Suçlu muyum? Suçlu muyuz? Suçlular mı?

29 Ocak 2012

Türk ve Çin hükümetlerini protesto ediyorum.’ Paul Auster (Dünyadaki tutuklu gazeteciler konusunda birbiriyle yarışan iki ülkenin durumuna dair ünlü Amerikalı yazarın söylediği bir cümle bu. Teşekkürler Paul Auster.)***Yazıya iliştirdiğim başlık Paul Auster’in söylediklerine, kısacası ülke ülke, hükümetlerin gözü dönmüş hoyrat politikaları yüzünden dünyanın kocaman bir cezaevine dönüştürülme gerçeğine çok uygun düşüyor. Üstelik bu işte ABD’nin başı çektiğini de yakın zamanlarda olup bitenlerden biliyoruz!Ancak bu başlık altında bugün sizlerle ‘umut veren’ bir projeyi paylaşacağım. Başak Kültür Sanat Vakfı ve ÇAÇADER (Çocuklar Aynı Çatı Altında Derneği) ortaklığında gerçekleşen çocuklar ve gençlerle ilgili bir göç projesi bu. Projenin kabul edilmesinden önce Başak Kültür ve Sanat Vakfı 2003 yılından beri zorunlu göçle İstanbul Kayışdağı’na gelen çocuklarla çalışıyor, ÇAÇADER ise benzeri bir çalışmayı Diyarbakır’a çevre köy ve kasabalardan göç eden çocuklarla sürdürüyormuş. Projenin hayata geçmesiyle birlikte bu çalışmalar ortak bir kaba boşalmaya başlamış ve 12-18 yaş arası 108 çocukla bir anket çalışması gerçekleştirilmiş.Bu anket sonucundan çıkanlar Diyarbakır ve İstanbul olarak ayrı ayrı değerlendirilmiş. Adalet, suç ve şiddet kavramlarına çocukların nasıl baktığı irdelenmiş. Projenin bellibaşlı amaçlarından olan, çocukları suça iten nedenlerin ne olduğu, suçu önleyici ne gibi önlemler alınması gerektiği ve bu önlemlerin kimler tarafından, nasıl alınırsa etkili olabileceği sorularına yanıtlar aranmış. Çocukların beklentileri ise esas alınmış!Bölgeler arasındaki farklılıkların başında şiddet kavramı geliyor. İstanbul’da yaşayan zorunlu göç mağduru çocuklara göre şiddet erkeğin elinde. Buradaki çocuklar aileiçi şiddetin yoğunluğuna dair yanıtlar vermişler. Oysa Diyarbakır’daki çocukların işaret ettiği şiddet çok daha genel ve ev dışına yönelik bir şiddet. Diyarbakır’daki çocukların şiddetin önlenebilirliği noktasında verdikleri yanıt şu: ‘Evet şiddet önlenebilir.’Çok az bir kısmı ise ‘Hayır önlenemez’ diyor. Çocuklar, insanların birbirleriyle konuşması, birbirlerini dinlemesi, aralarındaki iletişimin artması, empatinin gelişmesi, eğitimin yaygınlaşması, insanların birbirini sevmesi, iyi davranması ile şiddetin azalacağını düşünüyorlar. Dahası eşit haklara, olanaklara ve şartlara sahip insanların birbirlerini dinleyerek oluşturacakları bir toplumun daha yaşanılır bir toplum olacağına inanıyorlar. Bu da hiç kuşku yok ki suçun daha az ‘arandığı’ demokratik bir toplum hayali demek!Anket çalışmasında görüşmecilerin ‘suç’ kavramından ne anladıkları, bunu nasıl tanımladıkları önemli bir yer tutuyor. Bu soruya İstanbul’daki çocuklar ‘öldürmek, katil olmak, yaralamak, haksız yere iftira atmak, kadına karşı şiddet, yasalara uymamak, kanunu çiğneme, hırsızlık, uyuşturucu kullanmak, her türlü kötülük, güçlünün güçsüze zor kullanması, dengeyi bozan her şey, başkalarına çıkarları için zarar vermek, kavga, insanın başkasına zarar vermesi, kötülük, kural dışı her şey, yapılmaması gereken her şey, çaresizlik’ gibi cevaplar vermişler. ‘İftira atmak, güçlünün güçsüze zor kullanması, dengeyi bozan her şey’ gibi dikkat çekici yorumlar da yapmışlar. Suçun önlenmesine ilişkin verilen cevaplarda ise adalet, eşitlik, insana destek olacak kurumların olması gerektiğine parmak basılmış. Bunlara ek olarak yardımseverlik, nefretin azalması ve anadil serbestliği başı çekiyor.Projenin koordinatörü Sibel Erduman Diyarbakır ve İstanbul’da eşzamanlı yürütülen bu projede, çocuklar tarafından çekilmiş ‘suç’ temalı fotoğraflardan oluşan bir serginin 1-4 Şubat tarihleri arasında İstanbul’da Tütün Deposu’nda sergileneceğini belirtiyor.İğne çuvaldız ilişkisini fark edebilmek için ideal bir sergi... Ya da sadece çocukların gözlerinden suçun ne olabileceğini görmek için.

Devamını Oku

Kar her şeyi örter mi?

27 Ocak 2012

“Kar mı kâr mı?” diye soruyorum.“Elbette kâr” diyor. “Bundan böyle bana kâr diyeceksin.”“Nasıl olur?” diyorum “Kırk yıllık karsın sen yahu! Olduğun gibi güzelsin.”“Her şey değişiyor” diyor. “Bundan böyle benim üzerime bir şapka koyacak ve önümde saygıyla duracaksın. Ben kar falan değil kârım artık. Kâr-zarar-kâr-zarar gibi. Unutma sadece bu gerçek var.”Dışarıda yağan kara bakıyorum. “Söylemezsem ne olur?” diye soruyorum dalgacı bir biçimde.Çok ciddi: “Sen kaybedersin!” diyor.“Bu sınavdan geçmeni istiyorum, değişmeni, anlamanı, bunca zaman yanlış yaptığını itiraf etmeni istiyorum senden.”“Yapamam.” diyorum. “Kırk yıllık karsın sen, kâra falan dönüşemezsin.”“Beyaza boyanmakla silinir her şey merak etme!” diyor. “Tıpkı akşamın çöktüğü zamanlardaki gibi. Detaylar yiter, tezatlar yuvarlanırken.”“Nasıl?” diye hayretle soruyorum. “Çocukluğum, gençliğim, bildiklerim, onlar ne olacak?”“Bak!” diyor. “Seyret. Anlayacaksın.”***Kâr yağıyor! Şu ara, yaşananları, fütursuzca söylenmiş olanları farklı bir biçimde örterken, kendinden başka hiçbir şeyi umursamadan. Zamanın akışını durdurur, bütün zamanlara meydan okur bir biçimde. Selametle dercesine bütün olup bitenlere. İşgüzar bir tavırla yağarken tenzilat yapılmış bütün değerlere, kıymete bindirilmiş yavanlıklara bambaşka bir anlam yüklüyor, onlara olduklarından farklı gibi çehre sağlıyor. En rezil en mukaddese, en biçare en güçlüye dönüşüyor. Neoliberalizme kâr yağıyor.Kâr yağıyor kâr! Bir yanda eşitlik gibi çizilen tabloların derin ninnilerin eşliğinde kulaklarımıza fısıldadığı o nakaratı duyuyorum: ‘Her şey güzel! Her şey çok güzel!!!’. Bir diğer yanda söz konusu eşitliğin ve güzelliğin sürekli olarak alınıp satılacak bir ilişkiler ağına dönüştürülmesi, arka planda kazanç hanelerinin her anlamda insanın önüne geçip durmasını seçiyorum-apaçık. ‘Bunun neresi güzel ve insani?’ diye sorduğunuzda (hâlâ bu soruyu sormaya takatiniz ya da inancınız kalmışsa) karşınızda bülbül gibi şakıyan o demagoji ağını harekete geçiriyor kâr.Kâr taneleri hızlanıyor. Örtüyor detayları. Örttükçe farklı manzaraları ortaya çıkarıyor. Güzel, pürüzsüz, “her şey orada ve değil” manzaralarını. Yoksulluk varsa da gözükmüyor. Zalimlik varsa da gözükmüyor. Eşitsizlik, adaletsizlik varsa da var! Gözükse de yokmuş gibi davranılıyor. Varsa yoksa gerçek bir uyum. Beyazın masumiyeti, kutsallığı, ruhaniliği.Kâr taneleri savrulup duruyor. Bir toplumun genel olarak bir cezaevi ruhuna taşınmasını anlatıyorlar hırsla. Sonra yavaşlıyorlar. Bu ruha sürekli sıva çekilmesiyle muazzam bir göz yanılgısı yaratılmasının resmini çizmeye başlıyorlar. Yeniden hızlanıyorlar sonra. Normlar üzerinden inşa edilen bir yaşamın peşindeler şimdi. Bu cezaevi normlarına uyduğunuz müddetçe bir sorunun çıkmayacağının sürekli olarak size anımsatıldığı o ruhla yağıyorlar, hoyratça! Öyle ki bunlara uymadığınız zaman tanımların ne olduğunu da belli ediyorlar.Kâr özensizce yağıyor: Siz polis katilisiniz!Kâr şartsızca dökülüyor gri kubbenin hayali camlarından: Siz cinsel tacizcisiniz.Kâr kayıtsız şartsız savuruyor kendini oradan oraya: Siz en büyük cezaları hak eden ve cezasını çekmeye mahkum olan kişisiniz, kişilersiniz.Üstelik bu da yetmiyor hızına: Bu ithamlara karşılık ‘bu suçları’ itiraf etmek durumundasınız da.Savruluyor taneler. Yıldızlar geçidi eşliğinde sarf edilen, insana George Orwell’in 1984’ünü anımsatan cümlelerle örülmüş bu yeni dünyanın, yani Neoliberalizmin tumturaklı ışıltısında mazbut dersler çıkarmamızı istiyorlar olup bitenlerden. Duygularımızı kontrol altına almamızı. Üstelik bunu sükunetle yapmamızı, şikayet ve huzursuzluk yaratmadan ‘her şeyin çok güzel ama çok güzel olduğu’ o ummana kendimizi bırakmamızı söylüyorlar!Kâra inanmak.“Unutmalısın” diyor kâr. “Her şeyi mümkün olabildiğince unutmalısın. Yaşama devam etmenin koşulu bu. Mümkünse kendini de. Mümkünse bildiklerini de.”***Sevgili okurlar, istanbul’a kar çok güzel yağdı. Bence o sonsuza kadar KAR olarak kalacak.

Devamını Oku

Hatırlamak

25 Ocak 2012

“Ama yalnız ellerimi kirli görünce, hatırlıyorum çocuk olduğum günleri” diyordu Amarcord adlı filmin yönetmeni Federico Fellini. Onun gibi bir yönetmenin 50 yaşındayken çocukluğu ile girdiği bir sınavdan bir yetişkin olarak ‘geçmesi’ demekti bu. Hatırlayışın filme yansıyan hali de buydu zaten. Yekpare, bir blok gibi değil de, iyisi, kötüsü, yanlışı, doğrusuyla özel anların tınıları, o anların gelgitiyle dalga dalga, parça parça hatırlamak! Hatırlayış biçiminin kendisiydi çarpıcı olan; geçmişse sadece bir fondu! Doğal olarak kanırtan bir hatırlayış da değildi, gülümseten, yer yer hüzünlendiren ama her daim yüzü yaşama dönük olan bir hatırlayış! Şimdiki zamanıyla bütünleşmiş olan bir dem.***Geçmiş kadar, yaşamlarımızdaki değerleri paha biçilmez olanların geçip gidişini de böyle mi hatırlarız? Bir çocukluk siluetinde gezinir gibi? Bu soruyu zihnimde canlandıran, Güldal Mumcu’nun kendisiyle yapılan bir röportajda söyledikleri oldu. Mumcu, babasına, eşini çok özlediğini söylemiş bir seferinde. O zamanlar babası henüz sağmış. Demiş ki ‘ölüler özlenmez, hatırlanır.’Müthiş bir saptama bu! Özlemle hatırlamanın, şimdiyle geçmişin arasındaki farkı göstermesi açısından müthiş!Hatırlananların geçmişle ilgili olduğunu söylüyor bize bu cümle. Geçmişi sağlıklı hatırlayabilir olmanın insanın kalbini dinlendiren bir kıyı olduğunu. Gideni geri getiremezsiniz ama o hatıralara sahip çıkabilirsiniz, ki bunun da adı hatırlamaktır diyor. Hakkını vererek yapabildiğinizde gidenin ruhunuzda bıraktığı acısı da hafifleyebilir!Ne yazık ki ülkemiz Uğur Mumcu gibi çok sayıda değerli gazeteciyi, aydını faili ‘bellimsi’ meçhuller halkasına ekleyerek bugüne kadar geldi. Bu ‘derin’ bilinir bilinmezlik sadece yitip gidenlerin aileleri açısından değil bir toplum olarak geçmişi sağlıklı bir biçimde hatırlamamıza ve şimdiki zamanımızı irademizle şekillendirmemize, özlemlerimizi yaşamsal kılıp gerçekleştirmemize de sürekli engel oluyor.Hrant Dink suikastinin sonuçları gibi şimdiki zamanımızın bilinen ‘bilinmezleri’ kamuoyundan yangın vaziyetleriyle sürekli kaçırıldıkça da hatırlama konusunda sorunlu bir toplum olmaya devam edeceğiz. Bu da toplumsal olarak algımızın kaymasına bir halka daha eklemekten öteye gitmiyor, gitmeyecek. Ellerimize baktığımız zaman geçmişin başrolde olduğu, sürekli olarak ne kazandığımızı değil neleri kaybettiğimizi gördüğümüz bir yaşam bize ait bir yaşam olmasa gerek! Ellerine bakmayanlar için de sözüm bakidir.***Yazıyı noktaladıktan sonra Yunan yönetmen Theo Angelopoulos’u kaybettiğimizi öğrendim. Onu en çok Balkanlar’ın öyküsünü şiirsel bir dille anlattığı Ulis’in Bakışı (Ulysses’Gaze) filmiyle hatırlıyacağım. Eleni Karaindrou’nun müziğinin eşsizliğinde savaşların eksik olmadığı bir coğrafyanın hüznünü, kırılganlığını ve donukluğunu bizlerle paylaştığı o görkemli filmiyle.

Devamını Oku

Van Çocuk Evi

22 Ocak 2012

2011’in Ekim ayı ülkemiz için hasarlı bir ay oldu. Van Depremi’yle gelen sarsıntı zaman zaman ırkçı bir söylemin hortlamış hayaletine karıştı. Bereket ki sağduyulu insanlar sayesinde depremin bu coğrafyanın başına gelebilecek bir felaket olduğu iyi kötü anlaşıldı, bu doğrultuda önlemler alınmaya çalışıldı.Depremin ardından Van’a destek ekiplerini gönderenlerden biri de Halkevleri idi. Van Belediyesi ile birlikte çocukların deprem sonrası travmayı atlatmaları için bir Çocuk Evi açmaya karar verildi. Halkevleri Van Çocuk Evi 4 Aralık’ta açıldı ve gönüllülerin de katkısıyla birçok etkinliğe imza attı. Tiyatro, müzik, sinema alanlarında gönüllü uzmanların desteğiyle çok sayıda atölye düzenlendi. Hatta sinema atölyesinde gerçekleşen kısa filmi sizlerle de paylaşmıştım. Çocukların depreme yaklaşımlarının o çocuksu yüzünün seyredenlere nasıl yansıdığını ve kahkahalarının insana umut verdiğini yazmıştım. Hatta belgeselin küçük bir bölümünde çocuklar kendilerini denetlemeye gelen müfettişleri konu ediyorlar ve bu büyüklerin olaya tanık olduktan sonra eğitmenlere ‘kusura bakmayın biz yanlış anlamışız burada olup bitenleri’ dediklerini de filmlerine yansıtıyorlardı.Kurulduğu günden itibaren bu tür denetimler eksik olmamış bu atölyelerde. Valilik talimatı ile harekete geçen Van Emniyeti, farklı şubeleri aracılığıyla Çocuk Evi’ni sık sık denetlemiş ve ardından da Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı müfettişler olaya dahil olmuşlar. Soru şuymuş: “Bu işi yapmaya izniniz var mı?”Bu soruya Van Çocuk Evi’nin yetkililerinin verdiği güzel bir cevap var. Dahası Milli Eğitim’den gelen müfettişlerin raporu da. Müfettişlerin hazırladığı rapor çadırların sanatsal etkinlikler için kullanıldığı yönündeymiş. Dahası bir çadırın oyun parkına, bir diğerinin de çok amaçlı bir salona dönüştürüldüğünü de belirtiyormuş.Milli Eğitim’in bu raporuna rağmen Van Valiliği Emniyet’e ait başka bir raporla 19 Ocak tarihinde belediyeye bir tebligat ulaştırmış ve burayı kapatma kararı almış.Şimdi...Burada kimseyi suçlu olarak göstermek istemem. Herkes kendi cephesinde görevini yaptığını ve emir kulu olduğunu söyleyecektir. Ancak bu durum haklılık ya da haksızlıkla, izin ya da izinsizlikle ayrıştırılıp çözülebilecek bir sorun gibi görünmüyor bana. Kaldı ki söz konusu olan afet sonrası bir coğrafyanın hayata yeniden dahil edilmesiyse.Bu yüzden tüm samimiyetimle Van Valiliğine sormak isterim: ‘Gerçekten bu izni mi arıyorsunuz?’. Bir başka soru da şu: ‘Bu izin belgesi olsaydı başka bir gerekçeyle başka bir şeyler aramayacağınızdan emin olabilir misiniz?’Kaldı ki bir üçüncü soru da Van Valiliğinin bu çocuklara Van Çocuk Merkezi’nin sunduğu fırsatları bugüne kadar sunup sunmadığı, en önemlisi de bugünden sonra sunup sunamayacağı olacak.Amaç bölgedeki insanların terapisinin sağlanması ve hayatla barışmasıysa yapılanlara ket vurulmaması, siyasileştirilmemesi ve kutuplaştırılmaması gerekiyor. Önyargılar, yaftalamalar, durumdan vazife çıkarmalar ülkemizin gerçeği. Ancak kolay kolay kabul edemesek de çok daha önemli ortak bir paydamız ve bu paydayla yaşama sunmak durumunda olduğumuz bir sorumluluğumuz var.Ne mi dersiniz?İnsan olmak ve böylesi bir insanlıkla çocuklara örnek olmaya çalışmak.

Devamını Oku

Bir araştırma sonucu

20 Ocak 2012

Elimde yeni yapılmış bir araştırmanın sonuçları var. Kadir Has Üniversitesi’nin 2008 yılından beri düzenli olarak yürüttüğü bir çalışmanın sonuçları bunlar. Ülkemizdeki sosyal ve siyasal yapının verdiği sinyalleri kamuoyuyla paylaşmaya yönelik “Sosyal/Siyasal Eğilimler Araştırması” tahmin edebileceğiniz gibi ilginç verileri içeriyor.18 yaş üzeri 1000 denekle yapılan bu araştırma İstanbul, Ankara, Konya, Bursa, Kocaeli, İzmir, Aydın, Manisa, Tekirdağ, Balıkesir, Adana, Antalya, Hatay, Zonguldak, Samsun, Kastamonu, Kayseri, Kırıkkale, Trabzon, Gaziantep, Diyarbakır, Mardin, Malatya, Bitlis, Erzurum ve Ağrı’da gerçekleşmiş. Araştırmanın sonuçlarını Kadir Has Üniversitesi Rektörü Prof. Mustafa Aydın basın mensuplarıyla paylaştığı çalışmada en çarpıcı konuların başında Kürt Sorunu geliyor. Hükümetin, Kürt sorunu konusundaki başarısının değerlendirilmesi ile ilgili sorulara deneklerin verdiği yanıtlar, ülkemizdeki gündelik hayatı bir kez daha düşünmek açısından ilgi uyandıran ipuçlarını taşıyor. Bu seneki araştırmada hükümet, Kürt sorununda gösterdiği “ivmeyle” yüzde 24.8’lik oranla başarılı bulunuyor. Bu oran geçen seneye göre artış göstermiş durumda. Aynı hususta hükümeti başarısız bulanların sayısında ise belirgin bir gerileme söz konusu! Liderlik konusunda da başbakan ilk sırayı kimse bırakmıyor. Öyle ki AKP’nin Türkiye’nin çehresine hakim olan yüzü ‘ışıldamaya’ devam ediyor.“Türkiye’nin şu andaki en büyük sorunu sizce nedir?” sorusuna verilen yanıtların başında “işsizlik” birinci sırayı alıyor. Ardından terör, ekonomik kriz, gelir dağılımındaki eşitsizlik, hayat pahalılığı biçiminde devam ediyor araştırmanın sonuçları. Buna karşın geçen seneki araştırmada işsizliğin ilk sırada yer aldığını düşünenlerde belli bir gerileme söz konusu. Bu açıdan bakıldığında terörün arttığı hususuna parmak basanların sayısı geçen seneki araştırmaya göre biraz daha artmış. Denekler, ekonominin en yaygın sorun olduğuna işaret ediyor; bu da son yıllar içinde hiç değişmeden yerini sabitlemiş bir olgu.Buna karşın demokrasi ile ilgili soruların yanıtlarında halkın demokrasi, özgürlükler ve adalet konularında yeterince tatmin olmadığına dair bulgular mevcut. “Türkiye demokratik bir ülkedir”, “Türkiye’de düşünce özgürlüğü vardır”, “Türkiye’de basın özgürdür” sorularına halkın yaklaşımı olumlu değil. “Bir yandan hükümetin şahin politikasını desteklerken diğer yandan demokrasi konusunda endişeli olmak bir çelişki değil midir?” tarzında bir soru ise araştırmada yer almıyor. Belki bundan sonraki yıllarda bu türde bir soru araştırmaya eklenebilir!Güvenlikten kurum değerlendirmelerine, hükümetin izlediği dış politikadan yargı sistemi ve anayasaya yönelik güncel sonuçları içeren bu araştırmada Türkiye’nin güncel sorunlarından biri olan toplumsal ilişkiler ve şiddet ilgimi çeken başlıklardan biri oldu. 498 erkek 502 kadın deneğin çoğunluğu “hiçbir şart alında şiddeti hoş görmem” diyor. Bu da kadın ya da erkek olsun şiddetin desteklenmediğini ortaya çıkarması açısından sevindirici. Ancak kafamı bulandıran bir hususu da sizlerle paylaşmak isterim. “Gerekli sebeple şiddet uygulamasını” onaylayan bir grup da mevcut. Bunlar 68 kişilik bir grup. Binde yetmiş! Yani yüzde yedilik bir oran. Türkiye’nin geneline oturtmaya çalıştığınızda hiç de azımsanacak bir rakam değil bu! Her yüz kişiden yedisi kadına uygulanan şiddete “varım” diyor. Daha da ilginci bu şiddet uygulamasını “destekleyen” 68 kişiden 20’si kadın! Kendilerine şiddet uygulanmasını haklı görebiliyor bu gruptaki kadınlar. Bu sayının Türkiye genelinde düşünülmesi halinde nasıl bir açmazın içinde olduğumuz ayan beyan ortaya çıkıyor! Bu araştırmanın kent merkezlerinde yapıldığını da hemen hatırlatalım.

Devamını Oku

Örgüt

18 Ocak 2012

Demek utanıp sıkılmadan bir de kitap yazdınız.O halde örgütlüsünüz!Okulda boyunuzdan posunuzdan utanmadan pankart açtınız ha!Örgüttt!Hele bir de milli bir futbolcumuzun cenazesinde yaptıklarınız... Ah ah...Besbelli örgütlüsünüz!Vay vay vay... Kurduğunuz cümlelerde iktidarı eleştiren bir tavrınız mı var yoksa?Hımmm bizden kaçacağını mı sandınız yoksa? Örgütlüsünüz.Nee... Bir de sokaklarda protesto gösterilerine mi katıldınız?Siz kimi kandıracağınızı sanıyorsunuz:Örgütlüsünüz.Demokrasi, eşitlik, nefret suçları, cins ayrımcılığı gibi ağıza alınmaması gereken sözcükleri yüksek sesle telaffuz mu ettiniz?Bu kadarı da olmaz kardeşim:Örgütlüsünüz.Yoksullara yardım etmek için dernek kurmaya yeltendiniz ha! Kim bilir arkasında hangi bölücü unsurları ihtiva eden bir dernek bu! Üstelik bu derneğin kurucularından biri olarak 2010 yılında da ölmüşsünüz. Bu ne cüret!Örgütlüsünüz.İşiniz gücünüz kalmadı da ülkenin derelerinin üzerine kurulacak olanları mı protesto ediyorsunuz?Bu nasıl bir vatan hainliğidir? Lamı cimi yok: Örgütlüsünüz!Bir de nükleer santrallere karşısınız ha!Örgütlüsünüz örgütlü!Sansürün doğru bir şey olduğunu düşünmüyorsunuz ha! Medyanın susturulduğunu düşünüyorsunuz yani?Örgütlü olduğunuz her halinizden belli.Gökdelenleri eleştiriyorsunuz!Örgüt işi bunlar örgüt!İhaleleri eleştiriyorsunuz!Örgüt örgüt...Adalet istiyorsunuz!Örgüt.Vicdan istiyorsunuz!Örgüt.Barış istiyorsunuz.Barışı kim kaybetmiş de siz bulacaksınız!Örgütlüsünüz, örgütlü...Telefonların dinlenmesini, insanların bilgisayarlarına girilmesini, yakın takibe alınmasını, şu an ülkede hakim olan adaletin işleyişini ‘bir intikam üslubu’ diye nitelendiriyor ve anti-demokratik mi buluyorsunuz?Hem cibiliyetsiz hem de örgütlüsünüz!Gazeteciler içerde diye dert yanıyorsunuz. Ne olmuş içerdeyseler? Dışarda olacaklar da ne yapacaklar insanın canını sıkmaktan başka?Yok yok örgütlü falan değil siz zıvanadan çıkmış bir örgütsünüz. İşimiz gücümüz yok sizle uğraşıp duruyoruz! Sabah akşam siz siz siz.Yaz kızım: Gereği düşünüldü, asıl suçlu bulundu.Örgüt örgüt örgüt...***Gelelim size...Demek bu telaş içersinde bir adam öldürüldü. Bir Ermeni gazeteci. Hay Allah!Canım dostlar sağolsun. Bir dahaki sefere dikkat ediniz. Zaten içerde çok yattınız, cezanızı fersah fersah ödediniz. Şimdi gününüzü gün ediniz.Karar mı?Örgütsüzsünüz.İçimiz nasıl ferahladı bilemezsiniz! Suçsuzsunuz. Elbette serbetsiniz. Bunu hak ettiniz. Ah kim bilir neler neler çektiniz.***Bugün Hrant’ı anıyoruz.

Devamını Oku

Arka bahçe

15 Ocak 2012

‘Olmak ya da olmamak’ diye başlayan o tiradı bilirsiniz değil mi? Shakespeare’in kahramanı Hamlet’e elinde kafatasıyla söylettiği sözlerdir bunlar. Hamlet’in kendi kendine konuşmalarının en çarpıcı olanlarından biridir. Aslında var olmak ve yok olmayı tartışmaktadır Hamlet. Yaşamı ve ölümü. Her ne kadar kitabın ölüm ve kendini öldürme temalarını işaret eden bir bölümüyse de aslında bir kez daha bizlere hatırlattığı önemli bir nokta vardır: Hamlet bize benzer! Ya da biz Hamlet’e benzeriz. Tedirginliği, yaşananlar karşısında duydukları, mizacı ile o ‘çağdaş’ bir kahramandır. Özellikle de erteledikleri, görmezden geldikleri, gerçeği saptırması, maskelerin arkasına sığınışıyla. Çoğu eleştirmen onu tartışırken aslında kendimizi tartıştığımızı itiraf etmiştir.Bir-iki hafta önce bir bakanımızın sanatçıları ‘arka bahçe ürünleri’ diye tanımlamasının üzerinden çok da fazla geçmeden bir başka ‘arka bahçe’ trajedisiyle karşılaştık. 1990’lı yıllarda Diyarbakır’daki JITEM’in arka bahçesinde insanlara ait olduğu saptanan kafatasları bulundu! Hem Hamlet’i hem de bakanın söylediklerini birlikte hatırladım. (Hamlet’in en büyük işkencesi kendine, yani kendi arka bahçesineydi. Bunu fark etmeseydi Hamlet’ten ne bakanı olurdu diye de düşünmedim değil!)Sonra o meşhur tiradı biraz değiştirdim. ‘Arka bahçede olmak ya da olmamak... İşte bütün sorun bu!’ diyesim geldi. Ve satırların devamı Hamlet’ten dökülüverdi:Düşüncemizin katlanması mı güzelZalim kaderin yumruklarına, oklarınaYoksa diretip bela denizlerine karşıDur, yeter demesi mi?...Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesineSevgisinin kepaze edilmesineKanunların bu kadar yavaşYüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine?Şu işe bakın, arka bahçe bana Hamlet’i ve bu tiradı hatırlattı. Sadece ortada kimlikleri belirsiz kafatasları olduğu için değil. Arka bahçeye duyulan hazzın yıllar içinde hiç sönmemiş olmamasına da şaşırıp kaldım. O kafataslarının arka bahçeye gömüldüğünde her şeyin ‘yaşam’ temelinde çözüleceğine duyulan sapkın inancın aramızda dolaşan yüzsüz hayaletine. Ölümün bir çözüm olduğuna duyulan o inanca. Çözüm mü dediniz? Haydi arka bahçe!Nedense bana arka bahçelere gömülen o kafatasları kendinden kaçışın en üst ve en çılgın noktası gibi geldi. Bu cümleye gelene kadarki süreç de zihnimi kurcaladı elbette. Derken insanların bunu raporlara, hükümete, kayıtlara düşüş biçimlerine takıldım. Sonra sadece kendilerine bunu nasıl haklı gösterebildiklerine. Sadece kendilerine. ‘Bir arka bahçen varsa senden mutlusu yok kardeşim. Göm, yok et, iftira at, aynı filmi çek çek dur... Yeter ki bir arka bahçen olsun.’Olmak ya da olmamanın bir işkencecinin günlüğünde nereye düşebileceğini anlamaya çalıştım. Varolmanın denklemi sabah sorgu ve işkence, arada yenilen öğle yemeği, ikindide içilen çaylar, sonra akşam işkence yapılanın öldürülmesi ve sabaha karşı arka bahçeye gömülmesi miydi?Yaşamak buysa ölümün ne olduğunu bir türlü anlayamadım.

Devamını Oku

Hani söz vermiştiniz?

13 Ocak 2012

4320 sayılı kanun... Bu kanunun yenilenmesi için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı 236 kadın örgütünün fikirlerine danıştı, onlardan görüş aldı. Onlar da bütün içtenlikleriyle bu kanunun yeni halinin nasıl olmasına dair çok net bir yol haritası çizdiler ve bakanlığa sundular.Sürecin son derece demokratik bir şekilde gelişmesi heyecan vericiydi. Ancak son gelişmeler pek parlak değil. Bakanlık’tan yansıyanlar, önerilerini sunan gruplar başta olmak üzere kadına yönelik şiddete karşı tavır alınmasını isteyen çevreleri hayal kırıklığına uğrattı! 5 Ocak’ta onaylanan son yasa taslağında önerilerin çoğunun dikkate alınmadığını görüyoruz. Üstelik daha önce var olmayan pek çok sorunu da içermesiyle bu taslağın bir ilke imza atmak üzere olduğunu söyleyebiliriz.Örneğin tedbir kararı verme yetkisi mahkemelerden alınıp kaymakam ve valilere veriliyor. (Bu değişikliği anlamak mümkün değil. Adalet yerine neden kaymakam ve valinin kararı?) Dahası, önleyici tedbir kararının ihlal edilmesi söz konusu olduğunda yasa neredeyse erkekten yana oluyor; örneğin bir daha şiddet uygulamayacağını beyan eden erkeklerin cezasının kaldırılacağı yasaya ekleniyor. Açıkçası burada zihnimiz iyice bulanıyor. Bu yasanın mağdur konumundaki kadınlar için çıkartılacağını umut ediyorduk. Halbuki bu haliyle yasa taslağı şiddeti görenin değil uygulayanın yanındaymışçasına bir tavır sergiliyor. Dahası örgütlerin doğrudan ailedeki kadını koruma altına alma refleksleri de son taslakta yer almıyor. ‘Yakın ilişki içersinde yaşayanlar’ kavramı çıkartılmış! Peki bu ne demek? Aile içersinde şiddet gören kadının bu yasadan yararlanması diye bir şey söz konusu değil! Peki bundan kim yararlanacak?Elbette bu hâlâ bir taslak... Bu yüzden görüşmeler devam etmeli ve kadınlara uygulanan şiddetin ülkemizde ‘artık’ son bulması yönünde samimi adımlar atılmalı. Buradaki temel hususun, ailenin değil kadının korunması olduğu da yeniden hatırlanmalı! Çünkü biliyoruz ki bizim gibi toplumlarda aileyle kutsanan namus kavramı modern düzenin akışkanlık kazanmasında çok etkilidir. Kadınlar bunu hem bedenleri hem de duygularıyla öderler! Çok ağır bir denetimdir bu. Çok ağır. 4320 sayılı yasanın bunu hafifletmesi gerekiyor, güçlendirmek yerine. Kısacası kadın bedeni ve duyguları üzerindeki denetimi artırmak yerine hafifletmek. Özdeki amaç bu olmalı. Kadını cinsiyet temelli kodlar ve namusla buluşturmak değil (asırlardır bu yapılıyor zaten), yaşamla buluşturmak! Yaşamla buluşmasına seferber olmak.***Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway diye bir romanı vardır. 35 yıl sonra Türkçesi yeniden basıldı. İlknur Özdemir’in güzel ve yetkin çevirisiyle okuyun derim. Bilinçakışı tekniğinin en başarılı örneklerindendir. Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıktı.

Devamını Oku