15 Kasım Dünya Hapisteki Yazarlar Günü’ydü. Ortaya çıkan bilanço içler acısı: Türkiye’de onlarca gazeteci cezaevinde!15 Kasım Hapisteki Yazarlar Günü’nde Uluslararası PEN Ahmet Şık ve Nedim Şener olayını yakın takibe aldı. Bu da demek oluyor ki ülkemizde çok ciddi bir demokrasi çatlağı var.Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, KCK operasyonları kapsamında gerçekleştirilen tutuklamalarla ilgili olarak Adalet Bakanlığı’na bir mektup gönderdi. Özellikle Prof. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun tutuklanma gerekçelerindeki anti-demokratik hususlara dikkat çekiyor bu mektup.En son deniz otobüsü faciasında yaşananları da unutmamak gerekiyor. Tarafsız bir bakış açısıyla bakalım olaya dilerseniz: Suçluyu adalete teslim etmekle yargısız infaz arasında çok ince bir çizgi vardır. Bir hukuk devleti olmakla olmamak arasındaki ince çizgi. Daha yalın söyleyelim: Kontrolsüz güç güç değildir.Bu hususlardan yola çıkalım ve 2011’in sonuna yaklaştığımız şu günlerde bir düşünelim. 2011 yılında Türkiye insan hakları ile nasıl bir sözleşme yaptı?Sizce nasıl?2010’daki raporu esas alarak bakalım dilerseniz. Geçen yılki raporda, ihlallerle ilgili başlıklar kısaca şöyleydi:Yaşam Hakkı İhlalleriİşkenceDüşünce, İfade ve Basın ÖzgürlüğüToplantı ve Gösteri Yürüyüşü HakkıÖrgütlenme ÖzgürlüğüMahpus HaklarıMülteci ve Savunmacı HaklarıBu başlıkların hemen hepsinin sayılarla içerdiği hususlar Türkiye’de 2010 yılında insan haklarının fazlasıyla çiğnendiği yönündeydi. 2011’de ise bunların hemen hepsinde benzer ihlallere tanık olduk, olmaktayız.Geçen yılın insan hakları raporu şunu gösteriyordu: Türkiye’de hâlâ demokrasi yerleşik bir halde değil. Rapor cezaevlerinde yaşananların altını ısrarla çiziyor ve diyordu ki ‘cezaevlerinde 413 mahpus yaşamını yitirmiştir!’ Mahpus sayısının giderek artmasını ülkenin genel durumuna bağlayan rapor, özellikle Kürt sorunun Anayasal ve yasal temelde düzenlenememiş olmasından doğan pürüzlere dikkat çekiyordu. Veriler, 2010 yılında Kürtlere yönelik saldırıların arttığını, Bursa İnegöl ve Hatay Dörtyol’daki linç girişimlerinin ülkede izlenen genel milliyetçi ve şovenist politikaların yansımaları olarak görüyordu.Kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin giderek arttığının altı çiziliyor ve bu konuda alınan önlemlerin yetersizliği vurgulanıyordu. Özellikle çocukların maruz bırakıldığı durumlar. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz yıl TMK’da (Terörle Mücadele Kanunu) yapılan değişiklik çocukların ağır ceza mahkemelerinde heba olmasını engellemiş ve hemen hepimizin yüreğine su serpmişti. Ancak rapora göre şöyle bir açmaz vardı: Çocukların suçlandığı suç tiplerinde bir değişikliğe gidilmediği için Çocuk Mahkemeleri’ne çıkartılsalar bile yine aynı suçlarla suçlanmaktaydı bu çocuklar.2010 yılında cezaevlerinde 1.857 çocuk tutuklu, 211 çocuk hükümlü vardı. Çocuklarla ilgili tutuklama oranının yüzde 85.6 gibi yüksek bir oranda olması ise vahim bir durumdu. 2009 yılında Türkiye Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni çok ağır bir biçimde ihlal etmişti. 2010 yılında ise çocukların suçlandığı suç tipleri değiştirilmediği için bu çocuklar Çocuk Ağır Ceza Mahkemeleri’nde de aynı suçlamalarla karşılaşmakta ve yargılamaları bu eksende yapılmaktaydı. Taş atan bir çocuğun yasadışı örgüt üyeliğinden, yasadışı örgüt propagandası yapmaktan, 2911 sayılı kanuna muhalefetten ve polise mukavemetten yargılanmaları trajikomik bir durum olarak devam etmekteydi. Ne yazık ki 2011 yılı ile birlikte yeniden polise taş attıkları için çocuklar tutuklanmaya başlamıştı ve bu bugüne kadar sürdü, sürüyor.2011 yılının son günleri. Taş atan çocuklara hukuk devletinin sunduğu ‘şefkat’ devam ediyor! 2011 yılında kadınlara tecavüz ve kadınların katli ivme kazanmaya devam ediyor. 2011 yılında gazeteciler cezaevinde tutuklu.Bir parantez açalım ve diyelim ki bir gazetecinin ya da yazarın mesleğinin temelidir sözcükler. O sözcükler elinden alınırsa söz konusu kişi mesleğini yapamaz ve bundan uzun vadede herkes zarar görür.Türkiye’yi insan hakları temelinde 2012’de sizce neler bekliyor?
Bu ‘Facebook’taki bir oyun. Sadece adını çalıp, devamında farklı şeyler söyleyecek değilim. Van’a düşen ilk kardan sonra, içi titreyen çocuklara böylesi bir oyun fantezisinden başka sunabilecek çok da bir şey yok çıkınımda. Ama ‘hayallerimde bir şehir yaratmak’ mümkün olsaydı bunu gerçekleştirir ve bu kış daha fazla yaralar açmadan Van’a sunardım. Hayal bu ya, ‘ülkemiz çok büyüdü’ diyen devlet büyüklerinden de sadece böylesi bir oyunun gerçek parçaları olmalarını isterdim. Zira büyüklük risk anlarında kendini gösteren bir eylem ve erdemdir. Hani insanın içinden şöyle laflar geçiyor: ‘Büyükseniz, İsrail’e, Suriye’ye laf edeceğinize, şimdi tam da sırası işte, Van’a sahiden gidin ve zaman geçirmeden, insanlar telef olmadan ev yapın, bir kenti yeniden inşa edin, yani asli ödevinizi gerçekleştirin, halk için var olduğunuzu gösterin insanlara.’Çadır ziyaret etmek, onların acılarını paylaşmak kıymetli ama büyük olduğunuzu iddia ediyorsanız büyüklüğün ne olduğunu eyleme koymak durumundasınız. Onların çadırına girip ‘sakın ha bu kenti terk etmeyin’ diye havada uçuşan ve incecik bir çadır bezinden sızıp dışardaki kara karışan sözler sarf etmek yerine o insanları orada tutabilmenin ön koşullarını yaratmak büyüklüğün esası olsa gerek. Bunu ülke çapında gerçekleştirebileceğiniz bir dayanışma ruhuyla hızla çözebilirsiniz -isterseniz.Evet, ‘Hayallerindeki Şehri Yarat’ da birçoğu gibi kitle tüketim aracı haline getirilmiş bir oyundur nihayetinde. Bu oyunda da bencilce ‘kendi şehrini yaratıp kendi borazanını öttürmek’ hayali esas olabilir. Bu arada hemen her şeyin araçsallaştırılması ve kâr hanesinden değerlendirilmesi de çok önemli elbette (Bu yüzden Van hiç de iyi bir örnek oluşturmayabilir şu ara yatırımcılar ve özellikle son yılların gözde TOKİsi için). Kısacası, insanca bir dünyanın yaratılması amacına ne ölçüde kaynaklık edeceği tartışılabilir bu oyunun.Tamam. ‘Hayallerindeki Şehri Yarat’ bir oyun. Ama her şey bir oyunla başlar! Oyunun gerçek prensibini anlamışsanız onun insanı gerçekten özgürleştiren bir eylem olduğunu da kavramışsınız demektir. Kısacası, insanca bir yeryüzünün elde edilmesi için gereken koşulların sağlanmasının provasını. Dayanışma, yardımlaşma ve bunun verdiği tutkuyla mücadele etme. (Bunun nasıl gerçekleşemediğini görmek için bakınız Hırvat maçındaki tutsak tribün hallerimize; gerçekten Hırvatistan’a mı yenildik yoksa öfkemize mi?)Bu aşamada birçoğu için ev yapmak büyük bir hayal gibi gözükebilir (bence değil, zira deprem vergileri buhar olmamış olsaydı bu işi hayata geçirmek çok kolay olurdu!). Yine de gerçeklere dönüp belediye ve valilik ortak çalışsın, ihtiyaç malzemelerinde sorun çıkmasın, halk mağdur kalmasın, yeter ki deprem politik bir arenaya dönüştürülmesin demekle yetinelim şimdilik.***Size bugün bir kitap önermek istiyorum. Metin Atamer’in ‘Rüzgarın Hikayesi’. Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkmış olan bu kitap rüzgar enerjisi alanında Türkiye’nin en önemli isimlerinden biri olan Atamer’in rüzgar tirbünleri gerçeğini ülkemizde kabul ettirme mücadelesini anlatıyor. Bir hayalden bir gerçeğe doğru atılan adımları, bu adımlara yönelik oyunbozan engellemeleri, yaratılan suni zorlukları okuduğunuz zaman aklınız karışıyor. Atamer uzun yıllar boyunca verdiği mücadele sonucunda ülkede rüzgar enerjisinin bir mucize olmadığını, asıl mucizenin ‘bu ülkedeki bürokrasiyi, dar kafalılığı ve at gözlüklüleri geçmek olduğunu’ içtenlikle paylaşıyor bizlerle. Kitap bittikten sonra baskı kültürünün ne olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Bu baskının etkili kılınmasındaki en güçlü yolun hayallere ket vurulması olduğunu.
7,2 büyüklüğündeydi deprem. Sonra 5,6’sı geldi. Depremin, depremle gelen yıkımın ve ölümün kader olmadığını yazıp dururken ardı ardına yaşananlar domino taşı etkisini sürdürmeye devam ediyor. 5,6’yla olup bitenler kentin göbeğindeki iki oteli yıkıp geçmeye yetti. Gelen haberlere göre valilik İnşaat Mühendisleri Odası Van Şubesi ile ortak çalışmaya yanaşmıyor. Kentteki binaların gerçek haliyle karşılaşmak istemediği için mi? Devletin Mühendis ve Mimar Odaları’na gösterdiği ilgisizliğin bir uzantısı olabilir bu tutum ama insana ‘hiç değilse bu koşullar altında bu olmamalıydı’ dedirtiyor.Bu yaşananlar çok hazin, ancak bunların ardından ‘keşke olmasaydı’ deme lüksümüz yok çünkü Türkiye bir deprem ülkesi. Binalar sağlamlaştırılmalı, tamam. Ancak bu binaları sağlamlaştırmak için öncelikle doğru ve sağlam yapı malzemesine, ardından da bu binalar üzerindeki yapı politikalarına, kent planlarına yönelik bakış açımızı değiştirecek sağlam bir iradeye ihtiyacımız var.Depremin ardından gelen bir sürü soru yumağı ve soru yumaklarına eklenecek suç, ceza ve adalet kavramlarını yeniden düşünmeliyiz. Bir Türkiye gerçeği olarak kabul etmemiz gereken deprem sonuçları bugün ülkenin içinde bulunduğu durumu ayan beyan ortaya koyuyor. Bunun için istatistiklere, gelişmiş gelişmemiş ülke raporlarına bakmamıza, derin tahlillere girmemize, uzun konferanslarda durumu açıklamaya yeltenmemize bile gerek yok. İki hafta önceki felaketin ardından 5,6 ile deprem ülkesindeki bir kentin ortasında iki otel yıkılabiliyorsa, bu ülkede herkesin ödemek durumunda olduğu bir diyet mevcut demektir.Ne hazindir ki Gölcük Depremi’nin ardından bugün bütün yaşananlar tek tek tartışıldı, uzmanlar bu işlere günlerini verdi, çözüm yolları üretildi, önerildi, bunların bir kısmı yaşama geçirildi, en azından geçirildiği sanıldı! Ve bakalım bugünkü sonuca: Depremin geride bıraktıkları Türkiye’dir. Türkiye’nin 2011’deki gerçek yüzü. Yitirilen canları, bu canların yitiriliş biçimini düşündüğümüzde, takdir-i ilahi filan değil, ortadaki tablo Türkiye’nin deprem karşındaki sınıfta kalışıdır. Kötü bina ve kötü binanın zamanında cezalandırılmamasıdır.Erciş ve Van’daki binaları yapan müteahhitler ve bu binalara imar onayı veren kişiler bu işten en kolayından sıyrılmamalı. Gölcük’te yaşananlardan ders çıkarmadık, Van’dakilerden çıkaralım. Hatırlayanlar hatırlar: Davacı olarak açtıkları davalarda depremzedelerin çoğu davalı konumuna düştü. Demek ki cezanın adaleti iktidarın kötüye kullanılması sonucunda buhar olup havaya karışabiliyor.Buradan bir adım daha öteye gidip cezanın adaleti var mı diye sormak isterim. Şunu unutmamak gerekiyor: Cezanın adaleti doğru zaman ve yerde, özenli ve tutumlu kullanılmasında kendini gösterir. Yani siz tutup iktidar olarak suçluyla suçsuzu alabora edecek bir ceza sistemine onay veriyorsanız, Gölcük davalarının vardığı, kısa zaman sonra Van davalarında da görebileceğimiz Kafkaesk davalara da baştan ‘evet’ demiş oluyorsunuz. Nasıl ki cezaya eklemlenen her zorbalık iktidarın kötüye kullanılması anlamına geliyorsa cezayı hak eden suçlunun cezadan ‘yırtması’ da sistemin adaletsizliğinin daniskası anlamına geliyor.Sonuç olarak imar yasalarını delenlere ciddi cezalar verilmeli. Çünkü ceza, suçun kendinden değil toplumu içine sürüklediği tehlikelerden ötürü karşımıza çıkıyor. Başka yerlerde başka toplumlarda bu türden binalar yapmak hafif cezalarla atlatılabilecekken bizim gibi ülkelerde direkt cana kasteden bir eylem olduğundan sonuçlar daha iyi hesaplanmalı ve adalet sağlanmalı.En azından bundan sonraki depremler için.
Geçtiğimiz gün Can Dündar eski bir yazısı aracılığıyla seslendi bize. ‘İsteyene her gün bayram!’ esiniyle bayram üzerine yazdıklarının Can Yücel imzasıyla dolaşıma girmesine sitem ediyordu biraz. Sanırım birçoğumuz o yazıda bayram ve yaşamla ilgili hayallerini süsleyen bir şeyler yakalamış, geçmişle kendi arasına bir köprü kurmuş, bayram fikri, bu son yaşadıklarımıza teselli olsun diye yeniden can bulmuştu. Bir imza karışıklığıyla da olsa anonimleşebilecek o duygulardan nasiplenenlerden biri de bendim. Beni en çok o yazıda, müzmin bir çaycı olduğumdan olsa gerek, akşam çay demlemenin bile bayramlık bir sevinç olabileceği fikri keyiflendirdi.Yabana atılmamalı bu keyif.Ortadoğu’nun kaynayıp durduğu bu günlerde (Ortadoğu ne zaman kaynamamıştır ki!) çay ve coğrafyayla kurduğum ilk bağımı hatırladım. Uzak mı uzak bir zihinle, dünyanın bir ucunda, evimden barkımdan apayrı bir akşam oluyordu yine. Aynı odayı paylaştığım İranlı bir arkadaşımla, öğrencilerin yavaş yavaş çekilmeye başladığı kampüste pencerenin yamacına birer fincan çay atardık. Dışarda bir ceviz ağacı. Önümüzde kakuleli çaylar, içimizde Ortadoğu’ya has buruk duvarlar. Ardından birçoğuna göre şanslı addedilebilecek bu göçmenliğimize, bu gönüllü göçmenliğin yaratabileceği esinlere dalar giderdik. Mevlana’nın dizelerini ilk kez Farsça olarak ondan dinledim o tuhaf saatlerdeki pencere dibinde. Sözlerini anlamasam da dildeki şiirin, ritmin ışığı dünyadaki bütün sınırları -biz istersek- yok edebilecek güçteydi. Belki çayın kerametiydi bu, belki de akşamın çaya vuran rengiydi. Arada Filistinli bir arkadaşımız karışırdı çaya. Bize ve konforumuza takılırdı: ‘Ne güzel’ derdi. ‘Sizin dönecek bir vatanınız, eviniz var.’ Ve sonra Mahmud Derviş’ten Beyrut Kasidesi’ni mırıldanırdı: ‘Beyrut Yok! Sırtımız önümüz denizin sırları yok! O ruh içinde kalmadı yok, Beyrut Yok!’’İranlı arkadaşım Şah döneminden sonra ülkesini terk etmişti. Yüzünü sarı bir hüzün kaplardı vatan denince. Dönmeyi tasarladığında ‘Şah ya da Humeyni, bugün İran’da olamıyorsam vatanın tanımını yapmak benim için zor’ derdi. Sonra Furuğ girerdi sahneye, pencerenin önüne o da yerleşirdi, şu güzelim İranlı şair, derdi ki:Bir pencere yeter bana bir tek pencereBilince ve bakışa ve suskunluğaİşte öylesine boy atmış ki ceviz fidanıAnlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarıVatanın tanımını yetişkin bir zihinle yapmaya gerek duymamıştım o güne kadar. Çocukluktan kalan ezbere bilgilerimin dışında bilmiyordum ne olduğunu. Bu konuda ezber bombardımanına tutulduğumuz için muhtemelen. Bir toprak parçası, aynı duyguları paylaştığın, konuştuğun insanlar, bu uğurda yazılan mitler, ‘Eyyy!’ ünlemiyle başlayan destanlar... Yok yok. O çaylı akşamlarda anladım ki vatan, gittiğinde geri dönebileceğin bir yerdir. Yazılacak kasidesi, ceviz ağaçlarına ve pencere önünde içilecek çaylarına tescillenebilecek bir mekân, akşamları duvarları değil gökyüzünü görebildiğin bir pencere, bir sınırsızlık, şiir, yalnız olmama hissi, belki de bu anlamda hiç kavuşulamayacak olandır. O çayların eşliğinde aslında Ortadoğulu bir kadın olduğumu anladığımda ise çayın benim için sadece suyu kaynayan hülasalı bir sıvı olmadığını da fark ettiğimi söylemeliyim. Bu yüzden çay suyunun kaynayan sesini ne zaman duysam kendimi evimde hissederim. Silahların sessiz kaldığı, geçici ateşkeslerin dibinde hayallerin gerçeği aşabildiği, insanların korkmadığı, korkutulamadığı ufuk tanımaz dost sohbetlerindeki vatanı.
Geçtiğimiz cuma günü İstanbul Çağlayan’da adliyenin önünde bir eylem yapıldı. Bu eylemin nedeni yüksek yargı sıfatıyla Yargıtay’ın verdiği bir karardı. Bu karar, 13 yaşındaki bir kız çocuğunun maruz kaldığı tecavüzlere kendi rızasıyla onay vermesiydi! Ülkemizdeki hukuk sisteminin ne kadar cinsiyetçi olduğunu ortaya sermesi bakımından çok önemli bir örnekti bu. Birçok feminist grubun yer aldığı cuma günkü eylemde kafamı kurcalayan üç temel soruyu İstanbul Feminist Kolektifi’ne sorma şansını buldum. Kendilerine buradan teşekkürlerimi iletiyorum.- Ülkemizdeki hukukun cinsiyetçi yaklaşımını ortadan kaldırabilmek için alınması gereken kısa ve uzun vadeli önlemler neler olabilir, neler yapılabilir?Bakanlık yasal düzenlemeler yapılacağından bahsediyor ama değişiklikler ne kadar olumlu olursa olsun erkek egemen hukuk sistemi değişmedikçe, hakim ve savcıların kadını tecavüzün suçlusu gören zihniyeti değişmedikçe tecavüzcüler cezasız kalmaya devam edecek. Biz bu kararla bir kez daha gördük ki, hukuk sistemi ve bu sistemin uygulayıcıları tecavüzü meşru görüyorlar, tecavüzü kadının suçu olarak ilan ediyorlar.Bu dava örneğinde ‘rıza’ meselesi ve en ağır cezaların 2 kadına verilmesi tecavüz için kadını suçlamanın açık örnekleri oldu. Yargı erkekleri cezalandırmadığı gibi tutuksuz yargılayarak, kadınlara adli tıp işkencesini yaparak, mahkemeleri yıllarca sürdürerek erkeklere çalışıyor. Zaten kadının beyanının esas alınmaması cinsiyetçi hukuk sisteminin en temel göstergesidir. Bizler bu erkek egemen sistemi ifşa ederek, davalara müdahil olmaya çalışarak, kadınlarla dayanışarak bu sisteme direniyoruz. Hukuku cinsiyetçilikten arındırmak için kağıt üzerinde değil devletin anlayışında ve zihniyetinde bir değişim olması gerekiyor.Feminist eylem ve politikalarımızla erkeklere kendi zihniyetlerini sorgulamayı, kendileriyle yüzleşmeyi önerebiliriz. Her daim burnumuzun dibinde durup ‘size destek oluyoruz’ diye ısrarcı olan erkek zihniyeti o anda bile kadını ezdiği, engellediği gerçeğiyle yani orada bile kadınlara dayattığıyla yüzleşmez. Kadınları suçlarlar. Kısa vadede biz mücadele ederek yolumuzda yürürüz.- N.Ç davasında tecavüzcülerin bir bölümünün kamu görevlisi olması mahkemenin kararını etkilemiş olabilir mi?İlk baştan beri söylüyoruz, bu dava asla Mardin’de görülmemeliydi. Halihazırda devam eden Siirt davası da, Fethiye davası da o kentte yaşayan erkeklerin kamu görevlileri esnaf vb. olmaları ve yargılayıcıları etkilemelerine veya ‘tecavüz kardeşliği empatisi’ kurmalarına fazlasıyla yol açacağından, bu zanlısı kalabalık davalar o yerde görülmemeliydi. Devlet istediğinde eşit yargılama ve yargılama güvenliği adına davaları başka illere rahatlıkla alabiliyor.Devlet zaten tecavüzcüleri koruyor ama kendinden olunca büyük ve kamuoyunun dikkatini çeken davalar olmasına rağmen asla geri adım atmıyor. N.Ç. davasında yargıtay toplumsal muhalefete, basında geniş yer bulmasına rağmen oybirliği ile bu kararı aldı.Bu davanın gönüllü kadın avukatları tehdit almış, davadan çekilmeleri istenmiştir. Tecavüze uğrayan çocuk uzun süre mahkeme salonlarında tecavüzü anlatmak zorunda bırakılıp aynı şiddet yeniden yaşatılmıştır. Biz tecavüz, taciz davalarında kadının ifadesinin psikolog, doktor, avukat, hakim, polis vb. eşliğinde bir defa alınıp tekrar tekrar ifade vermek zorunda bırakılmamasını talep ediyoruz.- Feministlerin dışında kadınlar bu olaya yeterli derecede sahip çıkıyor ve gereken duyarlılığı gösteriyor mu?Biz feministler olarak bu kararların politik olarak ne anlama geldiğini ifşa etmeye çalışıyoruz. Onun dışında toplumsal bir muhalefet bu dava özelinde oluştu. Ama bunda N.Ç.’nin 13 yaşında olmasının etkisi de büyük. Fethiye davası için aynı kamuoyu oluşur muydu sorusunun cevabı muğlak. Bütün kadınlardan bütün ‘kadına yönelik erkek şiddeti’ davalarında aynı duyarlılığı beklemek erkek egemen sistemi görememek olur. Ezilenlerin davalarında, nasıl ki bütün ezilenlerden aynı duyarlılığı -o duruma ait anlaşılır nedenlerle- bekleyemeyeceksek, kadın cinayeti,taciz tecavüz davalarında da kadınlardan -hepimizin çok iyi bildiği nedenlerle- duyarlılık veya tepki beklemek imkânsızı istemektir.Kaldı ki feministler N.Ç. davası üstüne ilk günden beri sözünü ediyor, tepkisini söylüyordu. Ama bu bir parça görünür olmasına yarasa da, nihai tepki, son yargı kararında pes dedirtti. Anladık ki yargı sistemli şekilde kadın düşmanı zihniyeti üretiyor.Bir yandan da, Mardin yerel mahkemesine rağmen, Yargıtay’ın ‘rızası vardı’ saçmalığına itirazı olacağını, adil davranacağını, cinsiyetçi tutum içine girmeyecegini umuyorduk. Elbetteki bu cinsiyet körü erkek egemen yargı, kadına yönelik her türlü şiddet davasında olduğu gibi tecavüzcüleri bu defa da kolladı. Kanunların yeterli olduğu maddelerde bile yargının erkek egemen zihniyete göre davrandığını kadına yönelik şiddeti meşrulaştırdığını gördük. Yasaların yoruma bırakılan taraflarını tamamen kadının aleyhine yorumluyorlar. 2 kadına iffetsizlikten ağır ceza verip 26 erkeğin iffetsizliğini hiç görmemek gibi.Hukuk cinsiyetsiz değil, erkek cinsiyetli. Hukuk sistemi kadına pozitif ayrımcılık noktasından eşitlenmeli, hak eşitliği sağlanıncaya kadar kadına dayatılan hayatı gözardı etmeden, ezen cins yanında ezilen cinsin beyanını esas alan bir yerden yazılmalı ve uygulanmalıdır.
‘Tek bir profesör!’ Böyle diyor bakanımız. O zaman bizim ne dememiz gerekiyor: ‘Hımm, demek tek bir profesör ha! Tamam, her şey anlaşıldı o zaman, suçlu o!’Uzun zamandır Türkiye’de suçun kavramsal olarak bu düzeyde tartışıldığına tanıklık ediyoruz. Bir insanın suçunun onaylanmış olması halinde bile takınılmaması gereken bir tavırdır bu. ‘Tutukladık ama arkada olup bitenler bildiğiniz gibi değil!’ tarzında kamuoyunu yönlendirecek açıklamalar sadece gözaltına alınan ya da tutuklananlar açısından değil bizzat insan hakları bakımından sorunlu. Hüküm kesinleşene kadar o insanlara ‘Bildiğiniz gibi değil!’ etiketi yapıştırılamaz. O zaman sormak esastır: O halde nedir o bilmediğimiz dipsiz karanlık kuyular, açık açık anlatın bize. Şaibeli laflar sarf ettikten sonra casus filmlerinin iğreti cümleleriyle bir ülkede ne demokrasiyi temin edebilirsiniz, ne de geleceği ışıklandırabilirsiniz. Bu sözlerle taçlandırdığınız tek bir şey vardır aslında. Bu da bu ülke insanlarının önceden tanık olduğu şeylerdir, ne yazık ki. Ama madem oyunun kuralı bu, ben de onu burada söylemeyeyim!Dilerseniz geçmişi hatırlayalım: Bir ülke, aydınlarını, profesörlerini tutuklamaya başladığında işler pek parlak gitmiyordur. Tek bir profesör... İkincisi, üçüncüsü geldiğinde ne diyeceğiz? Bize ne söylenecek? ‘Bir düzine profesörü içeri aldık çünkü onlar, ah onlar, bildiğiniz gibi değil...’ mi?Kitaplar bomba, profesörler ‘bildiğimiz gibi değil’, yayıncılar ve yazarlar ise terörist. Gazeteciler ise sürekli ‘ayar yapılanlar,yapılması gekenler!’ Bu arada gelsin zamlar gitsin zamlar... Her şey ülkemizin bolluk ve adalet içinde yaşaması için nasılsa. Bu bir deja vu olsa gerek! Yani ‘biz bunu önceden yaşamıştık!’***Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve yayıncı, yazar Ragıp Zarakolu’nun da aralarında olduğu 47 kişi için 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ‘tutukluluğa itiraz dilekçesi’ verildi.Bu dilekçenin arkasından Avukat Ezgi Şahin’in okuduğu basın açıklamasını sizlerle paylaşmak istiyorum:‘Soruşturma aşamasında Ersanlı’nın notlarında demokratik özerklik, Türkiye vatandaşlığı gibi kavramlar geçtiği için sanki örgütsel dokümanlar elde edilmiş gibi sorgulanmış olması, Zarakolu’nun Siyaset Akademisi’nin açılışına ve sertifika törenine katılmış olduğu için yasadışı örgüt üyesi olarak değerlendirilmiş olması, parti okulunun üye kayıt listesinin polis tarafından ele geçirilen suç eşyası gibi gösterilmesi ve parti üye ve yöneticileri ile Akademi’de ders gören üniversite öğrencilerinin teknik takibe maruz kalmaları ve sanki suçüstü halinde bir yere bomba atarken yakalanmış gibi değerlendirilerek parti binasına girerken çekilmiş kamera görüntülerinin sorulmuş olması artık hukukun yerlerde süründüğünün bir göstergesidir.’***Uluslarası PEN’den gelen bir açıklamada ise ‘Zarakolu gibi Türkiye’de sansürü önlemeye çalışanlarla siyasi gündemlerini baskı yoluyla dayatanların çabaları karıştırılmamalıdır’ deniyor.Şöyle tekrarlayalım mı: Sapla samanı karıştırmak en büyük tehlikedir. Bir ülkede ezilenlerin yanında olmak, demokrasiyi ve özgürlükleri savunmak, sansürü eleştirmek ve ona karşı tavır almak demek ‘yasadışı’ işler yapmak demek değildir. Demokrasiyle yönetilen bir ülkede bunları yapmak SUÇ değildir.***Kurban Bayramı... Hepimize bereket getireceğe benziyor!
‘Bugün gençler, meydana çıktığında devletin polisi ile karşı karşıya geliyorsa, üniversite kürsüleri sadece devlet bakanlarına veriliyorken öğrencilerin payına düşen gözaltılar oluyorsa ve hâlâ birçok öğrenci tutuklu ise, demokrasi istiyoruz!’Demokrasi en büyük talepleri. Bu talebin içerdikleri ise belli: Bir gün Türkiye’de sağlığın, eğitimin ve hakların eşit olarak insanlar arasında paylaştırılması. Bunun ardındansa en çok istedikleri iş ve gelecek! İşin özü, ayakları üzerinde durabilen bir gençlik istiyorlar. Ayaklarının üzerinde durabilme koşulu ise nesilleri nesillere, tutsaklıkları tutsaklıklara katık etmiş o üç büyük harfli kurumun üzerlerindeki egemenliğinin, baskısının sona ermesi.Nesilleri nesillere katan derken abartmıyorum. ‘YÖK diyor ki’ ile başlayan bir gençlik algısının kurbanlarıyız hepimiz. Öyle bir gençlik algısıdır ki bu, kökünde gençlik kendine yetemesin, özgüveni olmasın da ne olursa olsun! E, buradan da ne çıkar, nasıl bir gelecek bizlerle buluşabilir, varın siz tahmin edin.Bugünkü yazımın çıkış noktasını fişekleyen ‘Gençler Meydana İnisiyatifi’ dünyanın en önemli gündeminin işsizlik, özellikle genç işsizliği olduğunu düşünüyor. Diyorlar ki ‘Bizler Gençler Meydana İnisiyatifi olarak, dünyada işsizliğe karşı meydanlara çıkan bizim gibi genç arkadaşlarımızdan feyz alıyoruz. Onlar gibi işsizliğe karşı gençleri meydanlarda olmaya davet ediyoruz. 6 Kasım 1981, darbenin bizlere bıraktığı YÖK’ün kuruluş tarihi. Bu yıl Gençler Meydana İnisiyatifi olarak 4 Kasım’da Tünel’den Taksim’e yürüyeceğiz ve herkesi İŞSİZLİĞE VE YÖK’E KARŞI GENÇLER MEYDANA diyerek yürüyüşümüze davet ediyoruz.’Yollar yürümekle aşınmaz diskuruyla büyüsek, yaşlansak, yorulsak da bu gençlerin sesine kulak kesilmek önemli. Malum demokrasi her eve lazım.***Aralarında Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu’nun da bulunduğu 44 kişi KCK operasyonu kapsamında gözaltına alınıp tutuklandı.‘Türkiye’deki Keyfi Gözaltıları Durdurun’ başlıklı uluslararası imza kampanyasında kendi alanlarında öne çıkmış sayısız insanın imzalarına rastlamak mümkün. Akademisyen Judith Butler, yazar Arundhati Roy gibi imzalarÖ Bir yerden sonra imzaların kendi alanlarında öne çıkmış şahsiyetlere ait olup olmaması da pek önemli değil. Asıl önemli olan demokrasinin almakta olduğu ve alacağı yaralardır. Uzun vadede sağduyuyla bunun ayrımına varmak çok önemli.***13 yaşındayken toplu tecavüze uğrayan N.Ç.’nin davasındaki gelişmeleri okumuşsunuzdur. Ben Ersanlı ve Zarakolu’nun ardından yaşanan bu hukuk bilmecesinin içinde resmen kayboldum. Suçlular ortada, eylem belli, itiraflar net ama Yargıtay 14. Ceza Dairesi kız çocuğunun tecavüzde rızası olduğu gerekçesiyle yerel mahkemenin daha önce verdiği kararı onadı. Peki bu nedir? Bu işi yaptığı ortada olan faillere en alt sınırdan ceza verilecek.Teşekkürler hukuk sistemi. 13 yaşındaki bir kız çocuğunun 32 tecavüze onay verdiğini ‘onayladığınız’ ve ülkemizde demokrasinin ‘olmaz olmaz deme’ prensibi etrafındaki halini bizlere hatırlattığınız için.
Van Kadın Derneği gönüllülerinden Zozan Özgökçe’yle bir kez daha haberleşme şansım oldu. Bölgede özellikle kadınları ilgilendiren konu başlıklarından biri Sığınma Evi’ndeki kadınların durumu. Farklı illerden eve sığınarak kendilerine yeni ve farklı hayatlar kuran kadınlar için şu andan itibaren özel bir karar almak, yeni bir statü belirlemek gerekiyor. Başka illerdeki sığınma evlerine nakledilmeleri söz konusu olabilir. Elbette kimliklerini saklayarak bu işlerin gerçekleşmesi zorunlu. Diğer illerdeki sığınma evlerinin ve Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Fatma Şahin’in dikkatine!Diğer bir husus gençleri ilgilendiriyor. Üniversite gençlerini. Ailelerini Van’da bırakıp farklı illerdeki okullara giden üniversite öğrencilerine, aileleri ekonomik destek veremeyecek halde. Bu da Van dışında üniversiteye devam eden öğrencilerin bir süre sonra eğitimlerine devam edemeyecekleri anlamına gelebilir. Çoğu, depremin hemen ardından Van’a atlayıp gelmiş ancak üniversiteleri devam ettiği için gözleri arkada kala kala okullarına dönmek durumunda kalmışlar. Bu öğrencilerin şu anki psikolojilerinin ne olduğunu tahmin etmek pek zor olmasa gerek. Aynı durum Van’da üniversiteye devam eden öğrenciler için de geçerli. Çoğunun barınak sorunu var, dahası ekonomik olarak da çok sıkıntıdalar.Özgökçe, bu konuda Başbakanlık’tan yardım istediklerini belirtiyor. Bu öğrencilerin burslu sayılması eğitimlerine devam etmeleri açısından çok önemli. Başbakanlık bu konuda elinden geleni yapacaktır, eminim. Kaldı ki hem halktan, hem özel şirketlerden bu konuya destek olacak çok sayıda eğitim gönüllüsünün yardıma hazır olduğuna inanıyorum. Bu öğrencilere burs verilmesi ülkemizin geleceği açısından ayrı bir anlam taşıyor.Özgökçe, sivil toplum örgütlerinin yoğun çalışmalarına rağmen hijyen konusunda yaşananların acil müdahale gerektirdiğini söylüyor. Özellikle tuvaletlerin hali içler acısıymış. Hem çadırkentlerdekilere hem de kente kurulan seyyar tuvaletlere kötü kullanım yüzünden girilemiyormuş! Seyyar tuvaletlerin kurulduğu yerlerdeki çukurlar açıkmış. Bu da salgın hastalıklar için tetikleyici bir hal. Zaten çocuklarda hastalıklar başlamış bile. Özellikle ishal ve soğuk algınlığı ileri düzeyde. Sağlık kurumlarının bu konuda alması gereken önlemleri mutlaka olacaktır.Konu çocuklardan açılmışken annesiz babasız kalan çocuklarla ilgili neler yapıldığını sordum Özgökçe’ye. Bu konuda, özellikle Erciş’te Sosyal Hizmetler’in hemen devreye girmesi gerektiğini belirtti. Sürekli kendilerine bununla ilgili telefon açıp fikir almak isteyenler varmış. Bu çocuklara acilen sahip çıkılması ve psikolojik destek verilmesi gerekiyor.Tam da burada rehabilitasyon konusunda Van’da yapılanların ne düzeyde olduğunu soruyorum. Çok yetersizmiş. Hatta yapılmıyormuş. Özellikle Van’da okuyan öğrencilerin bu konuda desteğe ihtiyacı olduğunu belirtiyor.***Geçen günkü yazımda Van Kadın Derneği ile nasıl iletişime geçebileceğinizi yazmıştım. Hem hesap numarasını hem de iletişim adresini bir kez daha yazmakta sakınca görmüyorum:Para yardımı yapmak isteyenler için hesap numarası:Van Kadın DerneğiDenizbank Van ŞubesiSube Kodu: 2500 IBAN: TR41 0013 4000 0013 1556 1000 01kadindernegi@gmail.com