Demon şeytan demek.Kötüyle yüzleşmek için en kötüyü bilmek gerekiyor. En kötüyü bilmekse, ‘daha kötüsü yok’ noktasında yaşamı yeniden inşa edebilmeye kapı aralayabilir.Edebiyat, yaşam kadar olmasa da bu türden bir eşiğe bakabilmek için ilginç bir araç. Alman yazar Goethe’nin Faust’u ile İngiliz yazar Marlowe’un Faust’u (Doktor Faustus), yani şeytan ve insanın ezeli çekişmesini anlatan o büyük eserleri hatırlayalım. O iki cesur metinde önemli bir fark vardır: İlkinde insan kazanır, ikincisinde ise şeytan!Marlowe’un şeytanının galibiyeti, insanın zaaflarına yenilmesinden doğan bir galibiyettir. İnsan, içindeki şeytana yenilmiştir. Goethe’nin Faust’u ise başta şeytana yenilse de sonradan insan olmanın erdemini hatırlar ve şeytanı alt eder. Başka bir deyişle içindeki şeytanın kendisini ele geçirmesine izin vermez. Erdemin erdem olabilmesi, iyiliğin iyilikle buluşabilmesi için kötülüğün sınavından geçilmesi gerektiğine inanmaktadır Goethe. Onun Faust’undaki insanın galibiyetini, insanın çağa vurduğu net damgasının bir özeti olarak da okuyabiliriz.Goethe’nin Faust’unun yazıldığı dönemden, 19. yüzyıldan çok kısa bir süre sonra insan, içindeki şeytana defalarca yenilmeye devam etti. Almanya’dan, içindeki şeytanı yenemediği için şeytana dönüşen bir Hitler çıktı! Dahası Pandora’nın kutusu açıldı ve dünya şeytanın kölesi oldu. Bu edebiyatın yaşama teğet geçen yanı mıydı yoksa yaşamın baş döndüren ve her şeyi arkada bırakan hızı mı? Ama bir düşünelim: Hitler de nihayetinde yenildi! İnsanlık onu alt etmeyi başardı. Bir başka açıdan bakıldığında insanlığın şeytanı her defasında yendiğine tanık olmaktı bu. Sadece zaman ve kurgu biraz daha farklı akıyordu yaşamda!Bir başka coğrafyada, zamanın ve kurgunun engebeli aktığı, yaşamın ölü kıyısında bir cezaevi vardı. Diyarbakır Askeri Cezaevi’ydi bu. 12 Eylül gibi bir karabelanın görkemini yansıtan mekanın ta kendisiydi. En kötüsüydü. Orada yaşananlar şeytanın galebe çaldığı anlardı.1980-1984 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar için şeytanın yeryüzünde, Türkiye adlı bir ülkede husule gelmesi denebilirdi. Şimdi diyebilirsiniz ki başka yerlerde de işkenceler yapıldı. Evet yapıldı. Ancak Diyarbakır Askeri Cezaevi kötülüğün kalbinin attığı yerdi. İnsanlar, Kürt ve solcu oldukları için telef edildiler. Kötülüktü bu. Saf kötülük. Buna göz yumuldu, yokmuş gibi davranıldı, es geçildi. İşin aslı 12 Eylül’ün nabzı Diyarbakır Cezaevi’nde atıyordu. 20 yaş civarındaki insanlar her gün işkence gördüler. Öldüler, sakat kaldılar, yok edildiler. Yüzlerce tanığın anlattıkları bunu kanıtlamaya yetiyor da artıyordu bile. 78 kuşağının silindiği yerdi Diyarbakır.***Teslim etmek gerekiyor ki 68 kuşağından daha farklı, daha derin acılar çeken bu kuşağın gördüğü bu şeytani muamelenin bir daha yaşanmaması için kötülüğün karanlık yüzüyle esaslı bir biçimde yüzleşmek gerekiyor. Şimdi orada neler olup bittiğini bilme zamanı. En kötüyü, 12 Eylül zulmünü anlama zamanı. Ki bir daha bunlar yaşanmasın.Bu konudaki gerçekleşen sempozyum ve ardından oluşturulan raporda ortaya çıkan sonuçlar kısaca şöyle: Bu hususta resmi bir hakikat komisyonunun kurulması, Meclis araştırması yapılması, bulguların yaygın olarak toplumsallaştırılması, faillerin fiili dokunulmazlığının kaldırılması, mağdurlara fiziksel ve ruhsal rehabilitasyon uygulanması ve destek verilmesi, tazminat ödenmesi, aynı mekanda insan hakları ve hafıza müzesinin kurulması ve en önemlisi, bugün Türkiye’nin en hayati siyasi sorunu olan Türk-Kürt meselesinin adalet, eşitlik ve demokrasi temelinde çözüme ulaşması. Bu anlamda verilecek sanatsal ürünlerin desteklenmesi de raporda belirtilen maddeler arasında.Düşünüyorum da Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’ndeki gerçek Mefistofales (şeytan) kimdi acaba? Onu bugün hukukla, demokrasiyle yenmek demek hakikatin kazanması demek. İyiliğin kazanması, insanın, Faust’un kazanması demek! Ki bir daha bu ülkede gençler her ne olursa olsun işkence görmesin, ülke işkence ruhuna teslim olmasın. İnsanlar sırf Kürt ve solcu oldukları için kurda kuşa yem olmasınlar -artık!
Yaşamın bir paranteziydi Paris. İki gün boyunca kentin merkezinde, yaşama karışmış tarihi binalara bakarken eski-meyen bir kent bir insanla nasıl konuşur, onu düşündüm. Bunu düşünürken elbette aklımda kendi kentim, İstanbul vardı. Bir kenti, bir insana taşıyamayan engelleri aklımdan geçirdim. Özellikle son zamanlarda tarihi yarımadaya düşen gökdelen silüetlerini, o silüetlerin tarihi gölgelemesi kadar, bir kentin insanla iletişime geçmesine engel olan o dört köşe zihniyeti: Para, sermaye, kâr, vahşi kapitalizm.Oysa bir kenti bunlar anlatamaz! Yaşamın kitabında pek mümkün değildir bu. Anlatmaya çalıştığında ise şimdi olduğu gibi dili tutulup kalır herhalde!İstanbul, nicedir ortalıkta mantar gibi biten soysuz gökdelenlerle ölüp gitmeye yüz tutmuş bir kent, resmen bir akıl tutulmasına maruz bırakılıyor. Belki bu yüzden, nicedir, onun insanlarla konuşmadığını, küs olduğunu düşünüyorum.En son Zeytinburnu’ndaki göğü delen üç yapının bir İstanbullu için ne anlama gelebileceğini hiç düşünür mü, o yapıları oraya konduranlar? Bir kentin yaşayanıyla soluk alıp verebileceğini, kentin ona yol gösteren bir akıl hocası olabileceğini? Bir kentlinin öfkesinden, kederinden kudurmuşken o kentin eski, taş duvarlarına dokunarak onunla konuşabileceğini, sakinleşebileceğini, dahası kendine çeki düzen verebileceğini?Bir kent insanla konuşur mu? Evet.İnsana girdapların arasında nasıl tutunabileceğini, bazen koyvermesi gerektiğini, yaşamın kadrini bilmesini, her şeyin gelip geçici ama aynı zamanda da birçok şeyin kalıcı olduğunu anlatabilir. Eskinin, yenideki hükmü buradadır. İnsana yaşamdan ders çıkarabilmesini koşulsuzca sunabilmesinde.Bir kent anlatabilir.Evler anlatır, köşkler, çeşmeler, sütunlar. Onları duyabilecek ruh olgunluğuna erişebilmiş bir mimari gelenek oluşturulabilirse elbette. Kısacası insanı insana taşıyacak bir siyaset takip edilebilirse. Çağ ile barışmak fikrinin kentin altından girip üstünden çıkma budalalığı, bencilliği ve sıradanlığı olmadığı anlaşılabilirse...Kent, insan demektir.Paris’e bakıyorum. Aklımda yazar Baudelaire’in kasvetli Paris’i de var elbette. Çizer SempÈ’nin modernizme kuşbakışı baktığı ve altından her koşulda insanı çıkardığı desenleriyle yaşadığı, yaşattığı Paris’i de. Ve insanlar. Bilerek oluşturulmuş o geleneğin karşısında kendi geleneklerini yaratmanın halvetindeki insanlar.Bir kentin dünyada olup bitenlere kulaklarını tıkayarak soluk alıp vermesi mümkün değil elbette. Zaten böylesi çok can sıkıcı ve hiyerarşik olurdu. Paris bu anlamda kibri yüksek bir kent de. Ancak iş bir gelenek yaratmaksa dünyada bunu pek az başaran kentlerden biri olması itibariyle, yine orada ve insana şapka çıkartıyor. Kentin mimari dokuya sahip çıkması, yeninin içersinde eskiyi muhafaza etmeyi ‘gelenekselleştirmesi’ ve bunun yaşayanına aksetmesi karşılıklı bir yaşantıyı olabildiğince mümkün kılıyor. ‘Olabildiğince’ diyorum çünkü araya Sarkozy’nin ırkçı göçmen politikalarının karıştığının farkındayım. Köprülerin üzerindeki ilkokul çocuklarını görüyorum sonra. Rengarenkler. Her ırktan... Paris’i bilmem ama Seine’in üzerindeki kadim köprüler melezlikten, coşkulu çocuk çığlıklarından, gençlikten, değişmekten, farklı olandan korkmuyor.Kent, yeni şehir demektir.Aklımda İstanbul. İş bir kentin yaratılan suni bir enkazla kendini boğması noktasına gelmesiyse, dahası buna göz yumulmasıysa, icraatın çok başarılı olduğu ortada! Oysa sevgilinle buluşmaya çıkar gibi kentinle buluşmaya gitmene izin yoksa, ne sen onunla, ne de o seninle eskiyemiyorsa, o zaman kentli olmanın ne anlamı var?***İstanbul Sahipsiz Değil Platformu’nun (www.istanbulsahipsizdegil.org) hazırladığı şu kısacık filmi izlemenizi isterim. Üzerimize neyin çöktüğünü ve ne tür bir enkazın altında kalmakta olduğumuzu görmenize yardımcı olması için: http://www.youtube.com/watch?v=vshKHP__S_8
‘Açlığı, susuzluğu, soğuğu, acıyı, sıcağı, korkuyu, neşeyi, acıyı hissetmek için sözcüklere gereksinim duymayız. Ama düşünmek için, sözcüklere ve dile ihtiyacımız var.’Yukardaki satırlar Brigitte Labbé’nin ‘Söz ve Sessizlik’ adlı kitabından (Eser Sorbonne Üniversitesi felsefe hocalarından Michel Puech’in gözetiminde hazırlanmış). Labbé’nin kitapları çocuklara (ve yaşamdan hâlâ heyecan duyabilen biz büyüklere) çağımızı felsefenin merceğinden yalınkat biçimde anlatıyor. Yazar, geçtiğimiz günlerde TÜYAP’ta okurlarıyla buluştu ve kendisiyle yapılan bir söyleşide kitaplarının neden ABD’de basılamadığını da bizlerle paylaştı. ABD’li yayıncı ona kitap boyunca verdiği açık uçlu ve soyut sayılabilecek örnekleri kitap sonunda ‘somut sonuçlar’ biçiminde özetlemesini söylemiş. O da bunun felsefe için imkansızlığına vurgu yaparak bu işe yanaşmamış.İşin aslı, felsefe için imkansız olan düşünce için de imkansız değil midir? Kısaca karşınızdakine her şeyi somutlayarak ve bir yere bağlamaya çalışarak anlattığınızda, uzun vadede karşınızdakine iyilik mi etmiş olursunuz, kötülük mü? Ona düşünebilme hakkı vermeden bütün boşlukları doldurarak, doldurmak ne kelime fikir bombardımına tutarak şu anlattıklarınız... Sanırım bu yüzden sadece okuldaki bilgileri değil yaşamayı da birlikte öğrenebilen ‘öğretmen’ ve ‘öğrencilere’ ihtiyacımız var! Ama ne yazık ki hayat, ABD’li yayıncının istekleri doğrultusunda ilerliyor uzun zamandır. ‘Evladım, vatandaşım, benden daha yoksul ya da yoksun olduğuna inandığım, hey sen ekran karşısındaki! Benim yazdığım cümledeki boşlukları benim için doldur bakiimmm!’Böyle hayat mı geçer? Geçiyor geçmesine ama bunun keyifli bir hayat olduğunu kimse söyleyemez.Labbé’nin ‘Çıtır Çıtır Felsefe, Hayatı Anlatan Kitaplar’ dizisi, önce ‘İyi ve Kötü’ kavramlarını anlatan bir kitapla çıktı karşımıza. Ardından ‘Adalet ve Haksızlık’, ‘Savaş ve Barış’, ‘Haklar ve Ödevler’, ‘Yaşam ve Ölüm’, ‘Beden ve Akıl’ gibi yüzyılın içinde yiten insanın kafa karışıklıklarına merhem olabilecek başlıklar ve bu başlıklarda saklananları, gözden kaçan püf noktalarıyle paylaştı bizlerle. Dizinin 20. kitabı olan ‘Söz ve Sessizlik’ için söyledikleri ise söz, konuşma ve sessizliğin gücünde yatanı anlatıyor. Söz ve konuşmanın değerinin önemini, söz ve konuşmanın gerçekleşmesinin ardından gelebilecek olan sessizliğin kudretini... Konuşabiliyorsanız, sözcüklerin sizin ve yaşam için ihtiva ettiği güce erebilmişseniz sessizliğiniz de çok kıymetli olabilir, evet!‘Sözcükler her şeyi söylemez. Bazı duygular sessizlikte daha yoğun yaşanır’ diyor LabbÈ. Ama susturulmamışsanız, dahası kendinize otosansür uygulamıyorsanız geçerli bu söylediği... Konuşma ortamında sessiz kalabilme hakkını kullanmanızla ilgili. Konuşamadığınız müddetçe sessizliğin de bir hükmü yok.Günışığı Kitaplığı’nın bu dizisini çocuklarınızdan ve kendinizden esirgemeyin derim.***Söz ve sessizlik üzerine düşündüğüm ve bu satırları yazdığım sırada Siirt’teki ‘utanç davası’nın 10. duruşması var. Hatırlayacaksınız: 7 ilköğretim okulu öğrencisinin, aralarında asker, eğitimci, polis, devlet memuru ve şeyhlerin de bulunduğu yüze aşkın kişinin tecavüzüne uğradığı dava bu. N.Ç davasının Yargıtay’ın verdiği kararın utancına bir de bu ekleniyor şimdi. Davanın eften püften nedenlerle arpa boyu yol katetemediği ve bugüne getirilmiş olmasının nedenlerini düşünüyorum. Bu durum, nedense bana her şeyin ötesinde sessiz kalmış bir hukuk ve kamuoyunu çağrıştırıyor. Belki de bu yüzden son dönemde Türkiye’de yaşanan benzeri davalardaki bu sessizliğin tehlikeli bir ‘sıradanlaştırmaya’ gebe olduğuna inanıyorum.Haklı Kadın Platformu bu konuda bir basın duyurusu yaptı. Siirt’teki çok sayıda çocuk tecavüzü davasından yalnızca biri olan Siirt Davası faillerinin yeni Türk Ceza Kanunu’nun 103 ve 105. Maddelerde yazılı cezalara çarptırılması gerektiğini düşünüyorlar. Çocuk üzerinde toplumsal statüsünün gücünü kullananlar, eğitmenler, yakın ve uzak akrabalarÖKısacası nüfuzuyla çocuğu korkutup kandırarak tecavüz edenler. Bu insanların sayısı, birbirleri ile ilişkilerinin ayrı ayrı detaylandırılması, çocuğa karşı giriştikleri bireysel ve toplu eylemler tek tek incelenmeli ve cezayı arttırıcı nedenler olarak dikkate alınmalı.Bu konuda sessiz kalmamamız gerekiyor. Buradaki ‘sessizlik’ neredeyse suça ortaklık etmek anlamına gelebilir!
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, 4320, yani ‘Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunmasına Dair Kanun’un yeniden yapılandırılması üzerinde çalışıyor. Bu konuyla ilgili daha önce de yazmış ve bu çalışmanın desteklenmesi gerektiğini belirtmiştim. Bu süreçte Kadınlarla Dayanışma Vakfı’nın da içinde bulunduğu 222 kadın örgütü yasaya ilişkin 33 sayfalık kendi önerilerini hazırlayıp Bakanlık’a sundu. 25 Kasım’da, yani Uluslararası Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde oluşturdukları önerilerden oluşan taslağın aynen yasalaşması talebini bir kez daha Bakanlık’a ilettiler.Bu kadın örgütlerinin önerileri Bakanlık’ça hazırlanmış taslağa yönelik eleştirileri ve taslaktaki bazı hususlara alternatif yaklaşımları içeriyor. Yasanın gündelik hayattaki pratiklere hangi yollarla, nasıl değebileceği ya da nasıl teğet geçebileceğini son derece iyi tahlil etmiş bu önerilere Bakanlık’ın kulak tıkamayacağını düşünenlerdenim. Ancak Türkiye’deki siyasetin başına buyruk bir yapısı olduğunu da unutmamak gerekiyor.‘Kadınlar 3 çocuk doğursun’ faslı eşikte durmuş beklerken insanın ayağı hep frende kalıyor ne yazık ki. Ama bu hususta iyimserliğimi yitirmemeye ve yasanın izlediği yolu takip etmeye çalışanlardan olacağım çünkü bu yasa ülkemizdeki kadınlara uygulanan şiddetin önüne bir set çekebilme potansiyeline sahip. Ancak bu setin çekilebilmesinin yegâne koşulu, alanı çok iyi tanıyan ve gerçek verileri ellerinde bulunduran kadın örgütlerinin dikkat çektiği hususlara Bakanlık’ın onay vermesi!Örgütlerin işaret ettikleri noktalar, yasaların uygulanması sırasında kamu kurum ve kuruluşları ile yargılama faaliyetinde ortaya çıkan aksaklıklara ve bu aksaklıkların yaratabileceği insan hakları ihlallerine dikkat çekiyor. Yeni yasada şiddeti önleyici, caydırıcı ve şiddete maruz kalan kadının, çocuklarının, yakınlarının ve şiddetin tanıklarının etkin ve sistemli bir biçimde korunması çok önemli. Örgütlerin bu hususta ülke çapında etkin sığınak merkezleri ve cinsel şiddet kriz merkezlerinin kurulması, yasanın uygulandığını takip edebilmek içinse bir izleme mekanizması oluşturulması yönünde talepleri de mevcut. Elbette tüm bunlar için kadının insan haklarından haberdar olan nitelikli bir personele ihtiyaç var. Bunların hepsinin sağlanması içinse özel bir bütçeye.Devletin bu konuda sağlayabileceği ‘özel bir bütçesi’ yok-muş. Ama olmak durumunda! Birtakım kısıtlamalara gidilerek bu bütçe çok rahat sağlanabilir. Örneğin belediyelerin bütçeleri devreye sokulabilir (önümüzdeki ilkbaharda İstanbul’a lale dikilmese ne olur, örneğin? Onca ağaç kesilirken iki lalenin lafı mı olur Allah aşkına!); yurtdışı toplantılarına iki uçak dolusu yerine yarım uçak dolusu insan, üstelik bizim vergilerimizle değil de kendi ceplerinden ödeyebilecekleri paralarla gidebilir, 5 yıldızlı süper oteller yerine 3 yıldızlı otellerde kalabilirler. Sonuçta turistik gezi yapmadıklarını da bu sayede anlayabilirler belki. Son model koruma ve makam araçları yerine Başbakan’ın halka önerdiği az benzin yakan, ihtişamdan ve iktidar saplantısından uzak modeller de bütçedeki kısıtlamalar açısından çok hayırlı olabilir. Ve buralardan artırılabilecek paralar son derece önemli yerlere akıtılabilir!Bütçe bulunması konusunda daha bir sürü öneri geliyor aklıma ama yerim kalmadığı için lafı kısa kesiyorum. Sonuçta 222 kadın örgütünün bir talebi daha var: ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin de çekincesiz olarak onaylanması ve bir an önce yürürlüğe girmesi.’Yukarda da belittiğim gibi Bakanlığın tüm bu önerileri dikkate alacağına inanmak isteyenlerdenim.***Bu akşam saat 20.00’de bir etkinlik var İstanbul’da. Ülkemizin önemli yazarlarından Sevim Burak, Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde ‘Doğumunun 80. yılında Sevim Burak’ etkinliğiyle anılacak. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık tarafından düzenlenen buluşma, geçtiğimiz aylarda İrlanda’nın Dublin kentinde düzenlenen etkinliği kaçıranlar için iyi bir fırsat. Oyuncu Tilbe Saran, yazar Nilüfer Güngörmüş Erdem, akademisyen ve tiyatro yazarı Doç. Beliz Güçbilmez Sevim Burak’ı anlatacaklar. Zamanınız varsa, kaçırmayın!
Epey zaman önceydi. ‘Affettim’ dedi. ‘Bana yaptığı onca şeyi affettim.’Bunu dedi demesine ama eksik bir duygu vardı o girdapta. Gözlerinde geçmişten kalma bir diken hâlâ mevcuttu. Bu dikene tuhaf, yersiz bir kibir eşlik ediyordu.Eşini yitireli çok zaman olmuştu. Eşinin ona ne yaptığını bilmiyordum, sormadım bile ama kadının gözlerindeki o diken birçok şeyi anlatmaya muktedirdi.Nice zaman sonra anlaşıldı ki giden, apar topar özür dilemeden gitmiş. Kadındaki ‘affettim’ çıkarsamasını öksüz bırakan da bu olmuştu.Kadının gözündeki o dikeni uzun zaman boyunca düşündüm. Özür dilemenin insanı rahatlatabilecek bir duygu olduğunu anlayamadım desem belki daha doğru olacak. Bir özür toplumu olmadığımızdan belki de. Bizde özür dileme aşamasında -oraya varılabilirse eğer!- genellikle şu eğilim mevcuttur: ‘Hadi geçmişi unutalım, zaten geçmişe mazi derler!’ Oysa geçmişi sağlıklı bir biçimde unutmak kuru kuruya olmaz.Dersim’de olup biten onca şeyden sonra yeniden düşünüp duruyorum bu özür faslını...Özür dilemek neyi değiştirebilir ki diye sorabilirsiniz. Gidenleri geri getirebilir mi, acıları silebilir mi? Gidenleri geri getiremez ama mezarlarında (toplu mezarlarda demek istiyorum) muhtemelen bir daha rahatsız edilmezler. Yaşayanlar açısından acıları silebilir mi peki? Silmese de eksiltebilir; acıyla birlikte sürekli hatırlananı, öfkeyle kuşatılanı ya da tam tersi hiç yokmuş gibi davranılanı su yüzüne çıkarır ve acının nefes almasını sağlar. Buradaki mecazi anlamda kullandığım nefes almak ise anın içinde olabilmek, kısacası yaşamla eşdeğerdedir.Ortada samimi bir itiraf varsa (ki özür aslında bir tür itiraftır) sağlıklı bir affediş de mümkün demektir. Dikensiz, kibirsiz bir affediş.Belki bu sayede barışa giden yolun kapısı da aralanır. Ama yine de belirtmemiz gerekiyor ki affetmekle barışmak aynı şey değildir.Affetmeyi barışmaya taşıyacak yol nedir sizce?Bunun bir yolu da belki de geçmiş adına özür dilerken şu an aynı şeyleri hiçbir koşulda yapmadığınızı, değiştiğinizi karşı tarafa içtenlikle sergilemeniz, göstermeniz olabilir mi dersiniz? Daha açık söyleyeyim: ‘Cadı avı’ operasyonları sürerken Dersim için özür dilemek özür-affetmek-barış denkleminde nereye düşer? Özür dileyenler, kabahatin bir daha yapılmamasına özen göstermeye dair bir söz, bir taahhüt verdiklerini de bilmek durumundadırlar. Özrün vicdanla kurduğu bağ buradadır. Çünkü özür, bir kopyala-yapıştır, olmazsa yine kopyala, yine yapıştır mantığında boğulabilecek suni bir itiraf değildir.Geçmiş, şimdi ve gelecek; yaşamın içinde ve buna rağmen sonsuzluğa soyunmuş bir itiraftır özür. Geçmiş için özür dilerken aynı koşullarda şimdiki zamanı da teminat altına alıyorsunuz demektir.
Yarın 25 Kasım. Uluslararası Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Dayanışma Günü. Bu nedenle yarın bir dizi etkinlik var. Bunlardan biri, Mor Çatı Sığınma Vakfı ve Kamer temsilcilerinin yanısıra Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin ile Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın da katılacağı ‘Aileiçi Şiddete Son’ konferansı. Konferans Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü Fazıl Say Salonu’nda saat 10’da başlayacak. 2005 yılından beri gerçekleşen konferansın bu yılki adı ise Gökyüzünün Yarısı.Gökyüzünün Yarısı, New York Times yazarı Pulitzer ödüllü Nicholas Kristof ve eşi, gazeteci Sherly WuDunn’un dünyanın her tarafına gidip gözlemleyerek kotardıkları ortak çalışmalarının adı. Kitap, tüm dünyada kadına uygulanan her türlü şiddeti (sünnet, tecavüz, kadın ticareti, ensest, çocuk evlilikleri vb.) kapsayan ve yazarların kişisel tanıklıklarıyla oluşmuş bir eser. Şiddete karşı sivil toplum örgütlerinin desteğiyle mücadele eden ve mücadeleyi kazanan kadınların öykülerini içeriyor.Kendileriyle yapılan bir röportajda ‘Kadın ve kızların durumunun önemli olduğunu ne zaman tespit ettiniz?’ sorusuna şöyle yanıt veriyor yazarlar:‘Çin’deyken Tiananmen Meydanı’nda öğrencilerin öldürüldüğünü gördüğümüzde çileden çıkmıştık. Korkunçtu. Sonraki yıl Çin’de seyahat etmeye başladık. Aynı şekilde ama farklı şok edici durumlarla karşılaştık ancak kimse bu konuda bir şey yazmıyordu! Her yıl 39 bin kız bebek bir yaşına gelmeden ölüyordu ve kimse bu konuda bir şey yazmıyordu! Kız bebeklerine saygı duyulmadığını ortaya koyuyordu bu.’Eğitimin önemine her koşulda vurgu yapan ve bizzat yaşamtanıklıklarından oluşan kitap, Doğan Kitap tarafından dilimize kazandırıldı. Türkçe baskıda Elif Şafak’ın önsözdeki yazısının yanısıra Emel Armutçu’nun kaleme aldığı, namus cinayetlerinden kurtulan bir kadının öyküsü de yer alıyor.Konferansa katılamasanız da kitabın tanıklıklarına bakmanızı ve tanıklıklardan yola çıkarak Türkiye’nin bu şiddet coğrafyasındaki yerini gözlemlemenizi öneririm.Bir de yürüyüş haberimiz var: Kadınlar 25 Kasım Cuma Günü Saat:18:45’de Tünel’de buluşacak ve Taksim’e yürüyecek. Bu yürüyüşte öldürülen kadınların aileleri de yer alacak. Münevver Karabulut’un, Hülya Tazegül’ün, Gülay Yaşar’ın, Esin Güneş’in aileleri... Eylemde öldürülen kadınların resimleri de taşınacak. Birçok akademisyen ve sanatçının destek verdiği eyleme Beren Saat, Nur Sürer, Azra Akın, Neslihan Acar gibi isimler de katılacak.***Kişisel olarak 25 Kasım’a dair söyleyebileceklerimse belli: Türkiye’nin demokrasi yolunda attığı-atamadığı adımlar samimiyetten destek alan bir bilimsellikle kadın haklarının yanına uğrayamadığı müddetçe ülkemizdeki şiddeti, çifte standartları, yoksulluğu ve yoksunluğu aşmamız da kolay olmayacak. İlk etapta eğitim hakkının koşulsuzca sağlanması ülkemizdeki birçok açmazın önüne geçecektir.Siyasilerimizden kadınlardan 3 çocuk doğurmalarını değil, ille bir şey dileyeceklerse onların ayakları üzerinde duran bireyler olabilmelerini dilemelerini temenni ediyoruz. Çünkü kadının doğurganlığından çok daha önemli öncelikler var şu an toplumumuzda. Kaldı ki aranan ‘sağlıklı gelecek nesiller’ ise şunu asla unutmamamız gerekiyor: Gelecek sağlıklı nesil, sadece ama sadece zihni, ruhu, düşünme potansiyeli, analiz etme yeteneği ve bedeni sağlıklı bireylerden feyz alır. Dayak yiyen bir kadın sürekli dayak yiyen bir toplum demektir. Varın diğer şiddet unsurlarını siz düşünün.İşin aslı şudur: Gökyüzünün yarısı ağlarsa diğer yarısı da ağlar.***Değerli öğretmenlerimizin 24 Kasım’ını kutluyorum.
18-19 Kasım’da İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral kampüsünde ‘Dijital Yerlileri Eğitmek’ başlığı altında bir konferans yapıldı. Bu konferansın ana konuşmacısı eğitimci ve yazar Marc Prensky’dı. İlköğretimden üniversiteye uzanan bir dilimde eğitmenlik yapmış olan Prensky, 1980 sonrasında doğanları ‘dijital yerliler’ olarak değerlendiriyor. Ona göre dijital yerliler, dünyaya geldiklerinden itibaren bilgisayar, internet ve cep telefonuyla büyüyen insanlar. E-postayla yaşayan bu kuşak, bilgiye ulaşma konusunda da farklı alışkanlıklara sahip. Prensky onlara yeni kuşak bilgisayar kullanıcıları diyor, kısaca gençler ve öğrenciler bunlar. Onların eğitimcileri ise ‘dijital göçmenler’; yani daha yaşlı kuşağa ait olan büyükler, öğretmenler!Dinleyicilerin genellikle orta-okul ve lise öğretmenleri, akademisyenler ve uzmanlardan oluştuğu konferansta katılım hayli yüksekti. Konferansın ‘Beyin Fırtınası: Türk Eğitim Müfredatında Bilgi Okuryazarlığı’ panelinde İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Aslı Tunç iletişim fakültesinde verdiği ‘Sosyal Medya’ dersinde yaşadığı deneyimleri ve yüzyıllar boyu üniversite çatısı altında bilgiye ulaşmanın geçirdiği evreleri anlattı. Bilindiği gibi sosyal medya, günlük basın ya da televizyonun temsil ettiği medyadan daha farklı, erişim alanları ve fırsatları herkese açık olan bir mecra. Gerçeklerden çok düşüncelerin tartışıldığı ve bilgiden çok öznel bakış açılarına itibar edilen bir alan. Bu anlamda çağımızın çoğulluk anlayışına, yeni demokrasi fikrine de göz kırpan bir mecra. Yeri geldiğinde eylemleri sokağa taşıyan, örgütlenmeyi sağlayan bir araç da.Panelin üzerinden birkaç gün geçtikten sonra Aslı Hoca beni kırmadı, özel olarak, iletişim fakültelerinde okuyan yarının gazetecilerine ya da iletişim alanında çalışacaklara yönelik sorularımı kısaca şöyle yanıtladı:Neden sosyal medya dersi?Biz eğitimciler yeni medya ekolojisini anlamak ve ders verme tekniklerimize sosyal medya mecrasını yedirmek durumundayız. Bu öğrencileri küçümsemekle ya da geçmişe özlem duymakla değil onları anlamakla başlar. Bu bilginin içini boşaltmak ya da onu yüzeyselleştirmek demek değil kuşkusuz. Karşımızda bir ‘Google nesli’ var. ‘Sözlük ne? Wikipedia gibi bir şey mi?’ diyen çocuk şu anda 10 yaşında. 7-8 yıl sonra bu çocuk üniversiteye girecek. Buna hazırlıklı mıyız? 20. yüzyıl öğretme teknikleriyle bunu başaramayız. Üniversitelerin temel işlevi kuşkusuz değişmedi ancak bugün bilginin peşinde açlıkla koşan öğrenci tipi yerine bilgi tsunamisi üzerinde adeta sörf tahtasıyla ustalıkla kayan bir nesil geldi.-Müfredat da değişmeli mi?Artık üniversite öğrencileri her bilgiyi içselleştirmek yerine bir an önce hayata döndürmek, onu başarıya ve paraya dönüştürmek istiyor. Bütün üniversite hocaları olarak defalarca şu soruyu duymadık mı? ‘İyi ama bu bilgi benim ne işime yarayacak?’ Kuşkusuz üniversitenin işlevini değiştiremeyeceğimize göre pedagojik yöntemlerimizi değiştirmemiz gerekiyor. Şu anda 17. yüzyıl İngiltere’sinde sıradan bir insanın bütün hayatı boyunca karşısına çıkacak bilgiden daha fazlasını New York Times gazetesi tek bir günde barındırıyor. Bir şirkette çalışırken işinize yarayacak bilgilerin yüzde 20’sinin 6 ayda demode olduğu söyleniyor. Dolayısıyla özellikle medya çalışmaları gibi bir disiplinde müfredatın sürekli yeniden şekillenmesi gerekiyor.- E-posta üzerinden karşısındakini küfür yağmuruna tutma hakkını kendinde gören, hakareti seven kişiler var. Ancak bu bir nefret suçu ve cezasız kalmaması gereken bir suç. Öğrenciler, sosyal medyada bu türden suç kapsamına giren insan hakları ihlallerini, dildeki siyasi doğruluğun parçalanmasının nerelere varabileceğini, mahremiyetin ne olduğunu, dahası intihal gibi hususların sakıncalarını biliyorlar mı?Sosyal medya platformlarının paylaşımcı mantığı etik tartışmaları da beraberinde getiriyor! Örneğin Google nesli akademik hırsızlık olan intihali, bilgileri kopyalama/yapıştırma tekniğini de ne yazık ki bizler kadar yadırgamıyor ve anlamakta zorlanıyor. Dijital yerli kuşağına bazı kavramları ise tekrar tanımlatmak gerekiyor, örneğin ‘mahremiyet’ gibi.. Yeni teknolojiyi, yeni medya araçlarını müthiş kullanan ancak onu eleştirel olarak sorgulamayan ya da onların farklı alanlarda başarı potansiyelini bilemeyen bir kuşak bu. Medya okuryazarlığı ise işte tam bu noktada devreye giriyor.- Geleceğin gazetecileri bugünkülerden nasıl farklı olacak?Geleceğin gazetecileri ‘multi-tasking’ yapan yani aynı anda pek çok işi bir arada sürdürebilen bir kuşağın temsilcileri olacak. Ancak tek kaygım, insan yaşamına dokunmanın, haberi sokakta kovalamanın ve hâlâ insanlarla yüz yüze konuşmanın vazgeçilmezliğini unutan bir sanal gazeteci tiplemesinin geleceğe hakim olması!
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan yeni bir kitap çıktı: “Ailenin Korunmasına Dair Kanun Kimi ve Neyi Koruyor? Hakim, Savcı ve Avukat Anlatıları.”Geçtiğimiz günlerde Sevinç Eryılmaz, Gökçeçiçek Ayata ve Seda Kalem’in imzalarıyla çıkan bu kitabın bulguları basına ve kamuoyuna sunuldu. İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi, Kadına Yönelik Ayrımcılık ve Şiddetin Önlenmesi Çalışma Grubu tarafından gerçekleştirilen bu önemli çalışma, aile mahkemesi hakimlerinin, savcıların ve avukatların 4320 Sayılı Kanunu nasıl algılayıp uyguladıklarını gözler önüne seren ortak bir ürün. Zamanlamasıysa son derece yerinde! Bildiğiniz gibi bu kanunla ilgili yeni yasal düzenlemeler söz konusu. Bu açıdan çalışma yeni yasanın içeriğinin ve uygulanmasının nasıl olacağı yönünde aydınlatıcı ipuçlarına sahip.1998 yılında yürürlüğe giren tartışmalı bir kanun 4320. Ailenin korunmasına dair bu tek sayfalık kanun 2007 yılında yeniden düzenlendi ancak uygulamalardaki farklılıklardan ötürü hep sorun yarattı, tartışmalara yol açtı.İstanbul’da görev yapan 20 aile mahkemesi, 20 cumhuriyet savcısı ve 20 avukatla yüz yüze yapılan mülakatlar sonucunda ortaya çıkan kitaptaki anlam ve veriler, 4320’nin yıllardır neden tartışmalı ve pürüzlü bir kanun olduğunu da ortaya çıkartmış durumda. Başlıcalarını sayalım: Kanunun farklı yorumlanması ve farklı uygulanması; uzmanlığın yetersizliği; kanunun amacı, etkisi ve uygulamada yaşanan güçlükler; delil sorunu; altyapı yetersizliği; toplumsal yapının farklılığı, tedbir türlerine dair sorunlar, tedbir nafakası ve adli yardım konusundaki karışıklıklar...Araştırmacılar, bu konuda görüşlerine başvurulan ‘uygulayıcılar’, yani hakim, savcı ve avukatların şiddeti, fiziksel şiddeti, özellikle aile içi şiddetini tanımlama noktasında farklı görüşlere sahip olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla “şiddet nedir?” sorusuna getirilecek olan tanım en can alıcı hususlardan birini teşkil ediyor kanunun yeniden düzenlenmesinde. Ardından kanun aileyi mi, yoksa kadını mı korumalıdır sorusu geliyor çünkü özneler farklılaşınca verilen kararlar da kaçınılmaz olarak tutarlı olmuyor. “Kime eş ve aile denir?” kısaca “Aile tanımı?” nedir sorusu da hemen ardından düşünülmesi gereken önemli sorulardan biri elbette. Kısaca olaylara ve kararlara uygulayıcıların merceğinden bakmak 4320’nin ne tür düşünce ve yorumlarla hayata geçirildiğini, tıkanmaların nerede oluştuğunu görmek açısından da önemli. Bu arada kanunun halk, özellikle de kadınlar tarafından bilinmemesi de ayrı bir nokta. Kimisi bilse bile korktuğu için, üzerindeki baskılar yüzünden kanundan yararlanamıyor. Türkiye genelinde, kanuna ilişkin olarak 2007 yılından bu yana toplam 82.197 başvuru yapılmış. Oysa şiddet gören kadın sayısı bu rakamın çok üzerinde. Buradan çıkan sonuçsa belli: Kanunun işlevselleştirilmesi ve yaygınlaştırılması gerekiyor!Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in de konuşmacı olarak katıldığı ve hazırlanan yeni kanun tasarısını paylaştığı panelde avukat Habibe Yılmaz Kayar, hazırlanan taslağı değerlendirirken kadın örgütlerinin yeni düzenlemeye ilişkin görüşlerini aktardı. Yılmaz, örgütlerin hazırladığı metne ilişkin ayrıntıları aktarırken İstanbul Sözleşmesi’ne referans verdi ve Sözleşme’nin önemine vurgu yaptı. Ayrımcılık yasağına uluslararası standartlar getirilmesinden, mağdurun gizliliğinin korunmasına, ülke çapında kesintisiz çalışan bir telefonla yardım hattı kurulmasından şiddet suçu mağdurlarına devlet tarafından tazminat ödenmesine kadar birçok önemli hususun altını çizdi. Yılmaz, şiddetle ilgili cezalarda kültür, örf, adet, gelenek veya namus gerekçelerinin kabul edilemez ve tahrik indirimine neden olamayacağını belirtirken, STK’ların davalara ‘müdahil’ olmasının önemine de ayrıca vurgu yaptı.Sanırım şu ara hepimizin ihtiyacı olan zaman, sabır ve akılcı politikalar. Aşikâr ki ortada müthiş bir emek var. Bu emeğe sadece kadınlar olarak değil bir toplum olarak sahip çıkabilirsek ‘kadınların şiddet görmediği bir ülke’ hayali bir ütopya olmaktan çıkacak. Avukat Habibe Yılmaz Kayar’ın da dediği gibi: “Ümitsiz bir son yerine sonsuz bir ümit için.”***Erciş’ten bir sağlık görevlisi bize sesleniyor, ben de sesimi onunkine katıp ilgililere sesleniyorum: “Tuvaletler yetersiz, çadırkentlerde sular donduğu için banyo yapılamıyor. 20 gündür banyo yapamayanlar var. Temizlik büyük bir sorun halini almış durumda ve bu sorun acilen çözümlenemezse salgın hastalıklar başlayacak.”