Yarım elmayla (Mac bilgisayarlar) gönlümüzü çalan o adam Steve Jobs, kaderimiz ‘hadi anacım’ borusunu çaldığında hepimizin gideceği o meşum yere giderken anlamlı işler bıraktı geride. Yeryüzüne kadir olabileceğimize dair bir hisle elimizin altına incecik dünyalar verdi. Ancak bunun çok daha ötesi mevcuttu bu içi dolu turşucuk el oyuncaklarında. ‘İsterseniz dünyayı değiştirebilirsiniz’ fikriydi bu. Ya da ‘inandıklarınızdan asla vazgeçmeyin, kim ne derse desin kalbinizin sesini dinleyin, pes etmeyin’ teması. Bu devirde bile her şeyi değiştirebiliriz duygusunun insanın içine enerji salan, genç ve zinde hissettiren müthiş salınımı bu. ‘Her şey’ nedir; bunun tanımını yeniden değerlendirmek gerekiyor, o ayrı konu.Dünyadaki gençlerin 68 ruhundan esinlenen ama onu farklı bir ivmeyle karşımıza çıkaran değişim konusundaki istekleri, direnişleri çok kıymetli. Teknolojiyi dışlamadan, şiddeti ve sömürüyü karşılarına alabilmeleri ve yaşadıkları dünyanın daha iyi bir dünya olmasına çaba harcamalarını heyecanla izliyorum. Şili, İsrail, Yunanistan... Umarım insanlığın en önemli takıntısı olan ‘savaş’ fikrinin bertaraf edilebileceği yeni ılımlı dinamiklerin kodlarını ana-babalarının (benim kuşağımın ve bizden öncekilerin) düştüğü aklar-karalar-aklar-karalar tarzındaki açmazlara düşmeden çözer ve hepimize derin bir soluk aldırırlar.Ülkemiz bu anlamda müthiş bir potansiyele sahip. Ancak gelin görün ki hâlâ devlet-halk arasındaki o gerginlik sürüyor. Hadi o geçen günkü polis-milletvekili repliğini hatırlayalım: ‘Sen de kimsin, ben halkın temsilcisiyim, ben de devletim!’Bu ne demektir sizce? ‘Ben devletim, her şey benden sorulur, halk umurumda değil’ demek. Değerli polis kardeşim, tıpkı milletvekilleri gibi sen de halk için varsın ve varlığının asıl nedenini halktan alıyorsun. Bir zahmet bunu hatırla artık. Temcit pilavının bile bir son kullanma tarihi vardır.Tam bunları düşündüğüm sırada Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer’in yaşamından çalınan onca zaman ve enerjinin ardından tahliye oldukları haberi geldi. Bir buçuk yıldır tutuklu ve içerdeydiler, bu zulmü görmelerinin nedeni ‘parasız eğitim’ hakkı için açtıkları pankarttı. Onurlarını rencide edecek bir sürü lekelemeye maruz kaldılar. ‘Ne o, sen öğrencisin pankart açamazsın, eğitimi protesto edemezsin!’ Bu hantal görüşün artık değişmesi gerekmiyor mu? Öğrenci bunu üniversitede protesto etmeyecek de nerede protesto edecek? Kaldı ki parasız eğitim hakkı gibi doğal bir isteğin bedeli insanları cezaevine tıkmak mıdır?Şunu sakın demeyelim: ‘Efendim biz gençken şöyleydik, böyleydik, bize şunu yaptılar, bunu yaptılar, böyle protesto edilmez, şöyle protesto edilir, falan filan.’ O günler geride kalmadı mı hanımlar, beyler? Şimdi birer yetişkin olma, yetişkin olabilmenin sorumluluğunu alma ve gençlerimize bize pek sunulmamış olanı (şefkati, özeni, dikkati) verme zamanı değil mi? Korkarım bu gidişle gençlerimizden daha yaşlı ama daha ham kalacağız.***Nobel Barış Ödülü bu yıl üç kadın arasında paylaştırılacak. Liberya Cumhurbaşkanı Ellen Johnson-Sirleaf, Liberya’daki savaşı sona erdirme mücadelesi veren aktivist Leymah Gbowee ve Yemen’de demokrasi yanlısı eylemin önde gelenlerinden gazeteci Tavakkul Karman. Bu üç kadının ortak en önemli özelliği kadın hakları için ‘şiddete başvurmadan’ verdikleri mücadele. Ödül, dünyadaki mücadelenin nasıl kendine yol bulması gerektiğinin de ipuçlarını veriyor. Ödülün kadınlar ve demokrasi lehine mücadele eden insanlara verilmesi de çok anlamlı, dünyadaki kadın ve demokrasi sorununun ne kadar acil ve önemli olduğunun altını çiziyor.Biliyoruz ki insan hakları ihlaline yol açan şiddet çağımızın en önde gelen illeti. Ona karşı mücadele etmenin en kıymetli yolu aynı dili üretmeden yola revan olabilmekten geçiyor. Bu çok zor bir çaba çünkü neredeyse yaşamımızdaki bütün aygıtlar aracılığıyla her an böylesi bir şiddetin kendisine doğru çekiliyoruz, ancak bu çabayı vermek tümüyle olanaksız değil. Habertürk Gazetesi’nin geçtiğimiz günkü manşeti de bu yüzden üzerinde ciddiyetle tartışılması gereken bir manşettir. Şiddeti şiddetin yolu, yöntemi ve diliyle çözemezsiniz, tam tersi onu bir kez daha üretirsiniz. Özellikle medyanın buna çok ama çok özen göstermesi gerekiyor.
Masal bu ya, bizim kırk yıllık Şuh Barbie, ‘şu ara biraz maceraya ihtiyacım var’ diye marka bavullarını toplayıp, hiç aklında yokken, dosdoğru Endonezya’ya, temiz hava almaya gitmiş. Bu elbette sadece turistik bir gezi değilmiş, olamazmış. Endonezya halkına iyi dileklerini götürüyormuş yanında Barbie. Ama Barbie bu. Nesillerin oyuncak bebeği. Hava alması bile dolara endeksli, özel bakım gerektiren bir olaymış, bunu bilen bilirmiş. Ülkenin vergileriyle emrine amade özel bir uçakla yola çıkmış. Yanında da gözde basın mensupları ve kendi gibi seçkinler varmış.Boeing bilmem ne ile az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmişler ve sonunda Endonezya’ya varmış, hemen halkı içtenlikle selamlamış ve 5 yıldızlı suitlerine yerleşmişler.Derken biraz içi sıkılmış bizim Barbie’nin. Anti-depresanlarını da almak istememiş. Zaten mevsimlerden de detoks mevsimiymiş. Vücuduna hiçbir zehir alacak durumda değilmiş. ‘Off canım çok ağlamak istiyor beni derhal yağmur ormanlarına götürün’ demiş yanındakilere.Baktılar olacak gibi değil yollara düşmüş ekip. Yürümüşler babam yürümüşler. Barbie iki adım yürüyüp yoruluyormuş. Yorulunca da hemen kostüm değiştiriyor, bu kostümlerin ambalajlarını da mecburen ‘kibar çöp’ diye etrafa saçıyormuş. Yol boyunca üç tenis kıyafeti, iki kokteyl, beş konu mankeni giysisi değiştirmiş. Saçlarını altı kez bozup yedincide topuz yaparken safari kostümünü giymeyi akıl etmiş ve kameralara mahcup mahcup gülümseyerek ‘Barbie Yağmur Ormanlarını Çok Seviyor’ fotoğrafı vermiş. Bir yandan da ormanı nazikçe selamlıyormuş. Hanımefendi dediğin böyle olurmuş.Heyhat! Ormandaki kaplanların, fillerin, gorillerin ise keyfi kaçıkmış. (Vahşiler n’olacak!) Hele ki Sumatra kaplanının sinirine diyecek yokmuş. Sinirden daha da benekli görünüyor ve sürekli volta atıp duruyormuş. ‘Bu ne laubalilik, bu ne acaip iştir’ diyormuş sürekli ‘Sen bizim evimizi, ormanı yok et, dünyanın nefesinin sonunu getir, sonra da hiçbir şey yokmuş gibi salına salına gel bizi yüzsüzce selamla!’‘Vahşiler kudurdu!’Bu da ertesi gün Barbie yanlısı basında çıkan haberlerden biriymiş. Haber aynen şöyle devam ediyormuş:‘Bu ne idüğü bilinmez kalabalık, kendilerine lütfedip, zaman ayırıp ziyarete gelen, hanımların hanımı Barbie’ye ve kendisine eşlik eden değerli konuklara barbarca, kendilerinin vahşiliklerine uygun bir biçimde davranmış, taş atmış, böğürmüş, hatta fırsatını bulup deliler gibi kükremiştir. Bunlar gibi bazıları medeniyeti hak etmiyor, edemiyor. Bunların ağzına ya biber süreceksin ya da üzerlerine biber gazı atacaksın. Zaten hak dediğiniz verilir. Bunlar bunu bile bilmiyor henüz.’Gelen diğer haberlere göre ise Barbie’nin bu yaşanılanlardan sonra çok üzgün olduğu, melek kostümü içersinde sürekli ‘ben masumum’ dediği ve içinin cayır cayır yandığı belirtilmiş.***Bu yazıyı Greenpeace’in Barbie kampanyasını kazandığını öğrendikten sonra yazdım. Barbie’nin üreticisi olan Mattel şirketi oyuncakların paketleri ucuza gelsin diye olmadık bir yola başvurmuştu. Endonezya’daki yağmur ormanlarını katleden başka bir şirketten aldığı hammaddeden üretiyordu ambalajları. Düşünebiliyor musunuz? Sadece iki dakikada çöpü boylayacak ambalajlar yüzünden kıyılan ormanlardan bahsediyoruz. Kudurmuş olan kim acaba!Ama artık bu böyle olmayacak. Barbie’nin üreticisi Mattel şirketi, ambalaj hammaddesini satın aldığı şirketle artık çalışmayacakmış. Bunun için tam 300 bin imza toplanmış. Ancak bu şirketle çalışan Disney gibi büyük şirketler hâlâ mevcut. Bu yüzden kampanya devam edecek, etmeli. Yeryüzü kalmazsa, geride kalan sadece ve sadece yokluktur. Ne stratejiler, ne insan, ne şu ne bu. Sadece yokluk.Sanırım bizim Barbie’nin de içi daha rahattır artık. Hem biz seni iç güzelliğinle seviyoruz be Barbie!
İki gün önce gazetemizde Mine Şenocaklı’ın Hasan Cemal ile son kitabı ‘Barış’a Emanet Olun’ üzerine yaptığı söyleşiyi okumuşsunuzdur. Hasan Cemal kitabıyla ilgili bilgiler verirken medyanın geçmişte yaşadığı suskunluğa, belleksizliğe, yanlış yönlendirmelerine değiniyor. Değinirken bir de özeleştiri yapıyor. Benzeri bir yüzleşmeyi ‘Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim’ kitabında da yapmıştı ve bir dönemin ilâh konumundaki gazetesinin de nihayetinde insan elinden çıkma olduğunu anımsatmıştı birçoğumuza.İnsan eli bana şunu çağrıştırıyor: İnsan yanlış yapar, yapabilir. Üstelik insanın yanlışlarla güzel olduğuna inanan biriyim. Ancak asıl çözüm noktası inatla yanlışları devam ettirmekte değil, bunların gerçekliğiyle yüzleşebilmekte. Açıkçası toplumsal psikolojimizin de bundan farklı bir işleyişi olduğuna inanmıyorum. Bunun yolunu ve yöntemini bir biçimde görmemi sağlayan kitaplardan bir bölümü de Engin Geçtan’ınkilerdi. (Bakınız özellikle onun Zamane’sine)Türkiye kamuoyunun yıllarca Kürtler konusunda kendi gölgesinde yaşamayı tercih etmesi, kamuoyunun kendi seçimi değildi. Orada yaşananların gerçekte ne olduğunu ilk elden okumamıza, görmemize hiçbir zaman izin verilmedi. Gerçeği bu biçimde ihlâl edenlere diyecek bir sözüm yok. Bedeller er ya da geç ödeniyor çünkü.Ancak artık kamuoyu olarak madem birtakım olup bitenleri daha net seçebiliyoruz, o zaman sarf ettiğimiz düşman sözcüklerimize, kinlerimize bir kez daha dönüp bakmamız gerekiyor. Aslında kızdığımız kim? Neden öfkeliyiz? Neden hep karşımızdakileri suçluyor ve kendimizi hep haklı görüyoruz? Bu intikam duygusu niye?Haberi çok çıktı ama tam da burada diğer sevdiğim bir kitabın adını zikretmek isterim: ‘Bildiğin Gibi Değil’ bir sözlü tarih çalışması. İki araştırmacı Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın derlediği Metis Yayınları’ndan çıkan bir kitap. Yaşamı anlatıyor. Biz Batı’dakilerin belleklerinden kaçanları, belleklerine kondur-a-madıklarını.***Bir de duyurum var.İzmir’deki DüşünBil Dergisi bir öğretmenin mektubundan yola çıkarak bir kitap kampanyası başlatmış. Dileyen dergiyle, dileyen doğrudan okulla bağlantıya geçebilir. Bu arada öğretmenin mektubunu da sizlerle paylaşmak istiyorum:‘Ben Burhan İlköğretim Okulu Sosyal Bilgiler öğretmeniyim. İlk kez Doğu’yla tanıştım ve önyargılarımın aksine, pırıl pırıl çocuklar tanıdım üç sınıflı, küçük köy okulunda. Batı’da, dershane öğretmenliği yaptığım sırada tanıdığım, bir eli yağda bir eli balda, tüm olanaklara sahip çocuklardan değillerdi elbet ve kitap okuma konusunda inanılmaz bir sevgi vardı her birinde; okulun kitap konusundaki fukaralığına inat. Kitaba ihtiyacımız var, diğer birçok köy okulu gibi. İnterneti, uydusu, bilgisayar oyunları olmayan bu çocukları kitaptan daha çok sevindirebilecek başka bir materyal yok. Yardıma davet ediyorum sizi; bu çocukları kitapla buluşturabilmemiz için lütfen bir kitap da siz hediye edin. Verdiğimiz aydınlanma mücadelesinde sizin gönderdiğiniz kitaplar birer ışık olsun genç dimağlara. Şimdiden hepinize teşekkürler.Gülşah Köksal’KİTAPLARI GÖNDERECEĞİNİZ ADRESLER: Burhan İlköğretim Okulu Hınıs /ErzurumOkul Tel: 0442 523 60 91Ya da bu konuda dergi olarak kampanya başlatmış olan DüşünBil Dergisi İrtibat:Olcay Yılmaz 0537 256 50 28 olcay2001@hotmail.com
Kardeşim fakirlikten öldü’ diyor bir asker ablası bayrağa sarılı tabutun başında. Cumartesi günü gerberalarla açılan Meclis’in üzerinde samimiyetle düşünmesi gereken bir cümledir bu. Dostluğu temsil ettiği söylenen gerberaların papatyaları andıran taç yapraklarını ‘barış mı, değil mi’ diye afili bir ciddiyetle tek tek çektiğimizde, yanıt ister evet, ister hayır olsun üzerinde derinlemesine düşünülecek bir ifadedir bu: ‘Kardeşim fakirlikten öldü.’ Bütün barış planlarının kilit cümlesi olabilecek bir cümle. Aklar ve karalar kuşanmış kibir azmanı siyasetin ‘Ey ahali, vatanı kim korur, vatan için kim ölür?’ sorusuna hemen yapıştırdığı ‘cenkler, mertler, yiğitler, erler, vatanseverler, kahramanlar’ cevabı karşısında yaşamın sağır kulaklara ninni gibi gelecek bir tınıyla ‘bal gibi yoksullar ölür kardeşim’ diye cevap vermesidir, bu cümlenin açılımı. Gerberalar eşliğinde fark edilmesi gereken bir cümle.***Bir başka ifade ise Yıldırım Türker’in dünkü yazısında pek güzel işaret ettiği Radikal’in manşeti. ‘Bebek mezara BDP Meclis’e’. Bu kadar basit! Anlaşılan Radikal devletin ‘terör haberleri nasıl verilmeli?’ diskurunu hemen çözüvermiş! Siyasetin aklar ve karalarını da hemen okura sunuvermiş. Hesap buysa, bu kirli savaşta ölen bütün bebeklerin, cezaevine tıkılan küçücük Kürt çocukların ve yarınları kana bulanan Kürt gençlerinin hesabını kim vermeli, kim verecek? Savaş karşısında bütün çocuklar masumdur. Bunu kabul etmek durumundayız. Manşeti düşünüyorum da... Eğer yola çıkılacak tekne buysa, gerberalara yazık olmuş, bu işten bir tek Meclis çiçekçisi kârlı çıkmıştır.***Yazar Mario Levi, Kürt açılımı toplantısında söz kendisine geldiğinde ‘Merhaba’ diye söze başlamış ve bu sözün ‘benden zarar gelmez’ anlamına gelen bir selam olduğunu söylemişti. Madem gerberalarla başlanan, merhaba denilen bir eşik var, o halde dostluğun anlamını yeniden hatırlamalı. Dost, ona sizden, size ondan zarar gelmeyen kimsedir. Söze böyle bir temenni ile başlanıyorsa devamını getirmek gerekir. İlle de aranan bir yiğitlik varsa, yiğitlik budur. Cümlelere, sözcüklere, manşetlere, incinmişliklere, acılara özen göstererek devam etmek.***CHP Milletvekili Şafak Pavey ilk güne damgasını vuran tişörtüyle çok önemli bir mesaj verdi. ‘Doğa imdat!’. Ülkemizdeki HES’lerin hali ortada. Onlara dur demekse bizim elimizde. Vatanı ya da dünyayı korumanın yolu, doğayı ve canlıyı korumaktan geçiyor. Canlıyı korumak, cana değer vermek. Ötesi mi? Bunu öğrenirsek ötesi de zamanla gelir.
Bir kara tahta var. Son yaşadıklarımız düşünüldüğünde kendi sesini ve gölgesini yutan bir boşluk. Kara tahta bu. Cilveli, davetkâr televizyon ekranına filan benzemez. İyice kararırsa bir daha eski rengi yerine gelmez. Bu kekik kokan kara tahtaya bakanlar var. Ayaklarında çamur kaplı lastik potinler olan çocuklar bunlar. Güneşi çok çekmiş derilerinde yoksul gamzelerle gülmeye hazır bekliyorlar. Yoksulluğun her nefeste bulundukları sınıfı istilâ etmesine ise, alışmışlar. Bu kara tahtanın önünde bir öğretmen. Kurayı yeni çekti, heyecanlı. Bu devirde, Mili Eğitim’e rağmen Milli Eğitim için, birilerine bir şey anlatmak uğruna dağlar taşlar aşılabileceğinin tuhaf, canlı kanıtı gibi kara tahtanın önünde duruyor. Bodur ve hantal görünümüyle mitleştirilmeye yatkın bir Çalıkuşu’nu değil aşısız büyümüş sıradan bir ceviz ağacını andırıyor. Öğrencileriyle paylaştığı çok samimi bir dil var. Bu samimiyet dili birbirlerini özden tanımalarıyla ilgili, sonradan öğrenilecek bir dil değil.O dil, bu vatanı düşmanlardan nasıl temizlediğimizin özeti filan da değil. O dil müfredatın tarih kitaplarına girmiş ‘şunlar pek kötüdür bunlar pek iyidir’ mantığıyla ele alınan ve her beş yılda bir esen rüzgara göre değişen resmi görüşlerle de bağdaşmıyor.O mütevazı genç dil, gecede, kılını hafifçe kıpırdatarak alnının botokslu teriyle binlikleri cebine atan masum güzellerin ve civanmert imajlı gençlerin bilmem ne barından çıkarken dünya yükünü sırtlarında taşır bir edayla sarf ettikleri ‘ay sadece arkadaşız’ repliklerine de uzak.O dil, muhtemelen bu çocuklarla farklı coğrafyaların benzer sofralarında oturup kalkmış bir dil. Kıt kanaat bir maaşla büyümüşlerin, bazen yatağa yarı aç yarı tok gidişlerin hayat tarafından umursanmayan nakaratlarıyla büyümüş bir dil. Ya da öyle büyümese de, vakti zamanında yine bu kara tahta önünde rastladığı, öğretmen odasını dolduran müfredat azmanı diğer öğretmenlerden farklı bir sesin ona sundukları sayesinde kazanılmış bir dil. ‘Orada bir köy var uzakta’ değil, ‘Bu yaşam hepimizin ve herkes eşit olabilir’ düşüncesinin dili. O dil, ‘Torpilin varsa bir şeysin, torpilin yoksa hiç yaşamadın, bunu böyle bilesin’ duasını terennüm etmek yerine can yakan bir coğrafyaya gidişin dili. Ne kadar kahraman oldukları ya da olmadıklarının değil, sadece bir otobüs bileti ya da ucuz tarifeli bir uçakla sevine sevine görev yerine gidişin dili. Gidişin ve kara tahtanın önünde duruşun dili.Kalmasına izin verilirse ‘öğrencilerini anlayabilecek, onlarla buluşabilecek’ bir dil. Muhtemelen Ferit Edgü’nün ‘Hakkari’de Bir Mevsimi’ni henüz okumadı. Belki ‘İki Dil Bir Bavul’u seyretmedi. Yaşar Kemal’in, Mehmet Uzun’un, Fırat Ceweri’nin kitaplarıyla tanışmadı. Ama zaman verilirse tanışır da. O dil, öyle bir dil.Bu dil, ne Kürtçe ne de Türkçe’dir. Bu dil, insanlık dilidir. Bu dil silahların gölgesinde değil, kara tahtanın önünde büyür, serpilir ve yolunu bulur.***Bir not: Yüksekovahaber sitesi Hakkari’deki okul giysileri olmayan yoksul çocuklar için bir kampanya başlatmış. ‘Sen de bir öğrenci giydir’ kampanyası iki hafta daha sürecek. Birçok çocuğun okula gidecek ayakkabısı, çantası ve okul giysileri yok. ‘Sen de bir öğrenci giydir’ kampanyasına katılmak ve kampanya hakkında detaylı bilgi almak için başvurulacak numara: 05419412507.Ajda Pekkan’dan bir de bu çocuklarımız için bir konser yapmasını istesek mi? Üstelik Hakkari, Somali kadar uzak değil!
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bu konuda medya yöneticileriyle bir buluşma gerçekleştirecek ve bu tür haberlerin nasıl yapılması gerektiğini tartışacakmış. Tuhaf bir durum! Eski günleri çağrıştırıyor. Ama ben nedense umutluyum! Sayın Arınç’ın şu sözleri sarf etmesini hayal ediyorum bu toplantıda:‘Değerli arkadaşlar,Size yaptığınız haberler konusunda uyarıda bulunmak olarak algılamayın bu buluşmayı lütfen. Medya kuruluşları olarak basın özgürlüğünün ne olduğunu sizlere anlatacak değilim. Basın özgürlüğüne inanıyorsak bu sizlerin oluşturacağı bir çatıdır, bizlerin değil. Bu toplantıya önyargılı bir biçimde gelmiş olan arkadaşlarımız olabilir. Bunu kafanızdan atın. Eski günlerde değiliz. Kimse kimseye hiçbir şey dikte ettirmemeli. Demokrasi anlayışı budur.Değerli arkadaşlar,Bugün burada bulunmamızın nedeni basın organlarındaki tek yanlı haberlerle ilgili. Verdiğiniz haberler, değerli arkadaşlar, bunu söylemekte zorlanıyorum ama, işin insani boyutuna dokunmayan haberler. Ülkemizdeki gerilimi artıran ve düşmanlığı pekiştiren haberler. Basının bu pekiştirmeye alet olmaması gerekiyor. Sizlerden, aynı zamanda bir hükümet sözcüsü olarak istediğim, bu ülkede basının özgürlüğünü ve bu özgürlükten beslenecek işlevselliğini hayata geçirmenizdir. Kendi sesinizi bulmanız ve özlemini çektiğimiz kamuoyunu yaratma konusundaki işlevselliğinizdir. Bizler devletin sözcüsü bir basın istemiyoruz. O zaman devletin sesi haline gelmekten öte bir işlevi kalmaz basının. Kukla basınla hiçbir yere varılamaz. Bunun içinse izlenecek yöntem ortada. İnsanları taraf olmaya zorlamayın. Yaşam taraflılık değil, çoğulluktur. Ancak bu çoğulluk içersinde gerçeği sezdirebilirsiniz okurlarınıza. Ve gerçeğin değeri paha biçilmezdir. Biliyorum aranızda korkanlar var. Korkmayınız. Bizim sizlerden beklentilerimiz korku ile yaratılacak alanlar değil, yansız gerçeğin kamuoyuna sunulması. Ancak özgür bir basınla ülke olarak ayakta durabileceğimizi biliyoruz çünkü. Hatırlıyoruz: Geçmiş bunun olumsuz örnekleriyle dolu. İktidara gelenin kendi iktidar alanlarını yaratması yanılgısılarıyla dolu. Bu anlamda basın sansürlendiğinde nefes almıyoruz demektir. Sansür ya da otosansür, ikisi de aynıdır. İkisi de çok tehlikelidir. Peki basın nasıl özgürleşebilir, bu boyuta nasıl gelinir? Bir kere basının ırkçı dilden, linç politikalarından ayrılması gerekiyor. Barış dilinde ısrarcı olmak şart. Sizlerin de çok iyi bildiği gibi savaş insanın temel güdülerinden biriyken barış hergün kafa patlatılması ve yeniden, bıkıp usanmadan inşa edilmesi gereken bir kavramdır. Sizleri buraya çağırmamın nedeni bu dilin hayata geçmesi konusunda seferber olmanızdır. Günümüzde bunu ancak ve ancak medya sağlayabilir. Lütfen barış diline inanınız, buna kafa patlatınız ve mesajlarınızı bu doğrultuda veriniz. Bizler mi? Bakarsınız, sayenizde bizler de bu zor ve kibirsiz dili kullanmayı öğreniriz bir gün.’
Geçtiğimiz hafta ülkemizdeki çocuk ve gençlik edebiyatının önde gelen yayınevlerinden biri olan Günışığı Kitaplığı yayın hayatının 15. yılını kutladı. Üstelik bu heyecanlı, heyecanlı olduğu kadar çetrefil geçmişi özel bir kitapla taçlandırdılar. Yetişkinler için yazan 31 yazarın 15 yaşla ilgili anılarını, öykülerini, geçmişe seslenişlerini içeren bir kitaptı bu ve kitabın tümünde yayınevinin en gözde ve ana rengi olan turuncunun hakimiyeti vardı. Işığın ve yaşamın gözdesi olan bu turuncu renk sanki başka bir şeyler söylemek istiyordu bizlere.Dışardan baktığında insan gençlerini umursamayan bir ülkede, çocuklar ve gençler için edebiyat ürünleri sunmakta inat eden kuruluşları anlamakta zorluk çekebilir. Kimine göreyse cevap hazırdır zaten: Onca iş varken neyin nesidir çocuk ve gençlik edebiyatı? Kimileri içinse bu alan ‘lay lay lom’ mecrası olarak değerlendirebilir. En azından geçmişte böyleydi!Geçmişteki bu umursamazlık ve dudak bükme yüzünden bu tür metinlerde tema ve içerik yönünden gerçek bir çoğulluk sağlanamadı ve uzun yıllar boyunca bu edebiyatın değişmezleri yüksek kürsülerden ulvi bir yankıyla çocuklara seslenen yetişkin bir bakış açısı oldu. ‘Bak iyi dinle, açıklıyorum şimdi: şu ak, şu da karadır’ diye direten o bakışın iç sesiyle anlatılan öykülerin alanıydı genellikle çocuk ve gençlik edebiyatı. Elbette istisnalar vardı ama istisnalar bu genel tavrı pek etkileyemediler, en azından okul müfredatlarına giremediler ve sınıflarda tartışılamadılar. İş burada da bitmedi elbette. Bu kürsüden seslenenlerin sesi biraz soluklaştığında başka sesler ortada dolaşmaya başladı. Bunların çoğu gençlere gelecekteki ‘cins’ rollerini öğreten, bunu öğretirken toplumsal kalıpların bir kuruş dışına çıkmamayı tercih eden seslerin metinlerdi. Okul müfredatlarına girmeyi başarmış olan bu seslerin çoğunda romantik gelecek hayallerinin boy gösteriyor olması gençler için gerçek bir tehlikeydi aslında. Bu metinler gençleri hayata hazırlayan değil, bal gibi toplumda varolan kalıpların yeniden üretilmesi için oluşturulan bir zemin, bir kaideydi. Kaldı ki bu tür kitaplarda iyilik ve erdem gibi kavramların abartılı, fantazileşmiş halleri de, bu çerçeve içersindeki iyi vatandaşlık duygularının projelendirilmesi de aynı hizmeti görmek üzere planlanmıştı. Sevindirici olan husus, son yıllarda bu tek yönlü ve dar pencereli görüşün yavaş yavaş çatırdıyor oluşu. Gençleri fildişi kulelerde, tuhaf sınavlarla dolu bir geleceğe bırakırken onlara yol gösterebilecek edebiyatın işlevinin ne olabileceği üzerine kafa patlatan çok insan ve kurum var. Bu hassasiyeti üstlenen yayınevlerinden biri olarak Günışığı Kitaplığı’nın 15 yaş seçkisine göz atmanızı öneririm. Ancak dahasını da önerebilirim. Yayınevinin 18 yaş grubu için oluşturduğu yeni programda çok sıkı kitaplar ve bu kitaplarda işlenen temalar var. Michael Thomas Ford’un ‘İntihar Notlarım’, Guido Sgardoli’nin ‘Var mısın Yok musun’ adlı kitapları ve özellikle Beate Teresa Hanika’nın ‘Kırmızı Başlıklı Kız Ağlıyor’u gözden geçirilmeli. Gençlerden gerçeği saklamamalıyız diyen yetişkinler ve elbette gençler için önerilebilecek kitaplar bunlar. İntihar, ensest, suç, suçluluk, namus, ahlak, cinsel tercihler, uyuşturucular, hatta kötülüğün ne olduğunu tartışabilmek için. Gençler için iyilik ve erdem ütopik pembe bulutlardan değil, dünyanın içinden doğabilir çünkü.
Nedim Şener Perşembe günkü duruşmasında hayli zayıflamış olarak karşımıza çıktı. Her ne kadar kendisi bu kiloları spor yaparak verdiğini söylese de, ben bu 25 kiloyu susmayarak bize anlattığı öykülerin ağırlığı olarak görüyor ve bu toplamın hemen hepimizin vicdanlarına sinecek bir ağırlık olduğunu düşünüyorum. Özellikle ‘Kırmızı Cuma’da anlatılanların ağırlığı.Nedim Şener’in kitabı ‘Kırmızı Cuma’ Marquez’in ‘Kırmızı Pazartesi’ adlı kitabına bir referansla açılır. Şener bunu kendisine gönderilen ve kitabın temel izleğini oluşturacak bir mesaj üzerinden tartışır. ‘Kırmızı Pazartesi’, hemen herkesin önceden bildiği bir cinayeti, hatta ölecek kişinin bile bu işten haberdar olduğu ‘insana özgü’ bir trajediyi anlatır.Bu trajedinin gerçek yaşamda,Türkiye’de, bir cuma gününe denk düştüğü bir dönemeçte Hrant Dink’i yitiririz. Bu yitirişle birlikte yakın tarihimizin en büyük soru işaretlerinden biriyle burun buruna geliriz: Asıl suçlu kimdir?Yıllar geçer. Ancak yaşanan gelişmeler Marquez’in ‘Kırmızı Pazartesi’sinde yaşananlara denk düşmeye devam eder. Hemen herkesin bildiği, zaman zaman unutmak istediği, umursamadığı, yokmuş gibi davrandığı ya da matematikteki bir usulle ‘yuvarladığı ya da bütüne tamamladığı’ bir zincir oluşur. En sade yuvarlamayla söyleyecek olursak, gazetecilere yapılanların sadece ufak bir halkasını teşkil etmektedir ‘Kırmızı Cuma’nın mustarip olduğu durumlar. Elbette en başından şunu söylemek durumundayız: Kalem cezaevine mahkum edilmemeli. Buna ‘ama, ama’ diye itiraz eden görüşe ve bu görüşe destek verenlere vereceğimiz yanıt da yine aynı olmalıdır: Kalem cezaevine mahkum edilmemeli. Ancak bunun bir adım ötesi mevcuttur ‘Kırmız Cuma’da. Nedim Şener’in ‘Kırmızı Cuma’ adlı kitabının bir bomba etkisi yarattığı dolayısıyla ‘zararsız’ hale getirilmesi fikrinin önünün açılması ve bir yazar olarak içimi burkan bu görüşün bazılarından onay alması, içinde bulunduğumuz günlerin tuhaf bir özeti gibi. Oysa ortada, yine hepimizce bilinen, ancak bilinmesinin pek de önemli olmadığına kanaat getirdiğimiz, bir süre sonra yok sayma eğilimi gösterdiğimiz, yok sayarken de zihnimizin oyunlarına yenildiğimiz açık seçik bir gerçek vardır ‘Kırmızı Cuma’da. Sistemin çürümüşlüğünü en yalın dille anlatan bir gerçek. Burada benim kafamı kurcalayan önemli soru ise şu: Eleştirdiğiniz sistemin bir parçası olarak yaftalanabilir misiniz? Kesinlikle evet. Bilimkurgu romanlarındaki dönemeçleri andıran bu görüş ‘Kırmızı Cuma’nın başına gelmiş, kitap ve yazarı çağımızın bu göz oyalayan illetine takılıp kalmıştır ne yazık ki. Oysa Nedim Şener’in sadece işini yapan bir gazeteci olduğu gerçeği yaşama takıntısız bakabilenlerce çoktan onaylanmıştır. Dünyanın birçok yerinde farklı zamanlarda işini yapan insanların başına gelenlerdir Nedim Şener’in başına gelenler. Dileriz vicdanı yaman hukukçular bu gerçeğin yolunu -sapla samanın birbirinden çok zor ayrıldığı ama her ikisinin de ayrı şeyler olduğu gerçeğinin yolunu- izleyerek işi çözer ve içimize 25 kiloluk su serperler.