Görkemli sadelik

17 Şubat 2012

Şafak Pavey sadece engelli ya da CHP’li olmasıyla değil, yaşama tutunma gücündeki görkemle hafızalarımıza kazındı asıl. Yollarımızın kenarlarındaki kaldırım yüksekliklerine ve köstebek çukurlarına proteziyle, doğanın katledilmesine ödün vermez tavırlarıyla, etrafında biriken önyargılara ve istif edilmiş yalan yanlış merhamete nezaketiyle cevap veren o kadın! Herkese böyle bir yaşam direnci nasip etsin kâinat!Gerçi yaşama tutunmanın binbir türlü şekli vardır var olmasına da bazen bu tutunma yeryüzünü daha anlamlı bir yer kılmak biçiminde hasıl olur. Hırs ve nefretle değil de sevgi ve ışıkla. İşin esası, dünya hâlâ dönebiliyorsa bu azınlıkta kalan insanların bitip tükenmez umudu ve inadı sayesindedir. Şu kimine göre saflık, kimine göre budalalık diye nitelendirilen duygular! Kül yutmadığını farz eden kimilerine göreyse “Hımmm kim bilir bunun altında neler vardır neler!” şüpheciliğinin adresidir bu hisler. Şu aslında en çok kendilerinden şüphe edenler için yani!Ne ilginçtir ki Pavey’in güleryüzüne ne zaman baksak, kamuoyunda yaratıldığı üzere onun gerçekte ne ve kim olduğunu değil, nasıl ve şekilde algılandığını izler hale geldik. Kalp para tarzındaki bir şefkatle peşin peşin verilen sıradan hükümler, insanlıktan nasibini almamış cümleler, yersiz abuk sabuk laflar, bir sürüsü... Kısaca Türkiye’nin Meclis’ten üreyen ve köşelere uzanan merhamet algısıydı bu! O merhamet kalıbına bir girse herkesin rahatlayacağı şu kadın!“Engelliler evlerinde otursalar daha iyi ederler kardeşim!”“Engellisin ve acınmayı hak ediyorsun.”“Engellisin, o halde yardıma muhtaçsın!”Pavey’in ışıltılı yüzüne ne zaman baksam insan olarak nasıl da kaybettiğimizi düşünüp duruyorum. Nicedir. Öyle bir sadeliği var yüzündeki derinliğin. Yansıtıyor.Her şeyin havadaki çıtkırıldım nemle hızla bayatladığı, insan ilişkilerinin lime lime olmaya yüz tuttuğu, bayağılığın en önemli tavırlardan olduğuna dair “ekran imajı” eşliğinde kaybedişin de başka bir adresi oluyor bu.Kalem oynatmanın mitos bölünmeyle üreyen hizipçilik, misyonerlik, nefret söyleminin sözcüsü olmak, iktidar diliyle konuşmak gibi işlere de yaradığını, üstelik bunun görev addedildiğini fark edebildiğimiz sıralarda. Kalemin hakikatin dilini değil de yalakalık dilini kendine siper ettiğini öğrenmeye başladığımız zaman.Pavey’in yüzüne ne zaman baksam, onun ışıklı yüzünde beliren Türkiye algısında gerçekte kimin yardıma muhtaç olduğunun yansımasını görüyorum. Formül de kaçınılmaz olarak şöyle değişiyor elbette:“Takıntılılar evlerinde otursalar daha iyi ederler kardeşim!”“Takıntılısın ve acınmayı hak ediyorsun.”“Takıntılısın, o halde yardıma muhtaçsın!”

Devamını Oku

Sansürle gitsin

15 Şubat 2012

Sabitfikir ilgiyle takip ettiğim edebiyat dergilerinden biri. Her ay “Aldım, alacağım” derken sağolsunlar dergilerinin her sayısını gazeteye gönderme inceliğini gösteriyorlar. Bu sayısında, geçmişten bugüne yazılarını okumaktan keyif aldığımız Oylum Yılmaz’ın imzasıyla ilginç bir konuya değinilmiş: “Dijitalleşen Sanat Kimin Sanatı?” diye soruyorlar. Cep telefonlarıyla çekilen filmler ve fotoğraflardan, bunların paylaşıldığı sitelere, yaşamlarımızı bilgisayar ekranına kilitleyen twitter mesajlarından bu tür sosyal ortamlarda yazılan romanlara kadar her şeyin değiştiği, farklı bir noktaya evrildiği bir dönemden geçiyoruz. Bu ortamdaki işler sanat mıdır, değil midir? Bu soru kafalarımızı kurcalayabilir, kurcalamalıdır da. Ancak çağımızı, dolayısıyla bu internet ortamının bireye sunduğu sonsuzluğu, bu sonsuzlukta yeniden yapılanabilecek bir evrenden bahsetmek mümkünken iş gelip dayanıyor Türkiye’ye. Ya da Türkiye gibi ülkelere. Derken başlıyor midemiz ağrımaya.Bu yüzden ne Alvin Toffler’ın üretici ve tüketiciyi (İngilizce adlarıyla söylemek gerekirse producer ve consumer) birarada kullanarak oluşturduğu bir kısaltma olan “prosumer”un (üretirkentüket diye çevirebiliriz dilimize) çağımızı anlatan hali ne de başka tanımlar... Çağımız bambaşka bir belayla anılmaya mahkum. Tıpkı dijital ortamlarda yaratılanlar sanat mıdır, değil midir diye tartışmayı ertelemek durumunda kalabileceğimiz gibi, üretirken tüketmek fikrini düşünmek de zaman zaman bir lüks haline gelebiliyor. Estetiği, yaşamın gerçekliğini, hakikatin sanatla kurduğu bağın bu koşullar altında nasıl ve ne şekilde devam edebileceğini tartışmak yerine, itilip kakıldığımız bir başka çukuru sorgulamak farz oluyor.Bunun nedeni ise elbette yaşamakta olduğumuz sansür ve bu sansürün daha da karanlığı olan otosansür. Ne yazık ki böyle.Yazar Murat Gülsoy derginin soruşturmasında internet üzerinde serbest paylaşımın kendisi için neler ifade ettiğini belirtirken “internetin sağladığı özgür paylaşım ortamlarının gelecekte bizi daha iyi bir dünyaya götüreceği konusunda iyimser” olduğunu söylüyor. Söylüyor söylemesine de önemli bir gerçeğin altını çizmekten de geri kalmıyor: “Ülkemizdeki muhafazakâr derin devlet ruhunun her geçen gün güç kazanmasından dolayı endişeliyim.”Gülsoy ileri demokrasilerde ancak nefret suçlarının sansürlendiğini söylerken aslında ülkemizdeki başka bir gerçeğe değiniyor. Ne yazık ki nefret suçu kapsamında olan hemen hiçbir şey sansürlenmiyor ülkemizde. Üstelik sanki alabildiğine doğal bir söylem biçimiymiş gibi yayılmasına göz yumuluyor, hatta zaman zaman bu tavrı destekleyici bir görünüm sergileniyor. Oysa nefret suçu, mahkemelerde hesap verilmesi gereken bir suçtur, bunu artık teslim etmek gerekiyor. Ama bir de bakıyorsunuz, her türlü düşünceye üstü kapalı ya da açık biçimde sansür var ama nefret üzerinden yaratılan kurgulara hiçbir şey yok. Sosyal medyada da böyle, anaakım medyada da! Nefrete varan hakaretler ortalığa zehir saçmaya devam ediyor. Sanki özgürlüğün tanımı buymuşçasına. Demokrasinin kısıtlanmasının yarattığı boşluğun zaferi bu! Acıdır ki sadece bugün tanık olduğumuz bir açmaz da değil. Türkiye’nin kaderi ve tarihi sansürün gölgesinde yaratılmış, kurtul kurtulabilirsen. Reflekslerimiz, içgüdülerimiz, günlük yaşam alışkanlıklarımız... Hepsi sansürle dolup taşıyor. Dahası, iktidara gelenin tepemize binen elinde göz kamaştıran bir asaya dönüşmeye devam ediyor sansür denilen bu illet.Bugün de aynı filmi seyrediyoruz, hemen hemen aynı replik dilimizde: “Biz bu filmi daha önce seyretmiştik!” Zaman ilerlemiş, oyuncular değişmiş, kurgu yer yer tökezliyor, sertleşiyor, bulanıklaşıyor, tıkanıyor, yer yer akıyor. Ama hep aynı film, hep aynı bayat film kardeşim!

Devamını Oku

Hişt Hişt! 14 Şubat geliyor!

12 Şubat 2012

Yarın Sevgililer Günü. Ancak bu günün bir başka anlamı daha var. Özellikle biz edebiyatçılar ve edebiyatseverler için. Zamanında Türkiye PEN’inin çabaları sayesinde 14 Şubat, aynı zamanda Dünya Öykü Günü olarak da kutlanıyor. Bunun gerçekleşmesinde yazar Özcan Karabulut ve akademisyen Aysu Erden arkadaşlarımızın katkılarını unutmak mümkün değil.Bu vesileyle yıllar önce 14 Şubat Dünya Öykü Günü dolayısıyla edebiyatçılar ve edebiyatseverlerle bir araya geldiğimiz bir toplantıda yaptığım bir konuşmayı hatırlıyorum. Orada 14 Şubat’ın Sevgililer Günü diye anılmasından dibine kadar istifade eden sektöre yönelik bir eleştirim vardı. Bu eleştirim hâlâ mevcut.“Bir insanın bir insanı sevmesinden daha güzel ne olabilir?” diye sorabilirsiniz. Buna yanıtım “elbette daha insani olanı olamaz” olacaktır. Hele sevginin yerine hoyratlığı, şefkatin yerine şiddeti, birbirini anlama yerine küfürleşmeyi sürekli soluduğumuz, yaşamın kıymetini sürekli ertelediğimiz bu günlerde. Bir insanın başka bir insanı sevmesinden vazgeçtim, insanın kendisini sevmesinin ne kadar önemli olduğunu hatırlamak durumunda olduğumuz günler bunlar. Kastettiğimin narsizm gibi sorunlu bir duruma işaret etmediği açık. Cidden kendimizi sevmek ve onaylamaktan bahsediyorum. Kendimizi onayladığımızda karşımızdakine bu kadar öfke duymayız ya; benim sözünü ettiğim bu türden bir barışıklık. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığından elbette sevelim.Tamam.Ama bir de buradan yola çıkıp işin alabildiğine abartılması kısmı var ki benim asıl eleştirim buna yönelik. Bu yüzden 14 Şubat’ın zihnimdeki karşılığı, aman ille de muhalif olayım diye değil buna inanın, “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey” demiş olan o esaslı yol arkadaşlarımızdan biri Sait Faik’in cümlesine denk düşüyor. Sanırım böylelikle hem sevgiyi dışlamamış hem de sevginin bir yaşam felsefesi olduğuna olan inancı da pekiştirmiş oluyorum. Sadece sevgiyi değil, sevginin karşıtı olabilecek duyguları da bize anlatan, bu sayede sevgiyi bulabilme şansını yine biz insanlara sunan edebiyatın ışığı 14 Şubat’a denk düştüğüne göre “hişt hişt” deyip Sait Faik’in o eskimeyen öyküsünün son bölümünü sizlerle paylaşayım:“....‘Sen değil misin hişt hişt diyen?’‘Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?’Nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!... Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanlar... ?‘Hişt hişt !’ ?‘Hişt hişt !’‘Hişt hişt !’”?Sadece sevgililere değil, yalnızlara, yalnızlıklarını kalabalıklandırmasını umut edenlere, hatta Fransız yazar Baudelaire’in deyişiyle “yalnızlığını kalabalıklandırmasını bilmeyen, telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını bilemez” noktasında gezinen zihinlere, çoğulluğu keşfetmiş olanlara ya da daha sonra keşfedeceklere, edebiyatın ve sevginin pırıltısıyla:“Yarın 14 Şubat. Hişt! Hişt!”

Devamını Oku

Çocuklar neden... tinerci olur?

10 Şubat 2012

Günışığı Kitaplığı’ndan dilimize kazandırılmış olan ve basıldığı günden itibaren bir biçimde hemen her yere referans göstermekten bıkmadığım bir kitap var. İngiliz yazar David Almond’un kitaplarından biri bu: “Dünya Büyülü Bir Yer”. Bu yüzden geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin seçkin edebiyat dergilerinden biri olan Notos’un “100 temel eser” diye başlattığı bir soruşturması kapsamında da ilk sıraya bu kitabın adını koydum. Kitabın Milli Eğitim’in 100 yabancı temel eser bölümüne girmesini istememin nedeni, hem gerçekten hedef kitle olarak genç okurun dertlerini dert edinmiş olması hem de temel izleğinde gençlik algısının iyiler ya da kötüler diye ayrıştırılamayacağına “bingo” demesiydi!.“Gençlik algısı” diyorum çünkü iyiler ve kötüler fikri asıl öfkeli büyüklerin dünyayı anlama algısında ve bu algıya eşlik eden iktidar sözcüklerinde karşılık bulur. Çocuklar, gençler kavga gürültü koparırlar koparmasına ama özünde dünya bir hile bulutu değildir onlar için; saf tutmayı seven, dünyayı eğip bükmeye meraklı olanlarsa şu kızgın büyüklerdir. Onların kafasında bir yerde iyiler dizilmiştir sıra sıra, diğer tarafta da kötüler.Bu sinirli büyükler dünyasında bir yerde iyi aile çocukları, din kültürü almış, ahlaklı, erdemli çocuklar vardır... Diğer taraftaysa tinerciler, kötüler, dışlanmışlar, savrulmuşlar... David Almond’un kitabının esas kahramanı da o iyi çocuklardandır. Diğer bir kahramansa şu kötülerden! Ama ne ilginçtir ki kitabın esas kahramanının kendini ifade etmesi, büyümenin engebeli arazisinde içindeki karanlık yüzle, kısacası iyi aile çocuğu olmayan bir başka çocukla yüzleşmesi sayesinde olur. Yazarın her iki çocuğa da gösterdiği şefkat o kadar belirleyici bir rol oynar ki yapıtta, adına ister şifa bulma ister büyüme diyelim, her iki çocuk da arızalı bir gelecek değil, gerçek bir buluşmaya dönüşecek bir yaşam birliğine kavuşur romanın sonunda. Kısacası iyi aile çocuğu ya da ahlaki kuralları iyi bellemiş kahraman, kendi içindeki gölgesini bulmaya çalıştıkça ruhun çamaşır suyuyla dezenfekte edilemeyeceğini, ancak yaşamla, ancak toslaşmalarla, üstelik hoşa gitmeyen toslaşmalarla evrilebileceğini de kavrar ve muhtemelen iyi aile çocuğu olmaktan vazgeçip kendisi olmaya karar verir! Buna karşılık geleneksel kurgularda hep düzelmesini umduğumuz ‘kötü oğlan’ da küt diye iyi oğlana değil, kendisinden çalınanların ruhunda yarattığı eziklikleri az çok keşfe çıkan biri haline dönüşür.Sormadan edemezsiniz. Bu çocuklar büyüyünce nasıl yetişkinler olacaklar diye. Buna verilecek en yalın cevap şu olabilir: “Her ne konumda olurlarsa olsunlar birbirlerini suçlamayacak yetişkinler olacaklar ve muhtemelen yaşamın kutuplarla, kutuplaşmalar arasına sıkışmış hoyrat sözlerle, tehditlerle, küfürleşme dolu hallerle çözülemeyeceğini de fark edecekler.”“Dünya Büyülü Bir Yer” adlı bu kitap, büyüsünü yaşamın vasat gibi gözüken sıradanlığından alır. Bu mucizevi sıradanlıkta büyüklerin dünyasında gezinen aklar ve karalar yoktur. Varsa da bunların deneme yanılma yoluyla sınanmaları mümkün olabilir, korkuyla, tehditle bu işlerin çocuk dünyasına etki sağlayamayacağı ortaya konur.O halde tam da burada düşünmek lazım. Tinerci çocuklar dini bütün gençler, iyi vatandaşlar olmadıkları için mi Bali çeker? Yoksa, günümüzde Kemalettin Tuğcu’nun köprüaltı çocuklarından bile çok ayrı bir savrulma yaşadıkları, yoksulluklarıyla, kenarın kenarına itilmiş halleriyle küreselleşmenin ayağına dolandıkları için mi? İyi ve kötü çocuk sistemin ayrıştırdığı bir kutuplaşmadan üreyen, üretilen bir sakarlık, basiretsizlik değil midir? Onlara fatura kesmek neyin nesidir sahi? O fatura üzerinden hangi sözün kutsallığı geçerlidir Allah aşkına?(Kötü çocuk Müge’den: Her şey o kadar tuhaf bir biçimde “ciddiyetle” savruluyor ki, bir naylon torba alasım, içine Bali koyasım ve koklayasım var şu aralar.)

Devamını Oku

Tekerlekli sandalyedeki deprem

8 Şubat 2012

İlkin Van’dan İstanbul’a göç etmiş bir depremzedenin adresi için başvurdum Fatma Çoban’a. Bu yazışma esnasında onun kas hastalığıyla boğuştuğunu öğrendim. Bitlis Tatvan’da depremi 20 yıllık tekerlekli sandalyesiyle yaşamış. Bilgisayarı ve Skype’siyle ağır hasarlı bir evin dört duvarı arasından başta Van’ın ve Van’daki kas hastalarının, ardından depremzedelerin acil ihtiyaçlarının karşılanması için Türkiye’nin dört bir ucuna nasıl ulaştığından bahsedince öyküsünün birçoğumuz tarafından fark edilmesi gerektiğini düşündüm.“Tekerlekli iskemleye bağımlı bir engelli olarak yaşadım depremi. Korkunçtu. Benim için değil, beni bırakıp dışarı kaçamayan annem için korkunçtu. Deprem sırasında tekerlekli sandalyedeydim ve dışarı çıkamadım. Birçok kas hastasının yaşadığı bir durum. Bulundukları binalarda ya asansörler sağlıklı bir biçimde çalışmaz ya da yoktur, merdivenlere takılırız. Dışarı çıkar kaldırımlara, altyapı problemlerine takılırız. Ama deprem apayrı bir şeydi. Başlı başına farklı bir olay. Asansör sarsıntıyla kopup düştü. Apartmanda korkunç çığlıklar koptu. İnsanlar kendilerini dışarıya atmaya çabalıyordu. Annem ve 80 yaşındaki ninemiz mutfaktaydı. Deprem başlayınca annem ‘çocuklarım’ diye mutfaktan fırladı. Nine ise koştura koştura aşağı indi. Annem takıldı kaldı. Bir bana bakıyor bir de uyuyan kardeşim var içerde, ona. Ne yapacağını şaşırdı kadıncağız. Olabildiğince sakin bir yapım vardır benim ‘Anne sakin ol’ diyorum. O sırada duracak gibi oldu deprem. Biz bitti diye düşünürken şiddetlenerek devam etmeye başladı tekrar. O şiddetle duvarlar çatırdamaya başladı. Duvarlardan sıvalar dökülüyordu. Bulunduğum yerde yuvarlanmamak için tutunmaya çabalıyordum ama bir yandan da annemi sakinleştirmeye çalışıyordum. Annem dua okumaya başladı. Artık hiçbir çaresi yoktu. Bembeyaz kesildi.”Günlerce uyuyamamış Fatma Çoban’ın annesi. Şimdilerde bir kanepeye sığışmaya çalışarak kâh uykuda kâh yarı uyanık geçiriyormuş soğuk, uzun, tekinsiz geceleri.“Peki ya siz Fatma Hanım?” diye soruyorum. “Şimdilerde beklentileriniz neler?”“Kendim için açıkçası bir beklentim yok” diyor ve öncelikle 7 yaşından beri yaşamının bir parçası olan kas hastalığı ile ilgili düşüncelerini paylaşıyor benimle.“Bu rahatsızlıktan dolayı iki kardeşimi kaybettim. Çünkü sağlık sektöründe donanımlı bir altyapı yok. En azından hastanelerde kas hastalıklarıyla ilgili multidisipliner birimlerin oluşturulmasını bekliyorum. Ailelerin gittikleri sağlık kuruluşlarında her anlamda bilgilendirilmesi çok değerli. ‘Tedavisi yok’ denip gönderiliyorlar. Sonra ortaya çıkan sorunlar ile ilgili ne yapabileceklerini bilmemenin çaresizliğini yaşıyorlar. Bu anlamda da Türkiye’nin 12 ilinde, üniversite hastanelerinde Kas Hastalıkları Merkezleri kuruldu ama yazık ki söz konusu merkezlerin birçok eksiği var.”“Ya deprem?”Çoban 17 Ağustos Depremi’ni de Bursa’da yaşamış. Her iki depremi kıyasladığında bölgeye yönelik siyasi ve milliyetçi bakış açılarının, doğal zorluklarla bir araya gelince Van’daki depremin şiddetini tarifsiz ve kıyaslanamaz bir biçimde artırdığını söylüyor. Gelen yardımların ulaşmadığını, belediye, valilik ve diğer kurumların karşılıklı uzlaşı sağlayamadığını, bu yüzden özellikle birçok çocuğun yaşamını kaybettiğini belirtiyor.“Ne düşünürse düşünsün! İnsana değer vermek çok önemli bir unsur ama maalesef biz bu süreçte bunu yaşayamadık. İlk aşamada ‘her şey yapıldı, bütün tedbirler alındı’ diye açıklamalar yaptı yetkililer. Ama gelin görün ki biz işin içindeydik. Araştırdığımızda, incelediğimizde, üstüne gittiğimizde hiç de öyle olmadığını gördük. Bu da yardımların sağlıklı biçimde ulaşmasına engel oldu. Basındaki bazı insanlar bile milliyetçi söylemlerde bulundu. Bütün bunlar o insanlara yardımın sağlıklı biçimde ulaşmasını engelledi. Çocukların soğuklarda sağlıksız bir biçimde kalmasına, hatta ölmesine neden oldu. Üstüne bir de soğuk kış koşulları eklendi.”Deprem olur olmaz hemen hasta aileleriyle temasa geçmiş Çoban. “Bu ailelerin mağduriyetleri çok daha fazlaydı” diyor.Tam da burada Diyarbakır, Batman ve Van’daki DMD hastası ailelerdeki kadınların yaşamını anlatan ‘Düşümdeki Uçurtma’ adlı belgesel film projesinden bahsediyor. Akraba evliliklerinden ötürü Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da çok yaygın bir kas hastalığı DMD. Kas hastalıklığı çeşitlerinden sadece biri. Erken yaşlarda erkek çocuklarını buluyor, kız çocuk ise taşıyıcı oluyormuş. Birçok akademisyen ve belediyenin destek verdiği projenin hâlâ finansman konusunda sorunları var. Kültür Bakanlığı’ndan haber bekleniyor!Kas hastalarının yaşadığı tüm zorlukları bilen ve önümüzdeki ay 43 yaşına girecek olan Fatma Çoban liseyi bitirene kadar yürüyebilen konumdaymış. İktisat Fakültesi’ni kazanmış ama devam edememiş! Bugün geçimini 3 ayda bir aldığı engelli maaşıyla sürdürüyor. Yöneticiliğini üstlendiği HASGAP’ın (Kas Hastalıkları Hasta-Gönüllü Ağı adı verilen Türkiye’nin 30 iline ve bu illerdeki yüzlerce kişiye ulaşmayı başarabilmiş bir sosyal hizmet internet ağı) bütün çalışmalarını da bu gelirle sağlıyor! Ona ulaşan yardımların dağıtımının yapılması ve yerine ulaşması için elinden geleni yapıyor. Şu an 56 temsilcisi olan ağın e-posta adresi:. hasgap@gmail.com. Web sayfaları yapım aşamasında ve facebook’tan da ulaşılabiliyor.Hiç kuşku yok ki yeryüzünün bulanıklaşan merceği bu iyi kalpli, iyi niyetli insanlar sayesinde berraklaşıyor.

Devamını Oku

Eti senin kemiği senin!

5 Şubat 2012

(Ben gencin itaatkârını severim. İmza: Oz Büyücüsü)Laf olsun diye söylemiyorum. Ancak Oz Büyücüsü kılığına girmiş tuhaf yaratıklar söylese masal gereği bir anlamı olacak bu cümleyi son günlerde koca koca üniversitelere dekan, rektör olmuş insanlar ‘bak gelmeyeyim oraya!’ tavırlarıyla öğrencilere söyler hale geldi. Pes. İnanılacak gibi değil. Olay beynin beyinle buluştuğu (en azından benim demokratik Türkiye hayalim bu yönde) yaşamına şekil verme iradesini elinde tutmaya niyetlenmiş öğrencilerin bulundukları bir yerde, 21. yüzyılın Türkiyesi’nde, üniversitelerde cereyan ediyor! Bu yüzden tanık olduklarımıza gerçek süsü verilmiş bir kâbus ya da sonu er ya da geç mutlulukla bitecek bir macera gibi bakmak istiyorum. Ama bu pek kolay olacağa benzemiyor.Son günlerde tanık olduklarımız ülkemiz için gerçekten üzüntü verici bir tablo sergiliyor. Hatırlatmak boynumuzun borcu olsun: Üniversite kim ne derse desin torna tezgâhı değildir. Torna tezgâhının başında olanları küçümsediğimden değil. Ancak üniversitelerin başındaki ekipler karşılarındakini birey olarak değil birer kul (yoksa köle mi demeliyim) olarak görmeye devam ettikleri sürece hep birlikte ağaca çıkmaya devam edeceğiz!İş insan beyniyse, tornadan farklı bir işlevsellikle buluşmak durumundadır üniversite kurumu öğrencinin beyniyle. Üstelik her öğrenci farklıdır, her hoca gibi. Bir toplumu meydana getiren her birey gibi. Ancak anlayabildiğim kadarıyla bu fikir kimilerinin hoşuna gitmiyor! Onlar öğrenci yerine karşılarında dut yemiş sevimli bülbüller, geleceğin teminatı olacak ‘salla başını al maaşını’ tipler, korkuyla sindirilebilecek renksiz zihinler, gölgesinden ürken ve zamanla iktidara tapma eğilimi gösterecek maskeler, matruşkalar, kuklalar görme hevesinde.Gerekçe de muhtemelen şu fikir üzerinde çuvallıyor: ‘Bu gençler eleştirinin ne olduğunu bilmiyor!’Sayın hocalar! Bu gençler eleştirinin ne olup ne olmadığını, deneme yanılma yoluyla bulmak için oradalar! Korkuyu yenebilmek, özgüvenlerini kazanabilmek, ifade özgürlüğünün ne olduğunu keşfedebilmek için üniversitedeler. Üniversite gençlere sadece bilgi depolamak için değil, onlara bu bilgiyi bilgelik noktasında yaşama nasıl eklemleyebileceklerinin yollarını göstermek için de vardır. Belki de en çok bu ikinci husus için vardır üniversite. Her ne kadar YÖK dediğimiz o tuhaf kurum bu çok ama çok önemli hususu yıllardır yıkmak için elinden geleni yapmış olsa da bu gerçek dünyanın saygın üniversitelerinde hâlâ etkisini ve geçerliliğini sürdürmektedir.Üniversite bir not çizelgesinden oluşmuş soyut bir amblem, dört beş yıl sonra insanın eline diploma diye tutuşturulan bir kağıt parçasına sığdırılan bir özet değil, öğrencinin yaşamı deneyimlediği bir yer olmak durumundadır. Düşünmeyi, tartışmayı, soru sormayı, analiz edebilmeyi keşfedebildiği bir yer.Elbette bu hususları istiyor, önemsiyorsak!Amaç tek tip kafa yetiştirmekse gençler boş yere zamanlarını, enerjilerini harcamasınlar. Sistemin işleyişi zaten bu yönde. Kalkıp öğrencilere sürekli ‘cısss’ diyen bir tavır günü kurtarır kurtarmasına ama bilinen bir gerçek vardır ki vicdanları üşütmeye yeter de artar bile: Eğitimde iş, günü kurtarmakla bitmez.

Devamını Oku

Barışa en çok katkıda bulunan ülke

3 Şubat 2012

TESEV’in araştırmasının sonucunda Ortadoğu’da barışa en çok katkıda bulunan ülke olduğumuz ortaya çıktı. Arap Baharı’ndan en kârlı çıkan ülkeymişiz.Elbette bu araştırma önemli bulguları içerebilir ama işin doğrusu bu araştırmanın sonucunda barışın ve baharın ne olduğunu tekrar kendime sormak durumunda hissettim.Örneğin Ortadoğu halklarını ve yaşadıklarını düşündüğümüzde Roboski gerçeği barışın neresinde durur? Nasıl bir gölge vurur 21. yüzyılda 34 kişinin öldürülmesi gerçeğine? Ya bu konuda kamuoyunu bilgilendirmede medyanın etik açısından sınıfta kalışına ne demeli? Dımdızlak ortada kalmış duygularımızı yönlendirmeye çalışan ölçeklere nasıl bakmalı? Etrafımızda raksedip duran bu facianın, sanki mümkünmüş gibi bir vicdan tahteravallisine oturtulmaya çalışılmasına hangi sözleri bulmalı örneğin? Bir ülkenin çatısı altında değil de sanki bir misafirhanenin odalarında kalıyormuşçasına üstlenmek durumunda kaldığımız dilsiz konuk dublörlüğümüze edilecek laf kaldı mı? İçimize lök gibi oturanları şeytan uçurtmalarına bağlayıp göğe saldığımızda içimiz rahatladı mı? Rahatlar mı? Hal böyleyken şeref kıtasında yer alsak ne olur, yer almasak ne olur!Ülkesinde 100 küsur gazeteciyi cezaevine tıkmak bu baharın neresine denk düşer? Bahar çiçeklerinin hoyrat fırtınalara yakalanması ve tarumar olması demek değil midir bu? Hangi hakkâk ruhu kelepçeliyken yaşamının izini sürebilir sanatında? Hangi baharı yansıtabilir? Hangi topaç dönebilir bu baharda? Hangi kırlangıç tüneyebilir yaşamın saçaklarına? Hangi dönme dolap oyunun tılsımıyla dönebilir? Hangi bahar, hangi külçe ruha yaşam sunabilir? Hangi muhabbet darda kalmışın yüreğine su serpebilir? Hal böyleyken başoyuncu olsak ne olur, olmasak ne olur?Ülkeyi tarumar eden Hrant Dink’in katledilmesi gerçeği eşikte durup beklerken tahta kılıçlar ve şakşaklarla en gözde ortaoyununu yazsak, oynasak, hep oynasak ne olur? Mantar tabancalarla baharın gelişini kutlasak, kutsasak? Star olsak, hacıyatmaz olsak?İsrail’e ‘one minute’, Suriye’ye ‘bak bak’.Bütün sıfatlar bizim olsa? İşaret, niteleme, pekiştirme, sayı, üleştirme. EN olsak EN.Külhan gibi olsak, alevler saçsak, nurlar yağdırsak?İçimizin turnikelerinden geçemeyenlere ne diyeceğiz o zaman?***Yazımı bir başka araştırmayla, 2011 İnsan Hakları Derneği Marmara Bölge İnsan Hakları İhlal Raporu’ndan bir notla bitireyim: ‘Sudan bahanelerle polisin şiddetine hedef olanlar, öldürülenler, toplumsal gösterilere katıldıkları için işkence ve şiddete maruz kalanlar, yaygın ayrımcılık uygulamaları, işten atılmalarla belirginleşen yoksulluk, kentsel dönüşüm adı altında barınma hakkının ihlali ve devamında eğitimden sağlığa, beslenmeye, işkenceye, Kürtlerin ve Alevilerin inkârına kadar her alanda yaşanan yoksunluklar, temel insan haklarının neredeyse tamamını tehdit ediyor.’Barışa katkıda bulunmak buysa barışa katkıda bulunmamayı düşünmek bile istemiyorum.

Devamını Oku

Hızlı tren

1 Şubat 2012

Ayda bin lirayla geçinen tren yolcuları. İlk sözüm size.Anadolu ve Ankara’dan vazgeçtim. Sizleri Adapazarı-Haydarpaşa arasında her gün duraklara serpen, sonra aynı cefakârlıkla oralardan toplayan ‘kara tren’ iki yıl boyunca bu hatta işlemeyecek. Sonrasında karası falan da kalmayacak. Öyle görünüyor.Öğrencisi, emeklisi, sabit gelirlisi. Hız, Haydarpaşa’ya geliyor! Kemerlerinizi bağlayın.İki yıl sonra değişen bir kentin insanı olmaya hazırlanın sabit gelirliler. Evde mevde provalar yapın. Hızla birlikte maaşınızda ite kaka ilerleyen ibrelere aldırmaksızın hıza ve hızla gelen güce alışın artık! İnsanı değil yatırımları, yatırımlarla birlikte gelecek olan o yenileşme ruhunu düşünmeyi deneyin.Reklam panolarında beliren ‘Şu kadarcık saatteki Ankara’yı hayal edin.’ Mutlu yüzler pembe tebessümleriyle sizlere ‘Hadi sabit gelirliler bırakın nazlanmayı mazlanmayı, siz de katılın bu çağdaş projeye!’ derken siz de biraz gülümseyin kardeşim, nedir o karalar bağlamış haller! Ya da hiç değilse bazı milletvekillerimiz gibi yapın. ‘Büyüklerimiz bilir’ deyin. Gözünüzü ufka dikin ve maniaları aşın.Demek bu hızlı Haydarpaşa işini pek de sormadılar size; şirketlerin kol kanat gerdiği anketlerden falan yapmadılar. ‘İki yıl boyunca hattınızı kapatıyoruz, ne düşünüyorsunuz?’ diye danışmadılar size. Demek sizi kimse ciddiye almadı. O halde sizler de inadına bir anı defteri gibi hatırlayın Haydarpaşa’yı. Hatırlamanın böylesinin geri kafalılık olmadığını bilerek.Haydarpaşa’yı, iyisiyle kötüsüyle bir anı durağı olarak hatırlamak isteyenler, bu sözüm sizlere.Sentetik hız, Haydarpaşa’ya geliyor.Hız sizi sizden alacak-mış. Hazır mısınız bu fikre!Hızla birlikte zamanın içinde zerrelerinize ayrılmaya hazır mısınız? Ancak ve ancak bir zerre olarak o hızın içinde yer alacağınız fikrine?Neyse. Bırakalım bunları şimdi. Siz vedalaştınız mı Haydarpaşanızla, ondan haber verin asıl. Gar lokantasıyla, çinileriyle. Aradaki anonslara sinen vapur ve eski insan sesleriyle. Merdivenleriyle, duvarlarıyla. İnsana herkesin kendine ait bir öyküsü olduğunu ama bu öykünün bir diğeriyle tokuşunca önemsizleştiğini fark ettiğiniz o keşmekeşiyle, vedalaşabildiniz mi? Herkesin kendi öyküsünü biriktirdiği o sütunlarla. O sütunlardaki kendi izinizle. Uzun yolculuklara çıktığınız kara trenlerin her türlü sürprize açık biletleriyle. Gişedeki yorgun görevliyle. O biletlerin sizi götüreceği izbe Anadolu duraklarıyla. Gecenin bir vakti vagona dalan satıcısıyla. Ayhan Bozfırat’ın İstasyon’u, Oğuz Atay’ın Demiryolu Hikayecileri-Bir Rüya’sı, Vüs’at O. Bener’in Kara Treni’yle... Haydarpaşa’daki raylara uzun uzun baktığınız zamanlarda bu öykülerden size çarpanlarla? Birbirini kesen, bölen ve yeniden çoğalan öykülerle? ‘Hızın ne olduğunu bir de bana sor’ diyen Haydarpaşanızla, gençliğinizle, sır ve baskı, ses ve sis, kasvet ve umutla vedalaşabildiniz mi? Dediniz mi kendi Haydarpaşanıza, mırıldanmaya zaman bulabildiniz mi ‘Gidip de dönmemek var be anacığım, dönüp de bulmamak var’ diye.

Devamını Oku