl zerk edilmiş olabileceğine bakmak daha akılcıl görünüyor. Van’da yaşanan bu dramı ‘oh olsun onlara’ şeklinde tanımlayabilen bir zihin, bu tanımlamayı sadece kendi özündeki şiddetle deği toplumdaki şiddet eğiliminin karakterindeki bulamaçlara temas etmesinden ötürü de yapabilir. Hatırlayalım, Büyük Marmara Depremi’nin ardından ‘açık saçık giyindikleri için bu iş başlarına geldi’ diye fetvalarda bulunan zevatın da beslendiği kaynak aşağı yukarı aynı yeri işaret ediyordu: Toplumun temiz hava alamadığı, ‘biz ve onlar’ şeklinde önünün kesildiği noktaları.Kendinden başka kimseye tahammülü olmayan insanlardan oluşan ve kendi kutuplarına çekilmiş bir toplum inşa etmek çok kolay. Tıpkı kalp kırmak gibi. Bir kalbi kazanmak için uzun zaman harcamamız gerekir, bilirsiniz, kırmak içinse bir iki dakika yeter de artar bile. Toplumsal kutuplaşmalar için de aynı şey söz konusu. Düşmanlık tohumları ekmek, bunu pekiştirmek bir-iki günlük iş. Öte yandan zor olan çoğulluğuyla var olabilen bir toplumu benimsemek, benimsetmek. Ancak bunun için başta basın olmak üzere toplum ‘mühendislerine’ çok iş düşüyor.Bir başka açıdan bakıldığında çalınan inşaat malzemeleri ile bina dikmek de çok kolay. Zor olan çalıp çıpmadan usülüne göre sağlam temelli binalar oluşturmak. Günübirlik kârlara kafayı takmamak... Bu hususta Mimarlar Odası’nın yaptığı bir duyuru var. Bir bölümünü sizlerle paylaşmak istiyorum.‘Mimarlar Odası olarak;- Karar süreçlerinde bilimin rehberliğinde kamu ve toplum yararının esas alınması ve toplum katılımının şart olması gerektiğini,- Çok otoriteli planlama süreçlerine son verilmesini,- Kentsel dönüşüm adı altında yeni yağma uygulamaları yerine, afetlere karşı kentlerimizin hazırlanmasının sağlanmasını,- Yapılaşma ile ilgili mevzuatımızın, bir bütünsellik içerisinde yeniden ele alınmasını,- Yaşam çevrelerimizin sağlıklı ve güvenli hale getirilmesi, yapı stokumuzun iyileştirilmesini,- Kamu yönetiminin afet olgusunu bütünsel olarak görmesini,- Yapı denetim sisteminin her tür ticari kaygıdan uzak yeniden örgütlenmesini,- Yaşam alanlarımızın pazarlanacak bir meta olarak görülmemesini,- Afetlere yönelik planlama süreçlerinin, yoksulluğun ve eşitsizliğin azaltılması hedefi ile ele alınmasını,- Sağlıksız ve güvensiz yerleşmelerde yaşamanın kader olmadığını,Kamuoyumuzla pek çok defa paylaşmamıza karşın bu konuların tamamında, geçen sürede yetkililerin olumlu bir yaklaşımını görmek mümkün olmamıştır.’Duyuruda ayrıca kaydadeğer bir not var. Bence bu söylenenlerin hepsinden daha önemli: ‘Sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşama hakkı toplumsal bir talep haline gelmedikçe, ülkemizde depremlerin yol açtığı yıkımlar kaçınılmaz olacaktır’.Kısacası sivil farkındalık!Yaşadığınız binaları lütfen kontrol ettirelim ve bu konuda yaşanan aymazlıklara bizzat kendimiz son verelim. Türkiye bir deprem ülkesi ve insan yaşamı dil, din, cinsiyet, coğrafya tanımaz biçimde kıymetli. Sonuçtan ders çıkarmak çok önemli elbette ancak bu dersten elde edilenlerle sürece yön verebilmek insanı insan kılan en büyük yeteneklerden biri olsa gerek. Önce Van’daki yaraları olabildiğince saralım, ardından şu deprem vergilerimizin peşine düşelim, bakalım 12 yılda onların başına neler geldi!

Devamını Oku

Depremi hatırlamak

23 Ekim 2011

‘...Kurtarma çalışmaları sırasında çok sinirlendiğim anlar oldu. Hatta ben, resim çeken bir beye kocaman bir taş fırlattım. Ben çocuğumun enkazının başındayım. Orada oturuyorum yapabileceğim bir şey yok. Hiç araç yok. Kurtarma ekibi yok. Sadece bekliyorum. Güneş tepemizde. Bekliyorum. Ve ben üçüncü günü, hatta dördüncü günün sabahı da diyebilirim bir mırıltı duyuyordum. O torunumdu, eminim. Zamanında yetişilseydi belki sağ çıkacaktı. Ben bekliyorum. Aç, susuz, sıcak. Biraz gidiyoruz, elimizle eşeliyoruz, bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, olmuyor. Olmuyor.’Büyük Marmara Depremi’nin ardından konuştuğum çaresiz bir anneanneydi bana bunları söyleyen. Dünden beri, Van’dan sonra, o ve onun gibi insanlar zihnimden geçiyor. Van’la Gölcük birbirine karışıyor sürekli. Dünden beri, yıkılmış evlerin üzerinde tortulanan o geçmişi, o geçmişte değişmeyenleri izliyorum. Özellikle 12 yıl öncesinde çocuklarını yitirmiş kadınların yüzündeki o boşluğu hatırlıyorum ve hafızalarının derinliklerinde yeniden canlanmış olabilecek o acıyı.Van bana Gölcük’ün bir yansıması gibi geliyor. Yıllar öncesindeki sesler kulağımda. Bir kadının ‘deprem öldürmez, bina öldürür’ sözü , bir diğerinin ‘evin ne olduğunu anladım, ev bir hapishaneymiş, bir mezarmış’ sözüne karışıyor.Oysa biz depremi çoktan unutmuştuk! Binaların çarpıklığını, kent dokusunun soluksuzluğunu, imar yasalarının nasıl delinebildiğini ve en önemlisi insan yaşamının nasıl değersizleştirilebileceğini. İncecik bir sütun uğruna silinecek yaşamları unutmuştuk evet. 1999 yılındaki deprem bunları gözler önüne sermişti oysa. Her şeyi çok net söylemişti. Depremi bir yeryüzü gerçeği kabul ettiğimizde bile ardından gelenlerin bu gerçeği kaldıramayacağı, depremin bin katı durumlar olduğunu.Dün Van’da kurtarma çalışmaları beklenirken insanların çaresizce binalarına tırmanışlarını ve seslerine ses aramalarını seyrediyorum. Türkiye’nin ‘yaşam’ politikaları üretmesinin ne kadar önemli ve acil olduğunu bir kez daha anlatıyor bu olup bitenler. Umarım bu kez felaketler üzerinden Türkiye’nin en önemli doğal gerçeği olan depreme gerektiği önemi veririz ülke olarak. Rant kavgası yüzünden güme giden sağlıklı kentleşmenin, yeşil alanın, imar yasalarının insan yaşamının ne kadar değerli bir parçası olduğunu belki hatırlarız. Belki.Van’a ve bütün bölgeye içtenlikle geçmiş olsun.

Devamını Oku

Çocukluğun Soğuk Geceleri

21 Ekim 2011

‘Çocukluğun Soğuk Geceleri’ çok genç yaşta yitirdiğimiz Tezer Özlü’nün kitaplarından birinin adı. Amacım bu başlıktan yola çıkıp tekrar şunu hatırlamak: Bu ülkede manevi anlamda çocukluğu soğuk geçmeyen, gençken sırf genç diye yüreğine su serpilen, manevi ya da maddi şiddet görmeden büyüyebilen var mı? Aile, okul, kurumlar, baskı üstüne baskı. Bu baskılardan kurtulacak yaşa geldiğimizde aynı baskıları karşımızdakine (aslında kendimize) yapmak yerine bir şeylerle yüzleşiyorsak sorun yok. Her sahipsiz öfkeyi, koyu nefreti, arşa eren bir egoyu ya da freni tutmayan kini atomlarına ayırdığımızda karşımıza yitik bir çocukluk, boşlanmış bir ergenlik, savrulmasına göz yumulan bir gençlik çıkar ya, o hesap.Geçtiğimiz iki gün, Tezer Özlü’yü, geçmişi ve kendisiyle yüzleşebilmiş bu cesur kadını, hem ‘Çocukluğun Soğuk Geceleri’ ile hem de diğer yapıtlarıyla mercek altına alan sayısız akademisyen ve yazar İstanbul’da, Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü’nde buluştu. Tam da biz çocukluğu, gençliği es geçilen ‘yetişkinler’ olarak savaşların içersine düşmüşken, bu savaşlardan yeni savaşlar üretmeye yemin etmişken... Nefes alamaz haldeyken, kısacası. ‘Çocukluğun Soğuk Geceleri’ tam da bu noktada farklı bir nefes oldu, içinde yaşadığımız an açısından bir farkındalık yarattı, apayrı bir pencere açtı.Umut veren bir şey bu: Ülkemizdeki edebiyat eleştirisinin bakış açısı ve anlayışının çehresi değişmeye başladı. Zamanında marjinal diye kenarlara iteklenen yazarların yapıtları tek tek gün ışığına çıkartılmaya başladı. Bu da aslında bize şunu söylüyor: Kim, niçin onları marjinal kılmıştır? Bu noktada edebiyatın ideolojiyle girdiği çekişmede kim söz hakkına sahiptir ve nasıl?Tezer Özlü’yü, üzerine giydirilen hüzün kılıfını kaldırarak kırklı yaşlarımda yeniden okuduğumda, onun kendi devriminin, ilk etapta ayakları üzerinde duran bireylerin varlığını işaret ettiğini şaşırarak keşfettim! Ancak bunu zamanın genelgeçer politik söylemiyle söylemiyordu. Onun devrimi kendi olabilmek ve bunun aslında yaşamdaki en büyük devrim olduğunu sessizce, sakin bir biçimde mırıldanmaktı. ‘Deli’, ‘küskün’, ‘hüzünlü’ sıfatlarına aldırmaksızın yediği elektroşoklardan sonra bize anlattıkları, sistemin insanı nasıl çürüttüğüne dair muazzam saptamalardı. İki yüzlülükten beslenen bir tutuculuk, samimiyetsizlikten nemalanan bir görgüsüzlük ve bunun baştacı edilmesi... Dahası şiddetin gelişmemiş bir bellekte nasıl silah haline gelebileceğini o kadar içten anlatıyordu ki küçük dilinizi yutuyordunuz.Onu yeniden keşfederken bu yeni okumayı herkese öneririm. Sorular belli: Akıl sağlığı nedir? Kimin içindir, kime göre değişir, kodlarını kim belirler ve bunu hangi aygıtları kullanarak yapar? Bugünü daha net seçebilmek için fena bir başlangıç sayılmaz, ne dersiniz?

Devamını Oku

Gidenlere

19 Ekim 2011

Hakkari. Dün.Bir fotoğraf kalacak senden, sizlerden geriye, dünden. O fotoğraftaki mahzun gülüş, o gülüşe eşlik eden tereddütlü bir bakış. Genç yüzleri buğulu bir endişeyle bakar yeryüzüne. Ne tuhaf, o gülüşe ve bakışa sığdıramadıklarının öyküsünü kimse doğru dürüst anlatamayacak; sen çok kısa bir sürede eskiyeceksin.Şimdi dik duralım diyorlar, biz arkadakilere. Ben dik durmak filan istemiyorum, savaşı lanetlemek istiyorum sadece. Bu kadar çabuk eskimene, eskitilecek olmana, aynı sahnelerin içine sıkıştırılarak senden çalınan gençliğe nasıl da ayıp ettiğimizi söylemek istiyorum.Barışı bu ülkeye, bu koca koca adamlar, bu koca koca kadınlar, bizler, getiremedik gençler! Bizden öncekiler de, keza. Bizi affedin. Bizi lütfen affedin. İncir çekirdeğini doldurmayacak hususlardan kıyametler ürettiğimiz ve gençliğinizi hiç umursamadığımız için.İşin aslı bu:Bir fotoğraf kalacak senden, sizlerden geriye. O fotoğrafla birlikte unutulacaksınız, diğer unutulanlar gibi. Dündeki bizler gibi, dündeki isyanımız kadar.Şimdi dik duralım diyorlar biz arkadakilere. Neden ki? Siz daha baharların içersinde yollara düşmüşken biz büyüklerin, yaşlıların sözleri arasına karışan o hiddetli, öfke ve nefret dolu kışa, göz göre göre yaşam denilir mi?Yaşam bu değil, yaşam bu kadar ak ve kara olamaz.Hayır.Barış bu topraklara gelmediği müddetçe başım eğik benim.

Devamını Oku

Sık kemeri!

16 Ekim 2011

Kardeşim sigarayı içmezsin, olur biter. Ne olacak?Alkolü biraz daha az tüketirsin, olur biter.Kalkıp da Porsche kullanacağına, gel FIAT, Volkswagen kullan ne olacak? Bunları kullan, biraz daha düşür harcamayı.Sık kemerini sık...Başbakan Erdoğan’ın dünyadaki ekonomik bunalıma Türkiye çapında bulduğu ve bir ihtimal dünyaya da yayılabilecek formüllerinden bazıları bunlar. Dünya çapında yaşanan büyük kriz düşünüldüğünde alınması gereken önlemler olarak da değerlendirilebilir. Ancak benim koptuğum bir nokta var, o da şu ‘kemer sıkma’ halleri. Bu anonimleşen ‘hal’ zihnimde bir sürü şeyi çağrıştırıyor. Özellikle de yakın geçmişin toz ve dumanıyla gölgelenenlerini. Bildiğiniz gibi bu kemer sıkma işi Turgut Özal’ın, vakti zamanında, ekrandan halka sesleniş konuşmalarındaki ana temaydı. Halkımıza bir ekonomi uzmanı olarak zenginleşmek adına neyi nasıl yapması gerektiğini uzun uzun anlatırdı Özal. Çocukluk belleği işte, kemer sıkma dendiğinde, Özal’ın o cilalı formüllerinin açılımlarını değil, televizyon ekranı içinde dönenen bir Cross kalemin ışıltısını, o ışıltıya takılan ketum öneriyi hatırlıyorum. Kemer sık!Bu altın ışıklar saçan Cross kalem, sarı zigzagların içersinde halka ekonomik yönden büyümenin yollarını sevimli sevimli aktarırken bir yandan halk, özellikle de memurlar ya da sabit gelirli insanların nasıl ayakta kalabileceğini coşkuyla anlatırdı. Kemer sık ey güzel halkım! Kemer sıkmak demek bütün sabit gelirliler için, yarın adına kefeni yırtmak demekti. Ardından ülke kurtulacaktı. Dahası da vardı. Cross kalemin helezonları içersinde oluşan korunaklı yuvarlaklarında ‘özel bir kesim’ bir eli yağda bir eli balda paraya para demezken, büyük bir kesim, nüfusun yüzde doksanı diye iyi bir tahminde bulunalım, yoksulluk sınırında debelenmeye devam etmek zorundaydı. Neden derseniz, ‘ekonomik denge’ diye bir şey vardı ama mutlu günler pek yakındaydı! Üstelik Cross kalem cüretkârdı: ‘Benim memurum, işçim işini bilir’ diyordu. Büyük bir imanla kemer sıkılmalıydı! Zengin tayfa çok yoğundu, bu işi, işin erbabı olarak az gelirliler büyük bir ustalıkla yapabilirdi. Şıracının şahidi bozacı noktasına sürekli teğet geçerek hep aynı kutsal ninniyi söylüyordu Cross kalem: ‘Kısmet ise gelir Hint’ten, Yemen’den, kısmet değilse ne gelir elden?’ Ama bunun için de yapılacak tek şey vardı: Kemer sıkmak! Ve gelelim bugüne: Neymiş? Artık Porsche, sigara, alkol kullanmayacağız, kemer sıkacağız. Sigara, alkol bir yana, hep bu satın alıp durduğumuz Porschelar yüzünden oldu bunlar. Ne uslanmaz Porsche takıntılı bir halkız biz yahu! Şimdi, o yüzden halk olarak kemer sıkma zamanı, zahmetsiz rahmet olmaz... İyi de köprülerin altından onca sular aktı, neden hâlâ kemer sıkan kesim sadece halk kesimi olmak durumunda? ***Kemer sıkma denilince aklıma düşen geçmiş ve o ilginç geçmişle bu şekilde tokalaşırken Londra’daki gösterilerde başı çeken Türkçe slogan birçoğumuz gibi ilgimi çekti: Batsın bu dünya! Derken Orhan Gencebay’ın insanın bahtsızlığını anlatan o şarkısını mırıldanmaya başladım. Bu kemer sıkma politikasının nedense hep halkın sırtına binen vergilerle gerçekleşen manevraları karşısında ben de isyan etmekten başka çare bulamadım:Ben ne yaptım, kader sana Mahkum etti, beni bana Her nefeste, bin sitem var Şikayetim yaradana, şikayetim yaradana.Şaşıran sen mi yoksa ben mi, anlayamadım Öyle bir dert verdin ki, kendime gelemedimÇıkmaz bir sokaktayım, yolumu bulamadımOf...of...of...of...***Lisedeki gençler arasında yapılan ankette gençlerin namus ve dini değerlere önem verdiği ortaya çıkmış. Öğretmenlere göreyse gençlerin önem verdiği bu değerlerin en-en-en başında para geliyormuş. Şaşıralım mı?

Devamını Oku

Bir çınar gibi ülkem

14 Ekim 2011

Bu seneki Antalya Altın Portakal Film Festivali’ni bir kültür buluşması gibi değil siyasi bir arena gibi izliyoruz. Hayır hayır, Meclis’teki siyasetin siyaset gibi yapılmadığı sonucunu filan vurgulayacak değilim. O elbette var, ama benim odaklanmak istediğim başka bir durum mevcut.Bunun adına ister dünyalaşma deyin, ister sesini yükseltme, her ikisinin de verdiği mesaj önemli. Örneğin Rutkay Aziz’in konuşması. Onun bu hitabını kimi çevreler Aziz’in CHP’nin başına geçmesi biçiminde değerlendirip olaya su katmayı başardılar. Ancak Aziz’in konuşmasında, Goethe’ye verdiği referansla ‘cehaleti’ ön plana çıkarmasını sadece elit, belli bir kesimin belli bir kesime yaftalayabileceği bir tanım olarak değerlendirenlerden değilim. Daha etiketimsi bir biçimde söyleyecek olursak, ‘beyaz’ sınıfsal bir çekişme üzerinden üretilmiş bir tanımlama değil, toplumun tümüne sirayet etmekte olan bir olgu için verildiğini düşünüyorum o referansın. Yıllarca ‘ben bilirim sen bilmezsin’ üslubundan beslenen hiyerarşik bir tanımlamadan çok, hepimizi sarmış olan kafa karışıklığımızın içinde ‘nahoşça belleğini yitirme’ olgusuna yönelik bir tespitti de denilebilir. Cehaleti, bilgiyle ölçmek yerine hem dün hem de bugüne yönelik sorumsuzluk ve özensizlik olarak algılayanlardanım ve kanaatim odur ki yaşadığımız karmaşanın özünde dünle bugünün kesiştiği noktadaki pusulanın şaşması başı çekiyor.Belleği işlevsel kılmak için geçmişteki bütün yaraları açmak çok önemli bir tavır ama bunları ‘hunharca’ açmak ve açık yara biçiminde, hemen her tehdide maruz bırakmak kimseye iyi gelmiyor. O yaraları açtıysak temizleyip yeniden kapatabilmeyi göze almak belleğimizdeki kargaşalara en iyi gelecek yöntemlerden biri. Bugünü daha iyi seçebilmek, içimizi karartan yüklerden arınabilmek için. Festivalin galasında ‘Çınar gibi bir ülkeyiz biz!’ diye seslenmiş bir seyirci Yürüyüş filminin senaristine. Çınar gibiyiz gerçekten. Ama bunun için kökler kadar gövdeye, dallara da bakabilmek ve bir çınarı yaşatanın geçmişle bugün arasındaki uyum olduğunun ayrımına da varmak gerekiyor.Aksi takdirde birbirimize bağırmaya devam edeceğiz, korkarım.***Festivalde gösterilen ‘Yürüyüş’ filminde bir askere tokat atılır atılmaz tartışmaları devam ederken Uğur Kantar yaşamını yitirdi. Kantar, Kuzey Kıbrıs’ta askerlik görevini yaparken ‘disko’ diye bilinen disiplin koğuşuna atılmış ve gardiyan olarak askerliğini yapan erler tarafından dövülmüş, kendisine işkence yapılmıştı. 2.5 aylık yoğun bakımdan sağ kurtulamadı Kantar. Buyurun buradan yakın!

Devamını Oku

Anneyi sevebilmek!

12 Ekim 2011

Başbakan’ın annnesinin ardından Türkiye’nin girdiği anne sevgisi kervanına ben de bir şekilde katıldım. Galiba şimdi moda bu! Anneyi anmak, anneyi hafızada tutmak ne demektir biraz düşündüm. Bu konuda söylenen özlü sözler kadar, anneyi eviçi bir köleye dönüştüren sistemi ifşa eden, sistemi eleştiren kitaplara da bakmayı unutmamalı diye not düştüm bir yerlere. Annenin kutsallaştırılmasının eril söylemin kadınları bir noktada dört duvar arasına tıkmak olduğuna dikkat etmeli diye. Bu noktada ayak frende kalmalı. Annelik fikrinde yatan çoğalmaya odaklanmak yerine, doğuma tanıklık etme prensibinde yatan çoğulluğa dikkat kesilmeli. En azından bu işe biraz daha geniş bir perspektiften bakmak istiyorsak. Böylece ülkemizde annelikten yola çıkıp varabileceğimiz birçok ‘siyasi’ kıyının mevcut olduğunu da fark edebiliriz.***Şimdilerde annemle bir araya geldiğimizde, bize eşlik eden Rize çaylarının kerametiyle sohbetlere dalarız. O, emekli bir kadın doğum uzmanı olarak bana yaşamın sırrı olan doğum ve ölüm arasında eriyip giden çizgiden somut enstantaneler verir, ben de ona yaşantı ile yaşam arasındaki o muhteşem hayali köprüden, edebiyattan bahsederim. Birbirimizi kutsamak, birbirimize tapmak yanılgısına düşmek yerine (bu girdaba düşmemeyi zamanla öğrendik, anne ve kızları birbirlerini tanımak için önce birbirlerini mecazi anlamda öldürmeliler diye düşünenlerdenim, aksi takdirde bu ilişki anne- kız ilişkisi biçiminde değil köle-efendi ya da iki düşman ilişkisi biçiminde yaşanıyor bir ömür boyu), birbirimizle dalga geçebildiğimiz insani sohbetlerimizde edebiyatın insana sunduğu prizmadan bahsederim anneme. Binlerce bebeği dünyaya getirttiği için bunu çok iyi anlar. Doğuma tanıklık etmek çoğulluğa tanıklık etmektir. Belki bu yüzden onunla olan sohbetlerimizde A ile B kutupları diye başladığımız bütün konular bir süre sonra kutupsuzlaşır. Geçen gün bu sohbetler esnasında güzel bir cümle sarf etti: ‘Gereksiz yere derin bir ayrıştırma yaşanıyor toplumda, bunu körükleyenler var. Bu çok tehlikeli ve çok yersiz.’Haklı. Yaşam, tıpkı gerçek edebiyat gibi kutuplardan beslenecek ezber bir kurguya indirgenmemeli. Bu açıdan bakıldığında duygusal bir toplum olduğumuzu iddia ederken ve başbakanımızın annesinin vefatıyla anne sevgisinin ne olduğunu ‘hatırladığımızı’ düşünürken işi orada noktalıyorsak, sorun devam ediyor demektir. Geri kalanı da hatırlamak gerekiyor! Geride kalanı, örneğin bu ülkede annelere gösterilen özensizliği, vurdumduymazlığı Temel’in fıkradaki meczup hali gibi ‘bir türlü hatırlayamıyorsak’ o kutuplara bir şekilde yine yeniliyoruz demektir.Başbakan Erdoğan’ın annesine gösterilen şefkat elbette önemli. Ama madem bu şefkatin haresinin özü‘hatırlandı’, gönül bu ülkedeki bütün annelere aynı şefkatin gösterilmesini, bu şefkatin ‘tarafsızca’ hatırlanmasını ve kalıcı olmasını arzu ediyor. Gönül, Cumartesi annelerine de gönül, çocukları ‘faili meçhul’ denilen o karanlık kuyuya bakmaktan gözleri artık yaşamı seçemeyen annelere de, gönül, işkencede çocukları kaybedilen annelere de gönül, asker annelerine de gönül, dağa çıkmış çocukların annelerine de gönül, üniversitede parasız eğitim istediler diye içeri tıkılan üniversite öğrencilerinin annelerine de gönül, başbakanı protesto edebilen gençlerin annelerine de gönül adları değiştirilen tüm annelere, onların annelerine aynı şefkatin, ilginin ve dikkatin verilmesini arzuluyor. Önce anneler, sonra evlatlarına!Çoğulluk budur. Anne sevgisi! İster bu dünyada yaşasın, ister başka bir dünyaya göçmüş olsun, fark etmiyor. Bu sevgi içimizdeyse o şefkatle yaşama bakmayı göze almak gerekiyor. ‘Ananı al da git’ yerine bambaşka, kucaklayıcı, kutuplaşmaları önleyecek cümleler sarf edebilmek.***Tecavüze Karşı Kadın İnisiyatifi’nin önemli bir duyurusu var. Fethiye’deki toplu tecavüz davasının 5. duruşmasıyla ilgili bu duyuru. Diyorlar ki ‘Her gün öldürülen şiddete, tacize ve tecavüze maruz bırakılan biz kadınlar, 14 EKİM’de tecavüzcülerin tutuklanması, tecavüzcülerden henüz yargılanmaya başlanmamış diğer üyelerinin tespit edilmesi, yargılanması, tecavüz ve taciz davalarında kadının beyanının esas alınması taleplerimizle Fethiye Adliyesi’nin önünde olacağız.’Yer : Fethiye adliyesi önüTarih : 14 EKİM 2011 saat 13:30

Devamını Oku