Deniz Gezmiş’le Bülent Ersoy’un arkadaş olabileceği fikri birçok kişiyi şaşırttı. Öyle ki bunun üzerine ilginç açıklamalar yapıldı. Bu açıklamalardan en ilginci Deniz Gezmiş’in arkadaşlarından biri olan Bozkurt Nuhoğlu’ndan geldi. “Benim en sevdiğim filmlerden biri Örümcek Kadının Öpücüğü’dür. Bilenler bilir, filmin kahramanlarından devrimci karakter, cezaevinde bir eşcinselle aynı hücreyi paylaşır ve filmin ilk yarısında yılların ezberiyle hücre arkadaşına, bir devrimciye yakışmayacak şekilde davranır. Ama sonra hatasını anlar. Ben de o devrimcinin durumundayım. Yılların alışkanlığıyla, koşullanmışlığıyla, ezberiyle hatalı davrandım” dedi.Bu açıklaması bir özürdü. Daha önce yapmış olduğu “Deniz, karakteri düşük insanlarla hiçbir surette ve hiçbir mekânda beraber olmamıştır. Bu insanlardan nefret ederdi. Bu kadın kılığındaki erkeğe, erkek kılığındaki kadına lanet olsun. Yalan söylemesin, Deniz’in arkadaşları onu cezalandırır” şeklindeki açıklamasına yönelik bir özür.Kendisine özür açıklaması için teşekkür edelim çünkü böylelikle solculuğun homofobik bir üsluba (en azından günümüz koşullarında) bürünemeyeceğini de kanıtlamış oldu. Özellikle eşcinsellere yönelik nefretin gemi azıya aldığı bu günlerde solculuğa, devrime, devrimciliğe referans verilerek eşcinselliğe fatura çıkartılması pek parlak bir tutum sayılmaz.İşin aslı homofobya, kısaca kendi gibi olmayana duyulan nefret, şişede durduğu gibi duran bir hikâye değil. Özellikle eşcinsellere yönelik bu nefretin meleze, kendinden farklı olana yönelik tavrı en olmadık zamanlarda bizzat bu sözcükleri sarf eden insanları zor duruma düşürebiliyor. Solcusu, sağcısı, İslamcısı, kadını, erkeği... Yaşamını eşitliğe adamış birinin küt diye kutsal kitaplara referans vererek eşcinselliği karalaması, bunu bir arıza olarak ifade etmesi ve kendini bu falso üzerinden (sanki bu falso yetmezmiş gibi) tanımlamaya çalışması içler acısı manzaralara yol açabiliyor. Böyle insanlardan ürküyorum çünkü onların öncelikle kendilerinden kaçtıklarını düşünüyorum. Kendinden kaçan ve kendini nefretleriyle inşa eden insanla iletişime giremezsiniz, zira onlar hep haklıdır!Türkiye’de solun nasıl büyük badireler atlattığını yakın geçmişte yaşananlardan biliyoruz. Ancak Bozkurt Nuhoğlu’nun ikinci açıklamasındaki şu cümlesi de çok önemli: “Yılların alışkanlığıyla, koşullanmışlığıyla, ezberiyle hatalı davrandım.”Yılların alışkanlığı... Nedir bu? Devrimi, dönüşümü, değişimi kendine hedef belirleyen bir oluşumun homofobyayla ne ilgisi olabilir diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım.Sahi devrim kimle gerçekleşecekti?Deniz Gezmiş’in Bülent Ersoy’la arkadaş olmuş olma fikri bana hoş geldi. Ne sistemi eleştirmeye, ona karşı çıkmaya olan inancımı yitirdim ne de Bülent Ersoy’un kendi yaşamını seçebilme ve bu uğurda mücadele edebilme cesaretine duyduğum saygıyı. 12 Eylül’de şarkı söyleyenler generalin karşısında ışıl ışıl gülümserken, Ersoy darbeye tek başına kafa tutmuş biriydi. Keza bugün de “oğlum olsa askere göndermezdim onu” diyen biri.Sahi devrim nedir?***Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, Kısa Film Yarışması’nın bu seneki teması çok güzel:Size Baba Diyebilir miyim?Festival 15. yılında kısa filmcileri koruma, güç, aidiyet, korku, teslimiyet, dokunulmazlık, güven, yakışıklılık, hiyerarşi, şefkat, karanlık, şiddet, erk, erkeklik gibi başlıkları sorgulamaya davet ediyor. Son başvuru tarihi 16 Mart 2012. Jürinindeğerlendirmesi sonucunda dereceye giren filmler, 10 Mayıs akşamı Ankara’da yapılacak törende sahiplerini bulacak.
Ülkemiz kışa karbonmonoksitle girer. Çoğunlukla yoksul, çoğunlukla tek kişilik odalarda gezinen zehirle.Son olarak, tek odalı bir evde gece sobadan sızan karbonmonoksit gazından zehirlenen 52 yaşında fakir bir kadının dramını okuduk. Hazindi, sonu karbonmonoksitle biten bütün öyküler gibiydi. Tek bir farkla! Onunkisi bir gün içinde iki kere zehirlenmenin öyküsüydü. Üstelik ilkinde kurtulmayı başararak!Nasıl mı? Sabah, zehirlendiğini fark eden yakınları kadını alıp hastaneye götürür. Hastanede tedavisi yapılan kadın tekrar evine döner. İyileşmiş gibidir. Hatta evinde, uykuya dalmadan önce yakınlarıyla birlikte çay bile içer. Ardından dinlenmeye çekilir, biraz kestirecektir. Ne yazık ki bu onun son uykusu olur.Bir fotoğraf, bir ah vahla akar gider önümüzden kadın. Kendisiyle benzer kaderleri paylaşan diğerleri gibi.Ne yazık ki ülkemiz, üzerine fukaralığın, umursamazlığın, dikkatsizliğin soğuğu sinmiş kışlarını karbonmonoksitle geçirir. Sönmüş sobalardan ve şofbenlerden sızan zehir, kamuoyu önünde pek de karşılık bulamayan bulanık görüntülerin resmi olmayan, kayıtlara düşmeyen, düşse bile unutulmaya mahkum sessiz, izsiz geçididir.Uzmanlar, görme bozuklukları, baş ağrısı, mide bulantısı, sürekli uyku hali, zihinde bulanıklık, bilinç kaybı ve benzeri durumların karbonmonoksitle zehirlenmenin belirtileri olduğunu söylüyor. Bir diğer adı ‘sessiz katil’ olan karbonmonoksit, öldürmediği zaman uzun vadede depresyon yaratabiliyor, beyinde ciddi hasarlara yol açabiliyor. Yapısında karbon bulunan gaz yağı, benzin, kömür, odun, doğal gaz gibi yakıtların ‘yanmaması’ sonucunda ortaya çıkan bir zehir bu. Rengi yok, kokusu yok, genelde alerjik bir belirtisi de yok. Ama kurbanları var. Bu bana ülkemizdeki başka bir şeyleri hatırlatıyor ya neyse! Üstelik sadece yoksullar da değil bu kurbanlar. Kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk diye kimseyi ayırmıyor. Dahası öyle meslek grupları var ki bunlar direkt karbonmonoksitin hedefi: İtfaiyeciler, çelik endüstrisi çalışanları, boya işlerinde uğraşanlar, otomobil tamircileri hatta trafik polisleri...Buna rağman böylesi bir sinsi zehire karşı alınabilecek çok sayıda önlem var. Doğal gaz cihazlarının her yıl bakımının yapılması, bu cihazlara yeterli oksijen sağlanması, soba kurarken baca ve soba bağlantılarının uygun bir biçimde kurulması, baca tepmelerine karşı dikkatli olunması, şofbenlerin oksijen yetersizliği durumunda kendiliğinden sönen tiplerinin kullanılması (şofbenlerin mümkünse banyolara değil havadar mekânlara kurulması), kapalı garajlarda motorlu taşıtların uzun süreli çalıştırılmaması, karbon içeren yakıtların kullanıldığı alanlarda elektrik kesintilerinde de çalışabilen karbonmonoksit sensörlerinden yararlanılması. Ve elbette mekânların havalandırılması. Bol bol havalandırılması.Malum, oksijen ve temiz hava, her eve ve hemen her ruha lazım!***‘Sınıf İlişkileri, Sureti Dondurulmuş Bir Resim mi?’ Bağlam Yayınları’ndan çıkan M. Nedim Süalp, Aslı Güneş ve Z. Tül Akbal Süalp tarafından yayına hazırlanmış ilginç bir seçki. Kitap, günümüzde sınıf kavramının edebiyat, sinema gibi birçok alanda nasıl ele alındığını tartışıyor. Sınıf ilişkilerini ve kültürün bu ilişkilere verdiği biçimi yeniden düşünmek için ideal bir çalışma!
8 kardeşi olan Kezban diyor ki: ‘Ben en çok moru severim.’Nazlı ise pembe rengi seviyor. Rengi yüzüne vuran pespembe bir bluz giymiş.10 yaşında ve 6 kardeş olan Meryem’in en büyük dileği, yatarken kardeşinin yorganı üzerinden çekip almaması.Sıcak bir yer, yatak, ev özlediklerini söylüyorlar. Eğitimlerine kaldıkları yerden devam etmeyi istiyorlar.Bir filmin sahnesinde geçen cümleler bunlar. Aralık ayında sinemacı gönüllüleri ağırlayan Halkevleri Van Çocuk Evi anlamlı bir projeye imza atmış. Sinema eleştirmeni Elif Ergezen’in yürüttüğü film atölyesinin tezgâhından vicdanlarımıza usulca seslenen bir çalışma çıkmış.Filmin çekildiği iki günlük sürede (16-18 Aralık 2011) Van’da okullar henüz açılmamıştı.Vanlı çocukların yazdığı, yönettiği ve oynadığı 12 dakikalık bu filmin adı ‘Hangi İnsan Hakları?’ Gerçekten hangi insan hakları diye düşünüyorsunuz onlar karşınızda ‘oynarken’. Ülkemizdeki insan haklarının içler acısı durumunu düşünürken. Daha da beteri çocuk haklarını!Dışardan bakıldığında merhametli bir toplum Türkiye. Ancak nedense çocuklarını hor görmeyi de seven bir ülke. Merhameti bilirken sevgiyi de bilmek önemli galiba. Belki tam da bu yüzden bu merhamet hoyratça hayata geçiyor ülkemizde. Dolayısıyla onlar için dişe dokunur işler yapanların sayısı çok fazla değil.Evet filmin adı ‘Hangi İnsan Hakları?’Van’dakilere depremi yakıştıranların mangalda kül bırakmayan laflarını hatırlayalım mı yeniden?Hangi insan hakları?Filmde çocuklar gülüyor. Siz de gülmeye başlıyorsunuz onlarla.İşin en güzel ve çarpıcı yanı, bu önemli soruyu ‘ben ciddi şeyler düşünüyorum o halde çok ciddi biriyim’ edasıyla sormamış olmaları. O kadar içtenler ve o kadar içindeler ki olup bitenlerin, söyledikleri her şey, kahkahaları ve şakalaşmaları zaten yaşamı yeterince ciddiye aldıklarını kanıtlıyor. Bir kez daha anlıyorsunuz ki büyük ve köşeli laflar ederek olaylara daha çok vakıf olduğunuzu sanabilirsiniz (sanmaya da devam edebilirsiniz) ama işin aslı öyle değil. Çocuklar çok içten. Üstelik o içtenliğe abanarak değil bir tüy gibi yaslanıyorlar. Bu içtenlikle kahkahalara sarılıp hayata devam edebildiğimizde zaten yeterince ‘ciddi’ olabileceğimizi hatırlatıyorlar bizlere!Kısaca bu çocukların kahkahalarındaki ciddiyetlerine hayran kaldım. Bürokrasiyle inceden inceye dalga geçmelerine, çocukluklarındaki esası oluşturan oyunla en zor koşulları aşabilmelerindeki esnekliğe, bulundukları durumun farkındayken bile sarf edebildikleri nükteli sözlere.6 bölümden oluşan filmin son bölümü ‘Oyun’ adını taşıyor. Oyun ‘oyun parkı’nda oynayan çocukların arasına karışan bir yabancının öyküsü. Yabancı onların arasına girmek istiyor. Bütün çocuklar bağırıyor: ‘Bizimle oynama-Bizimle kalma-Fakir-Git seni istemiyoruz!’ Fakir çocuk bir köşeye siniyor ve biraz zorlanarak onlara diyor ki: ‘Ben fakirim diye beni hor göremezsiniz!’Büyüklerin keskin dünyasında olsa film burada biterdi! Ama Vanlı çocukların filminde asıl eylem buradan sonra başlıyor. İçlerinden biri çıkıp parktaki bütün çocuklara sesleniyor: ‘Arkadaşlar bu yaptığımız çok ayıptır. Ondan özür dileyelim!’Büyüklerin çilekeş dünyasında olsa ‘hadi oradan bölücü, kim bilir sen de neyin nesisin, çok meraklıysan sen de onunla git’ diyebilecek olan parktakiler, çocukların canlandırdıkları dünyada mahzunlaşıyor ve yaptıkları yanlışı anlıyorlar! Üstelik öyle didaktik, insanın gözüne gözüne sokan bir biçimde de değil! Kendiliğinden, yaşamın doğallığında.Büyüklerin ‘önemli’ ve ‘adaletli’ dünyasında olsa ‘tamam çok üzgünüz, boş zamanlarımızda çok da merhametliyiz ama o da hak etti kardeşim, ne bileyim hırlı mıdır hırsız mıdır, kaçakçı mıdır nedir’ diye mırın kırın edecek birileri olabilecekken çocukların filminde bütün çocuklar gidip ‘yoksul çocuğu’ koşulsuzca bağırlarına basıyor.Koşulsuzca.Filmin tamamını www.sendika.org’dan izleyebilirsiniz.***Star televizyonunda flaşflaşflaş haber olarak geçenler ilgimi çekiyor. Kıvanç Tatlıtuğ baba olmak istiyormuş. Bu ne ciddi haberdir ya!
‘28.12.2011 günü Saat 16.00’da 40-50 kişilik bir grupla birlikte mazot ve gıda maddesi getirmek üzere yine bu sayıda katırla beraber sınırın Irak tarafına geçtik. Karakola özellikle bir bilgilendirme yapmadık ancak gidip geldiğimizi zaten biliyorlardı. Amacımız şeker ve mazot getirmekti.’Olaydan sağ kurtulan 19 yaşındaki bir yaralı.***Türkiye, televizyon ekranlarında 35 insanın kaybını tartışıyor. Kanaatimce 3-5 yıl sonrasına dair çok önemli ipuçları taşıyacak izleri de bırakarak tartışıyor bu konuyu. Aslında televizyon ekranları bunu yıllardır yapıyor. O ya da bu şekilde. Eğlence programlarında oluşturulan şablonun başka bir versiyonuyla.İzleyiciyi düşündürmek yerine suç ortağı yapmak ve belki de bu sayede kamu vicdanını rahatlatmak istiyor ekran. Kamu vicdanını kendisinin yarattığının da bilincinde elbette! Tercihler çoktan yapılmış yapılmasına da insanın aklına o soru geliyor kaçınılmaz olarak. Böylesi hassas bir konuda (bile) tercihler mi temel olmalı yoksa televizyon haberciliğindeki etik mi? Görebildiğim kadarıyla yine tercihler devrede. İzleyicinin kendi gibi olmayanı rahat koltuklarında izlerken o etikle birlikte düşünmesini istemiyor televizyon, televizyondaki ses. Televizyon tarafından oluşturulan o halenin içinden izleyiciye seslenen sesin tercihi bu. ‘Nasıl olsa o sen değilsin!’ diye öncelikle onu rahatlatan, ardından ekrandaki ötekileştirilmiş olanı -ya da olanları- kendi çizdiği çerçevede seyirciye yargılatan bir ses.Ekrandan seslenenlere bakıyorum. ‘35 kişinin hiç mi suçu yoktu?’ gibi laflar dönüyor ortalıkta. Sanki 35 kişi çiçek toplarken suçüstü yakalanmış ve şimdi evlerinde dinleniyorlarmış duygusunu seyircilere vererek konuşmalarına devam ediyor insanlar. Ya da 35 tane, ne bileyim, sinek avlanmış. Böyle bir eda var ortalıkta. ‘Ne yani kaçakçılığa göz mü yumalım?’ diye soranlar var. 35 kişi ölmemiş sanki. Ya da ‘35 kişinin ne önemi var ki onlar zaten kaçakçıydı! Tabutlara sarılan bayrağa da dikkat edelim...’ Tavır bu.Peki biz vicdanımızı neyle parlatacağız? (Eğer vicdan bir mutfak deterjanının adı olmamışsa.) İzleyeciye kala kala tek bir seçim kalıyor. ‘Zaten’ diye başlayan bir yargılama sistemi. Bu çarpık yargılama kapsamında, olayların içinde büyüdüğü ekonomik, kültürel ve siyasal dokuyu anlamalarına asla izin verilmiyor izleyenlerin. Anlamak ne kelime, düşünmelerine bile izin verilmiyor! Sanki şundan ürküyor ekran: Ya izleyici izlediği tüm bu olup bitenlerde kendinin de payının olduğunu anlarsa ne olacak? Ya izlediğini değil ekrandaki etik yoksunluğunu suçlarsa ne olacak? Kısaca, ya izleyici izlediği olaylar hakkında kendisi olarak düşünmeye başlarsa ne olacak? Örneğin ‘bu insanlar durup dururken mi kaçakçı olmuştur?’ diye sormaya başlarsa izleyici, ne yapacak ekran? Ya daha da kötüsü olursa, kısaca izleyici kendisini izlediğinin yerine koyarsa o zaman ne yapacak ekran?Hayır. Ekranın istediği izleyici tipi bu değil. O izlediğine yabancılaşan, yabancılaştıkça siyasi duruşunu öteleyen ya da hep ötekini suçlayarak kendini ifade eden (ya da koltuğunda uyuklayarak arındığını düşünen) kişi olmaya mahkumdur ekran nezdinde. Kim bilir belki böylesi herkes için en iyi olanıdır! Diğerlerinin yaşamını bu tür bir izleyişle yargılamak, hatta suç ortağı olmak gerçekte olup bitenlere karşı belli bir sorumluluk üstlenmekten her zaman daha kolay ve anlaşılır olandır çünkü. Ve bu iş böyle devam eder. Üstelik karşılıklı olarak. Sekmeden. Türkler Kürtleri, Kürtler Türkleri hedefe kor, suçlar suçlar suçlar. Arada gençler heba olur. Onlar ya askerdir, ya kaçakçı ya da PKK’lı. Ya şu ya bu. Ama nedense tüm bu gençlerin öncelikle insan olduğu ve en az bizim kadar yaşama haklarının olduğu pek de aklımıza gelmez. Onların da bizim gibi uzuvları olduğu, tercihlerinin olabileceği, çocuklukları, sevdikleri şarkılar, kızdıkları, nefret ettikleri, tuttukları futbol takımları, söz verdikleri, unuttukları, kahkahaları... Geride bıraktıkları yakınlarının, analarının babalarının kulaklarında çınlayan kahkahalarının sesi.***Türkiye Uludere’yi kendi tuhaf yöntemleriyle tartışırken özel bir araştırma şirketinin yaptığı ‘2011’in ENLERİ’ anketinin sonucu açıklandı. Araştırmanın sonucunda Türkiye’de en çok kazananlar arasında AKP başı çekiyor. Ardından başbakan geliyor ve üçüncü sırada ise Türkiye’nin eğlence dünyasına damga vuran kişisi Acun Ilıcalı var. Kazanmakla kastedilen para, güç ya da şöhret midir, belirsiz ama bu çerçeve doğrultusunda birçok hususu irdelemek mümkün.Enler konusunda yapılan araştırmalara son yıllarda farklı bakıyorum. Bu enler sonuç olarak nerede durup nelerle haşır neşir olduğumuzu göstermeleri.
Yeni İnsan Yayınevi’nin çıkardığı kitapları ilgiyle izliyorum. En son Yeşiller Partisi aktivisti ve Ekolojik Anayasa Girişimi koordinatörlerinden Mahmut Boynudelik’in editörlüğünde ‘Ekolojik Anayasa’ adlı bir kitap çıkardılar. Kitap, insanın her şeyin ölçüsü olduğu hukuk anlayışını eleştiriyor ve yeni anayasanın peşine düşmüş bir ülke olarak bir kısmımızın pek de umursamadığı ama asla atlanılmaması gereken bir hususa parmak basıyor.Nedir bu?Elbette Doğa’yı korumak, ona dikkat etmek, yoğunlaşmak. Bu yaklaşımın yeni Anayasa’da yer alması!Bu uçuk kaçık bir hayal değil! Dünya üzerinde yaşanan katliamlardan bezen çok insan var, çok! Bolivya gibi, insana ‘helal olsun’ dedirten ülkeler de var. Bolivya, Nisan 2010 tarihinde, adını pek sevdiğim ‘Toprak Ana Hakları Evrensel Bildirgesi’ diye bir bildirge yayınladı. Buna dünyadaki birçok insan ve sivil örgüt sahip çıktı, destek verdi. Bu henüz tam manasıyla hayata geçirilebilmiş bir bildirge değil. Birleşmiş Milletler tarafından tamamen kabul edilir ve uluslararası anlaşmalarda yer alabilirse dünya üzerinde yeryüzü katliamcılarının ‘ben yaptım oldu’ mantığı pek kabul göremeyecek. Ve başta hırslı devletler olmak üzere ortalığı babalarının çiftliğiymişçesine tarumar bir şantiyeye çeviren azgın şirketlerin tümü kendilerine çekidüzen vermek durumunda kalacaklar. Gelin bu ‘bildirgenin’ bazı maddelerine birlikte bakalım:- Toprak Ana canlı bir varlıktır. (Yani onun da yaşama, saygı duyulma ve varolma hakkı vardır. Bu yüzden her insan Toprak Ana’ya saygı göstermek ve onunla uyum içersinde yaşamaktan sorumludur)- Toprak Ana, tüm varlıkları besleyen, kapsayan ve meydana getiren, birbirleriyle ilişkili varlıkların eşsiz, parçalanamaz, kendi kendini düzenleyen bir topluluğudur.- Her varlık, Toprak Ana’nın ayrılmaz bir parçası olarak ilişkileriyle tanımlanır (Bunun içinde su hakkı, temiz hava hakkı gibi hakların olduğunu da söyleyebiliriz. Eyvahlar olsun, HES’ciler bunu hiç sevmeyecek!)- Her varlığın hakları diğer varlıkların haklarıyla sınırlıdır. (Kısaca, insanı merkeze alan bir doğa anlayışı yanlıştır. Yani ‘ben enerji sağlayacağım arkadaş, istediğim yere santral dikerim, dereleri borularım sana ne oluyor’ mantığı bu maddenin ışığında işleyemez. Çünkü yaşamda sadece insanlar yok. Ortalığı delik deşik ettiğinizde bundan zarar görecek bütün bitki örtüsüne ve hayvanlara karşı sorumluluğunuz var. Kaldı ki bölgenin kültürünü de düşünmek durumundasınız.Belki ondan sonra şu cümlenin ihtiva ettiklerini daha iyi anlamak mümkün olabilir: Barışı sağlamak ve nükleer, kimyasal ve biyolojik silahları ortadan kaldırmak Toprak Ana’ya boynumuzun borcudur. Örneğin Güneydoğu yıllardır silahlarla dövülüyor. Gururumuz olan ileri teknoloji silahlarıyla. Her şeyden vazgeçtim oradaki bitki örtüsünün tahribatından haberdar mıyız? Kendimizi ve geleceğimizi öldürdüğümüzden?)Özetleyecek olursak bu ve buna benzer maddelerin ışığında yeni anayasamızda ekolojik unsurlar mutlaka yer almalı. Yerel yönetimlerin katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir olması ise başı çekmeli. Sistemin yağma, sömürü, istismar ve kirlilik politikalarını engelleyecek çözümler üretilmeli, yasalar geliştirilmeli.Fazla geç kalmadan bunları yapsak iyi olur... Umudumuzu kaybetmeden!***‘Bu uç noktadan gezegenimize razı olacak ve ne isek onu kabulleneceğiz, ama ümidimizi yitirmeden, çünkü bekleyiş sürüyor, kabul edilemeyecek korkunç şeyler var ve hiçbir şey bitmiş değil.’Yukardaki alıntı Metis Yayınları Küçük Filozoflar dizisinden çıkan Paul Ricoeur’ün Baykuşu (Olivier Abel-Eunhwa Lee: Çeviri: Haldun Bayrı) adlı kitaptan. Yetişmekte olan evlatlarınız varsa bu seriyi takip etmenizi öneririm. Genç dostlarımıza felsefenin açacağı kapılar için ideal kitaplar bunlar. Okullar müfredatlarına rahatlıkla alabilir. Dizi, yaşamımızla ilgili en temel kavramları tartışıyor, anne babayla, öğretmen ve arkadaşlarla birlikte okunabiliyor. Güzel hikayeler eşliğinde felsefenin ufkuna yelken açan bu dizide şimdiye kadar çıkan kitapları da sıralayalım: Bilge Sokrates’in Ölümü, Karl Marx’ın Hayaleti, Lao-Tzu: Ejderhanın Yolu, Leibniz: Mümkün Dünyaların En İyisi, Descartes Amca’nın Kötü Cini, Profesör Kant’ın En Çılgın Günü.
Yılbaşına bu utançla girmek de varmış.İnsan sıcaklığına göre hedef saptayan uçak bu sözüm sana. Seni ve termal ölçülerini bilmem, umurumda da değil, peki ya sen bilir misin şu düştüğümüz manasız, savruk, kibirli dar boğazda en çok ihtiyacımız olan soğuk teknolojik manevralar değil elini tutabileceğimiz, yeni yılını kutlayabileceğimiz, sarılıp kucaklaşabileceğimiz, gülüp söyleyebileceğimiz insan sıcaklığıdır. İnsan sıcaklığı yaşamak içindir be insafsız uçak, yaşamak için.***Bu yılın son yazısına daha fazla şiddet sözcükleriyle devam etmek istemiyorum. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bir tablosu (Düşünen Kız) ve bir şiiriyle kapatmak istiyorum bu sayfayı. Onun Arkadaş Dökümü adlı şiirinin bir bölümünü daha önce sizlerle paylaşmıştım. Bu kez tümünü paylaşıyorum. Bu sene büyük sanatçımızın 100. yaşgününü kutladığımızı biliyor muydunuz? Bu vesileyle hepinize sağlıklı, mutlu ve yaşamaya değer bir yıl diliyorum. Umarım 2012 yaşadığımız tüm açmazlara çare bulmaya ve korkularımızla yüzleşmeye başladığımız bir yıl olur.Arkadaş Dökümüevvela dişlerimiz döküldüsonra saçlarımızarkasından birer birer arkadaşlarımızşu canım dünyanın orta yerindeyalnız başına yapayalnızkırılmış kolumuz, kanadımıztatlı canımızdan usanmışızbir şüphedir sarmış yüreğimiziya kendini aldatıyor demişiz ya bizibir şüphedir demir atmış ciğerimizepamuk ipliği ile bağlamışlar bizidüğüm üstüne düğüm şöyle dursunbir çalım bir kurum hepimizdenereden inceyse oradan kopsunbu canım dünyanın orta yerindehayvanlar kadar bağlanamamışızbirbirimizeyalan mı? gözünü sevdiğim karıncalarişte: hamsiler sürü sürüarılar bölük bölük geçerleylekler tabur taburya bizler? eşrefi mahlukat!..boğazımıza kadar kendi murdarkaranlığımıza gömülmüşüzbizler bölük bölük, bizler tabur taburbizler sürü sepetyalnız birbirimizi öldürmüşüz.
2012 geliyor. Ülkemebakıyorum. Formül pek ama pek yalın.Yasam: Yasakları korumak! Hatta mümkün olan her yerde yeni yasaklar, korkular, endişeler yaratmak.İçişleri Bakanı’nın yaptığı konuşmayı duydunuz herhalde!***Pazar günü Aslı Tohumcu ile konuştum telefonda. Sesinin tınısı o günden beri aklımda. Tesadüf müdür bilinmez Aslı’nın telefondaki endişeli sesini düşünüp durduğum sırada okudum bakanın beyanlarını. Başta inanamadım. Ardından Aslı’nın telefondaki sesi bakanın sanata, sanatçıya, yazara tavrıyla çok netleşti kafamda. Ülkeye sirayet eden genel tutumu bir kez daha somut bir biçimde gördüm: İşine gelmeyeni karalayacaksın. Bir içişleri bakanının sanata bakış açısı buysa bu bakış açısının topluma yayılışı nasıl olabilir ki!Aslı Tohumcu’nun daha önce okunması önerilen kitabı (Abis) okullardan toplatılıyor. Birtakım çevreler tarafından pornografik bulunduğu için. Başta yazmak istemedim. Kurgulanmış bir kitabın ülkemde hâlâ yasaklanabilir olması, yasaklanması bana çok ağır geliyor. Beğenmeyebilirsiniz, eleştirebilirsiniz, hatta protesto bile edebilirsiniz ama yasaklamak, damgalamak, hedef göstermek bambaşka bir şey!Aslı’nın telefonundan sonra bir süre volta attım odada.Şunu kabul etmek istemiyorum artık: “Ne hazin ki geçmişte kitapları yasaklanan, yasaklanmak ne kelime, kitapları yakılan bir ülkenin insanlarıyız bizler. Devraldığımız miras bu! Eh idare edeceğiz...”Bu yüzden mi içinden cımbızla seçilen sözcüklerinden ötürü aforoz edilen bir kitabın abisinin içine düşeceğiz? O abisin içinde yitirdiklerimiz neler olacak peki? Gelecek kuşaklara ne anlatacağız? “Yazarları sansürlenen bir ülkede yaşıyorsun kızım, oğlum. Ona göre tedbirli ol. Her şeyden kork. Sisteme yaltaklan. Kitap okuma. Popüler yarışmaları seyret. Zevzekçe zaman geçir. Hiçbir şey sorma, sorgulama. Dikkat etme, düşünme, yoğunlaşma. Doğru yol budur.”Bu yüzden mi İçişleri Bakanı’nın yeni “hedefi”ni makul karşılamak durumunda kalacağız? Ne demişti Bakan İdris Naim Şahin, hatırlayalım: “Arka bahçe dernektir. Eğitim merkezidir. Güzelleştirme derneğidir, düşünce üretme merkezidir. Üniversitede bir kürsüdür. Bir sivil toplum kuruluşudur.”Hatta bakanımız bu konuda ‘çok geniş’ bir perspektiften bakıyor olup bitenlere: “Ne diyorlarsa tersine çevirmek lazım. Ben böyle buldum niyetlerini, dünyalarını, ne olduğunu” diyor. Ve şaşkınlık uyandıracak biçimde çok net:“İyi diyorlarsa kötü, kötüdiyorlarsa iyidir, demokrasi diyorlarsa zulüm, sevgi diyorlarsa nefret vardır. Ne diyorlarsa tersidir. Tersi,onların düzüdür.”Bakan kısaca, sanatçılara güvenemeyeceğimizi söylüyor. Söylüyor söylemesine de yazar ve sanatçıların asıl işlerinin güven telkin etmek değil güven dolu bir ortamda “yaratmak” olduğunu unutmuş sanki. Bir husus daha var elbette. Keşke sayın bakan “güven”in ne olduğunu, “iyi”nin ve “kötü”nün ne olduğunu, kimler tarafından tanımlandığını da söylese, o zaman yüreklerimize ne kadar su serpecek, hem de ne kadar! Bu arada ifade ettiği tersle düzün de ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Ters olmak iktidarın diliyle konuşmamak mı? Düz olmak iktidara yaltaklanmak mı? Aklar ve karalar mı demek istiyor bakan? Aklar kim, karalar kim, bir de bunu söylese ya. Kime göre aklar, kime göre karalar?Bakan yazarların, sanatçıların ipiyle kuyuya inilemeyeceğini ima ediyorPeki ya siyasetçiler?Onların ipiyle inilecek kuyu hangisidir?Öyle bir kuyu vardı da bugüne kadar biz mi farkında olamadık?O iple inilen bir kuyu varsa da adı muhtemelen Akkuyu’dur. Mersin’dedir ve ölüm saçmak için programlanmak istenmektedir.Ha bir de yargısız infaz kuyuları var elbette. Sayın bakan hiçbir yazar ve sanatçının hayatında kimsecikleri o kuyulara itmeyeceğini, itemeyeceğini de ima edebilseydi keşke!Ah bu yazarlar, sanatçılar.“Demokrasi derken zulüm derler” diyor bakan.Ama ne tuhaf. Bugüne kadar dünya üzerinde yazdıklarıyla insanları ölüme gönderen, savaşlar başlatan, katliamlar yapanlar yazarlar, şairler ya da sanatçılar değil. Toplu katliamlar yapan, şiddeti meşrulaştıran onlar değil. (Kim acaba?)Sanatçılar, yazarlar, şairler. Merak etmeyin sayın bakan. Arka bahçe onların değil. İşin esası ön bahçe de onların hiç olmadı.Ama galiba bu yüzden en çok çekinilenler de hep onlar oldu. Abis’in içindeki hakikati yansıtan ses oldukları için.Benden söylemesi: O derin çukurun, başka bir deyişle abisin dibi ne zamandır çürük yumurta kokuyor.
Dünya ‘Yaşanması’ Gereken Bir Yer Değil mi?Aslı Tohumcu, Abis romanındanBirkaç yıl öncesi. Lis Yayınevi’nin Mor Mühürler adı altında gerçekleştirdiği ortak diller projesi hayata geçiyor. Bu çerçevede öykülerimizi Kürtçe-Türkçe ortak bir kitapta buluşturan bir toplantıdayız. Bu öykülerdeki saklı duygularımızın Kürtçe dili oluyor Rojin. Kürtçesini o okuyor öykülerin, Türkçesini bizler. Aynı kitapta buluşuyoruz.Öykülerdeki evrensel dil, Kürtçe’nin coşkulu tınılarıyla geziniyor bulunduğumuz salonda. ‘Bunu ben mi yazdım?’ sorusu zihninizde. Oysa yazılan hiçbir şey yazıldıktan sonra size kalmıyor. Güzel olan da bu. ‘Yaşama bıraktım’ demek en iyisi galiba yazdıklarınızı, yazdıktan sonra.Rojin’in sesini dinliyorum o zaman. Bildiğim bir öyküyü, farklı bir dilden duyuyorum. Söylediği içli şarkıların ötesinde, bizlere anlattıklarını. Sesi, coşkulu, hüzünlü, neşeli, komik anları anlatıyor öykülerdeki. İnsanı anlatıyor. ‘Aynı dili konuşmak bu’ diyorum. Diller farklı olabilir ama duygular aynı. ‘O duyguların anlattıkları ve gerçekten buluşmak işte bu’ diyorum.Buluşmak için yan yana durabilmek önemli. Aynı dil, din, renk, cinste, dünya görüşünde olmak gerekmiyor. Buluşabilmek için buluşmaya niyet etmek ve bütün sözcüklerin bütün dünya dillerindeki tılsımına inanmak esas. Buluşamamaksa o sözcüklerle oluyor yine. Onların yarattıkları enkaz ve kara büyü yüzünden. Dedikodular ya da kara çalmalardan bahsetmiyorum çünkü er ya da geç gerçek anlaşılır. Benim bahsettiğim, tılsımı da, kara büyüyü yaratanın da bizler olduğu. Sarf ettiğimiz sözcükler, kullandığımız cümlelerle yaratıyoruz dil evrenimizi. O bir tılsım da olabilir, bütün evreni ve insanlığı kuşatabilir ya da bir depreme dönüşebilir ve her şeyi yok edebilir. Başta da kendimizi! Şu hakikate inanmak önemli galiba: Bana sözcüklerini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!TRT Genel Müdürü’nün kapalı bir toplantıda salona dönüp, ‘aramızda kadın yok değil mi?’ diye sorduktan sonra Rojin gibi kıymetli bir sesi (hem temsil ettiklerinden hem de sesindeki nitelikten bahsediyorum) tanımladığı sözcüğü duyduğumda şaşkına döndüm. Aşüfte! Ardından gelen özrü kabahatinden büyük açıklamalara da şaşırdım elbette. Ama beni en çok şaşırtan bugün Türkiye’nin en büyük yayıncı kuruluşu olan TRT’nin başında duran bir şahsın bu kadar fütursuzca sergileyebildiği cins ayrımcılığıydı. Sahi nasıl bir sorudur bu?Aramızda kadın yok değil mi?Ve ardından sarf edilen ‘o aşüfte kadın’.Genel müdürün bu konuda sergilediği başka örneklerinin de olduğunu biliyoruz. Ancak korkarım burada yaşanan sadece cins ayrımcılığı ile özetlenecek bir durum değil. Ki bunu da yaşamın takdirine bırakıyorum.Siyaset, iktidarlar geçer gider. Geriye kalan hülasa yaşamdır ve her nasılsa yaşam çözer.