Herkes

2 Eylül 2011

Bayramın üçüncü günü.Almanya’dan döner dönmez hevesle kendimi bayrama ve sokaklara bırakıyorum. Bu canlılığı ne kadar çok özlemişim!Ancak bir süre sonra genzime takılan bir acılık var. Soluk almakta zorlandığım ve gözlerime, burnuma yürüyen bir ıslaklık. Bir süre sonra yürüyemez hale geliyorum. Etrafımdakilerin durumu da benden farklı sayılmaz. Kimisi ağzını tutuyor, kimisi burnunu, kimisi tamamen iptal olmuş bir halde genzini temizlemeye çalışıyor. Bu İstanbul Kadıköy’de yaşanan bir bayram günü enstantanesi. Kadıköy Meydanı’na, ben diyeyim beş, siz deyin on kilometre uzaklarda bir yerlerde rüzgârın azizliğine verdiğimiz bir tuhaflığın içinde, sokakta oynayan bayram çocuklarıyla birlikte yutkunmaya çalışıyoruz. Havanın içine gizlenmiş bir yanık kokusu alıyorum, alıyorum almasına ama bayram günü kim neyi böyle yakar diye kafamdan geçirdiğim bütün sahneler ağır çekim bir toz bulutu halinde umursamadan önümden çekip gidiyor. Sonra işin rengi anlaşılıyor. 1 Eylül Dünya Barış Günü kutlanıyor Kadıköy’de. Dünya Barış Günü 1 Eylül 1939’da Nazilerin Polonya’yı işgal etmesiyle başlayan, insanlık tarihi için kara bir leke haline gelen sürecin başladığı o gün, belki de insanlar bir daha aynı gaflete düşmesinler diye barış günü ilan edilmiş.Ancak insanlar inatla ve neredeyse insanüstü bir çabayla o gaflet çukuruna düşmekten kurtulamıyor. Barışa duyulan özlem buysa savaşın ne olduğu konusu bilinmezliğini korumaya devam ediyor. Gerçekten barış bir neden midir, yoksa bir sonuç mu? Sonuçsa bu sonucu besleyen nedenler şiddetle, silahla, bombayla inşa edilebilir mi? Bu soruyu ilk olarak bu toplantıyı düzenleyen ve daha önce de militarizme karşı bir yürüyüşte, bu köşeden ‘barışa inanan herkese’ başlıklı duyurularını paylaştığım Kent Demokrasi Konseyi’nin yöneticilerine sormak istiyorum. ‘Barışa, antimilitarizme inanan herkes’ çok ciddi bir önermedir. O önermedeki ‘herkes’in sorumluluğunu alıyor musunuz? Yaşananlar bunun sadece lafta kaldığını gösteriyor. Kısaca herkesin kendi gibi olan ‘herkesini’ önemsediğini. Yani toplum olarak yaşadığımız arbedenin özetini.‘Herkes’ bu değildirKeza aynı koşul güvenlik güçleri için de geçerli. Bir bayram günü sokaklarda oynayan çocukları, birbirine bayram ziyaretine giden kendi halinde kentliyi korumak, onları biber gazına boğarak sağlanacak bir asayişse (ki bu filmi biz çok gördük) burada da ‘herkes’ konusunda ciddi bir sorun var demektir. Kaldı ki insanların çoğu 1 Eylül mitingine gerçekten barışa inandıkları için gelmiş de olabilir. Bu biber gazıyla onlara verilen mesajsa belli: ‘Potansiyel suçlusun.’ Peki neden? İnsanların barışa destek vermeye hakkı yok mu? Olmamalı mı? Nedir?Bana öyle geliyor ki sorun ‘herkes’te saklı. Herkesin barışında. Bizim gibi olmayan, bize benzemeyenlerin barışını koruma ve gözetme cesaretinde. Aşikâr ki ‘Benim gücüm seninkini alt eder’le barış sağlanmaz. Sağlanabilseydi 2. Dünya Savaşı’nı tüm insanlık tarihi için kara bir leke olarak ruhumuza kazımaz ve o karanlık 1 Eylül gününü Dünya Barış Günü olarak kutlamazdık. İnsanlık, kontrolsüz gücün güç olmadığını, savaşın ne olduğunu çok iyi biliyor. Galiba iş bunu insana anlatmakta.

Devamını Oku

Mişmiş: Geçmiş zamanın rivayeti

31 Ağustos 2011

Aniden bastıran bir yağmur bahanesiyle tırmanmış olduğum iki katlı turistik bir otobüsün tepesinden bakıyorum Berlin’e, kentin değişimine. Hemen hemen bütün turistler gibi kaçamak saatlere peşin peşin sığdırılabilecek paketlenmiş bir geçmişi, bugünün içinde sentetik bir hızla, apar topar seyrediyorum.Çılgın turistik otobüs, dünya üzerindeki her kenti neredeyse tek tip bir Disneyland’e indirgeyen bütün benzerleri gibi. Umursamaz, parlak ve iş bitirici. Ani vites değişiklikleriyle aynı yolun yolcusu olan ‘içerdeki bizleri’ tanımı konmuş bir keyifle bir oraya bir buraya savuruyor. Bizlere düşense elimize tutuşturulmuş olan karikatürleştirilmiş yer haritaları ve tek tip steril kulaklıklarla tam on beş dilde anlatılan çalakalemleştirilmiş Berlin’i şimdiki haliyle seyretmek, hatta anlamak! Bu yüzden o açıkhava sergisine, ‘Doğu Yakasındaki Galeri’ye gelince haritayı da kulaklıkları da bir yana bırakıyorum. O zaman kentin insanı anlatan çehresiyle arama pek bir şey giremiyor. Ve ‘başka bir yolun yolcusu’ olmayı tercih ediyorum. Çok derin takıldığımdan, ardından büyük eylemler yapacağımdan değil. Öyle içimden geliyor. Apar topar otobüsten iniyorum ve bir şeyleri şimdiki haliyle anlamak için aracılara ihtiyacımın olmadığını hayretle fark ediyorum.Bu açıkhava sergisinde usta ressamların gözünden yazgının nasıl değişebileceği anlatılmış. Sanatçılar duvarın kalıntılarına sınır ve sınırsızlığın desenlerini çizmiş. Gözüm duvarda, duvarın kalıntılarındaki bu desenlerde takılıp kalıyor, zihnimse desenlere sinmiş olan berrak mesajda. ‘Her şeye rağmen zamanla her şey değişebilir’ diyor o desenler. Elbette turistik hale gelmişler çoktan. Ama yine de otomasyonlaşan bir çağda anlattıkları son derece insana özgü, insana dair. Kanımca çetrefil bir geçmişi geride bırakarak açık bir şehir haline gelmiş olan Berlin’in bıkmadan usanmadan anlatmaya çalıştığı da bu zaten. İnsan ve tercihleri. Belki de bu yüzden çılgın sarı otobüs turistik neşesiyle tam gaz ufukta kaybolurken nehrin öte yakasında duran Kreuzberg’e bakakalıyorum. Ayşe Erkmen’in Kreuzberg’deki bir apartmanı 1994 yılında mişler, müşler, muşlar’la bezemişliği aklıma düşüyor. Erkmen ‘Evde’ adlı bu ilginç açıkhava sergisini İstanbul’da da gerçekleştirmiş ve bana geçmişin ne olduğu sorusunu sordurtmuştu. Berlin’in duvarları Erkmen’in tarif ettiğine benzer bir rivayetin içinde kaldı. Ama günümüz insanının duvarları, sınırları hâlâ çok güçlü. Kim bilir belki de geçmiş ve aidiyet duygusunun ne olduğunu keşfedebilmek için farklı yolları tercih etmek hâlâ mümkündür. Sentetikleştirilmiş mesajlarla dolu, yağmurdan kaçarken doluya tutulacağımız hız otobüslerinden inmek ve gerçeği mümkün olabildiğince gerçeğin dilinden dinlemek.

Devamını Oku

Arife

28 Ağustos 2011

Yol uzun ve gözle görünmezdi. Toz bulutunun içinden seçebildikleri: Kendi gibi yolun uzunluğuna ve dermansızlığına şaşırmayan, kendi doğum yılına eş bedenler, kendisi gibi askerler. Sessiz sedasız, hayatında hiç görmediği netameli bir arazide yürüyendi gölgesi, diğer gölgelerle birlikte. İçindeki sabrı ve yaşama enerjisini gıdım gıdım ama her daim ayakta tutması gerekiyordu. Yine de hayal etmek gibi bir gaflete düşüverdi o dakikada. Belki zihni yorgundu, belki ayakları. Gölgenin etraftaki kayaları yalayan hali, aile ocağının içinden geçen dalgalı denizli günleri düşündürdü bir an için, sadece kısa bir an için. O nefes kadar kısacık anda mahalle arkadaşlarıyla yaptığı geyikler, sağda solda harcanan boş zamanlar değil de bir bayram arifesini hatırlayıverdi. Annesi mutfak tezgâhına yaslanarak hamur açıyordu hararetle. İncecik hamurlar. Uysal topaçlardan, hımbıl yumrulardan o an kadar ince, hassas, kırılgan, beyaz mı beyaz, esnek mi esnek yufkalar ürüyordu ağır ağır. An be an büyüyerek, genişleyerek, dantelleşerek, yer yer epriyerek, tahta tezgâha serpiliyordu ince tortu. Oklavanın ritmi her seferinde törensel bir rota çiziyordu kendine. Bazen sağa, bazen sola doğru akıyordu oklava, oklavayla birlikte annesi de. Es kaza ritm durduğunda, annesi eskizini çoktan çizdiği undan esvabın üzerinden elini çekiyor, alnında biriken teri damarlarının seçildiği sağ elinin tersiyle usulca siliyordu. Sıcaktan isilik olmuş kol içlerine aldırmaksızın devam ediyordu sonra. İyi kalpli bir kadındı annesi. Yaşamdan iyi hal belgesi almış bir kadın. İyimser bir kadındı da; bununla kalmaz pek güzel baklavalar açardı. Özetle böyle.Bu özetin eşliğinde yarım bıraktığı asimetrik baklava astarını düzeltmeye girişti anne. Aralıksız iki-üç darbe yedirdi ona elindeki oklavayla. Bitirdi, tamamladı. Sonra bir yumağa daha uzandı. Eline aldı toparı, evladı gibi okşadı, tam un paketinden yarım avuç un alıp yeni işine koyulacaktı ki. Oğlunu hatırladı.Gerçek nezdinde astı astarı yoktu bu anlık hatırlayışın. Ama aynı nedensizlikten ötürü, mutfağından kilometrelerce ötede gölgesini seyreden oğlunun tıpatıp kendininkine benzeyen hayal gözleriyle buluşuverdi gözleri. O zaman bir arife gününden oğluna baktı kadın. İyi bir kadındı, yaşamdan iyi hal kağıdı vardı var olmasına ama oğlunun yorgunluğu içini çok şekerli bir şerbet gibi yaktı geçti. Buna engel olamadı, buna engel olmak istemedi baklava ustası, oğlu askerde ve açık arazide yürüyen yürüyen yürüyen iyi kalpli kadın.Özetle böyle.Elini undan çekti, derin bir nefes aldı verdi, sonra arifeye kaldığı yerden devam etti kadın. Bayrama hazırlanmalıydı. Konu komşu, eş, dost, akraba, gelenler, gidenler, yapması gereken bir sürü şey vardı.Öte tarafta elini düşten, gölgeden çekti, derin bir nefes aldı verdi oğul ve sonra yoluna kaldığı yerden devam etti. ***Bu yazıyı bayramlarını evlatlarından ayrı geçiren anne ve babalara ithaf ediyorum. İyi bayramlar.

Devamını Oku

Bu Yaz, Geçerken

26 Ağustos 2011

Bedri Rahmi’nin ‘Arkadaş Dökümü’ şiiri şu dizelerle başlar, belki bilirsiniz: ‘Evvela dişlerimiz döküldü sonra saçlarımız, Arkasından birer birer arkadaşlarımız.’Böyle baktığınız zaman yaşamın ne kadar kısa olduğunu görürsünüz. Bunca hengâmenin boşa olduğunu. ***Bu yaz çok tuhaf geldi. Şiirdeki hazanla birlikte. Hulki Aktunç’la başladı bu hazan, bu naçar döküm. Didem Madak derken, bu yaza bir de o eklendi: Seyhan Erözçelik. Şair Seyhan Erözçelik Kadıköy Maarifli’ydi. Özgün bir şairdi, gerçekten çok özgün bir şair. Onu başka bir Maarifli’ye, diğer özgün bir şaire, Nilgün Marmara’ya yazdığı ‘Nilgün’ün Göztaşı’ şiiriyle anmak istedim. Nilgün Marmara gideli çok zaman oldu, bilmeyenler için özel not düşelim. Kendi isteğiyle gitti, Seyhan Erözçelik’in bu dünyada herkese kısmet olmayan derin bir ruh gözlüğü ile bakıp gördüğü nedenlerden ötürü:Ahşap bir kutu.Açtım.Öylece duruyordun ve bakıyordun bana.Göğermiştin. mıknatısıydın.Ne tuhaf, içimde inanılmaz istek uyandırdın.Nilgün, ‘Sakın ağzına sürme!’ diye uyardığında, ben çoktan dilimi değdirmiştim sana.Acıydın.Acı.Şimdi yüreğimde bir faş.Yaşam şiirden farklı. Neresi farklı diye soracak olursanız yaşamın içinde acıyı, sevgiyi, mutluluğu, nefreti evirip çevirirsiniz. Bahaneler bulur, devam edersiniz. Devam ettiğinizi sanırsınız ya da. İyi avunmadır, fena değildir. Kendi halinde kaldığında da sorun yoktur. Ama bazen acıyı, bu acıyla birlikte dans eden yaşamın hakikatini ve ne olduğunu bilmek, öğrenmek isterseniz yoğun satırlara bakmanız yeterli olur. Şair hakikat için kendini siper ettiğinden size yol gösterip el verir. Dünyanın ne olduğunu daha net görebilmeniz ve ‘faş edebilmeniz’, arınabilmeniz için. Kararlı bir öğrenciyseniz, öğrenirsiniz de. Acı gibi katışıksız duyguları gerçekten öğrenenlerse kendi zehirlerinden kurtulabilenlerdir. O esaslı karşılaştırmada olduğu gibi: Azalarak yaşamak yerine çoğalarak ölmeyi tercih edebilenlerdir. Yine de teslim edelim ki kimse yüzlerine doğru dürüst bakmadığı için işleri hayli zordur şiirlerin günümüzde. Belki de hakikati umursamamak hiçbir çağda bu kadar kolay olmadığı, bu kadar meşru sayılmadığı için.O yüzden Bedri Rahmi’nin şiirinin son dizelerine bakmakta fayda var. Yine aynı şiirden:‘Boğazımıza kadar kendi murdar karanlığımıza gömülmüşüz Bizler bölük bölük bizler tabur tabur Bizler sürü sepet Yalnız birbirimizi öldürmüşüz.’

Devamını Oku

Sinekler Uçuşurken

24 Ağustos 2011

Nicedir Berlin’de yaşamakta olan genç bir dostumla kâh yolları teperek, kâh açık hava bahçelerinde oturarak hasret gideriyoruz. Yüzünde yıllardan beri tanıdığım yaşlı bir gülümseme. Bu kadim kente, bizim topraklardan gelen insanların rengiyle kotarılmış kıvamlı bir olgunlukla bakarken diğer taraftan insanda şaşkınlık uyandıran bir evrensellikle yeryüzüne bakıyor. Hep böyle miydi yoksa Berlin mi onu böylesine hızlı ve yoğun bir biçimde değiştirdi keşfedemiyorum. ‘Bir kent bir insana yaraşırsa böyle güzel yaraşıyor demek ki’ diyesim var.O sırada aramıza bir görünüp bir yok olan güneş ve güneşin ardına takılmış yağmur bulutları giriyor. Hiçbir kimyasal maddeye yüz vermeyen Almanya’nın doğa politikasından yararlanan şanslı sinekleri etrafımızda özgür ruhlarla uçuşurken, son günlerde arabaları deviren ve ateşe verenlere Almanların aynı toleransı göstermeyecek olması aklımıza düşüyor. Arabaların ateşe verilmesini onayladığımızdan, doğal hayatın yaşamasını desteklemediğimizden değil, yanlış anlaşılmasın. Canlı algısının nasıl göreceli ele alındığından ötürü düşüyor bu fikir aklımıza. Türkiye’nin yoğun gündeminde kendine pek yer bulamayan bir haber bu. Geçtiğimiz bir hafta boyunca kimliği belirsiz kişilerce yaklaşık elli araba yakıldı Berlin’de. Üst sınıfın ucuza kapattığı ‘yeni’ gözde semtlere de sıçradı benzeri olaylar. İlk etapta ‘zenginlere ve onların servetlerine karşı yöneltilen bir saldırıdır’ dendi olup bitenlere ve hemen eski günlere, Baader-Meinhof’a referans verildi. Kısaca Almanya, dünyadaki genel kapitalist refleksle hemen solcuları suçlamayı tercih etti. Solcuların çağımızdaki makus kaderi bu. Oysa sadece zengin arabaları, BMW’ler, Mercedesler değil kamyonlar, kamyonetler de yanıyor Berlin’de. Üstelik bu araba yakmaların politik bir örgüt işi değil kişisel kundaklamalar olduğunu söyleyen otoriteler de var. Bu yüzden insanların aklı hayli karışmış durumda. Londra’daki olayların örnek alınmış olmasından da endişeliler. Nedense insanların fırsat eşitsizliği yüzünden bunları gerçekleştirmiş olabileceği kimsenin aklına gelmiyor çünkü olayı bu yönden düşünmek hemen herkes için oyunun kuralının bozulması demek. Küreselleşmenin yarattığı ekonomik darboğaz, kategoriler, kutuplaştırmalar, buna bağlı olarak ikinci, üçüncü sınıf vatandaş yerine konulmanın insan belleğinde yaratacağı kırılmalar. Bunların hemen hepsi çağımızın gerçek sorunu değilmiş gibi davranılıyor. Oysa çok iyi biliyoruz ki bu kırılmaların en büyük yükünü çekenlerin başında Türkiye’den Almanya’ya göçen vatandaşlarımız geliyor. O elli yıllık mazide bu kırılmaların etnik, sosyolojik ve kültürel anlamda ne çok izi var, hem de ne kadar. ‘Berlin beni olgunlaştırdı’ diyor genç dostum. Haklı. Herkesin iyi ya da kötü bir Berlin’i var, içindeki kötülükle ya da iyilikle yaşamayı seçtiği. Ama onunkisi umulandan daha çabuk olmuş, sevgi, akıl ve göz kamaştırıcı bir sadelikle buluşmuş onunla. Bu olgunlaşmanın içersinde Berlinliliğin payı olduğu kadar, Almanlarla kendileri arasındaki çatlağa vakti zamanında çıkınlarında ne varsa (gözyaşı, yalnızlık, sıla özlemi, tarhana, demli çay vb.) koymuş ve o çatlağın üzerine usulüne uygun bir köprü inşa edebilmek için ömürlerini tüketmiş elli yıllık Almancıların payı da çok büyük. ***Sırası gelmişken söyleyelim: Bu yılki 2. Boğaziçi Kitap Fuarı’nın teması göç. 15-21 Eylül tarihleri arasında, İstanbul Kongre Merkezi Harbiye’de gerçekleşecek fuarda 17 Eylül’de ‘Türkiye’den Almanya’ya Göçün Elli Yılı’ sempozyumu var.

Devamını Oku

Can Yücel’in ardından...

21 Ağustos 2011

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’ eVazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.Çok eski bir sonedir bu. 16. Yüzyıl’da yazılmıştır. William Shakespeare’in pek sevdiğim sonesidir 66. Sone. Yeniyetme bir üniversite öğrencisiyken bile böyleydi. Çeviri ise Can Yücel’e ait! O zamanlar derste tartışmıştık. Şiir çevrilebilir mi diye. Çevirmen şairse, çok rahat çevrilebilir, evet. Hele Can Yücel gibi büyük bir şairse çevirmen. Metni yeniden ayrı bir dilde tılsımlayarak sunma eylemidir bu ve yepyeni bir şiirle, sürprizle karşılaşmaktır.Can Yücel bizi bırakıp gittiğinde, hani bazı insanlar, bazı ruhlar vardır, onlar gitmez, gider gibi yaparlar, bir yerlerde, yaşamın katmanlarında hep yaşamaktadırlar ya, öyle hissetmiştim. Datça bahane demiştim, o zaten yaşıyor, aramızda. Kaldı ki Datça gibi bir şiire sırtını yaslamak da fena değil!Mezarının taşları parçalandığında mutlaka kendine özgü bir cümle patlatmıştır ve buna pek de aldırmamıştır. Gerçekten görmüş geçirmiş, yaşamı anlamış büyük bir şair için bu nedir ki!Ama burada asıl sorun biz geride kalanlara çöreklenmiş durumda. Şairinin mezarını parçalayan bir millet olmanın utancını ne yapacağımızda. Şairinin mezarını parçalayan bir miletten hayır gelmez, iş burada. Şimdi ne yapacağız, problem burada. Asıl kafa karıştıran husus bizim yetimliğimizde yani. Yaşama bakış açımızdaki sığlıkta. Can Yücel’in bütünlüğünde, aşmışlığında değil. Sorun bizim tıkılıp kalmamızda, kendi soluğumuzla kendimizi boğmamızda, düşsüzlüğümüzde. Shakespeare’in yüzyıllar öncesindeki sonesinde gezinen yangın yeri hallerimizde.Ne yapacağız biz şimdi? Bu ayıpla nasıl yaşayacağız?‘Aman canım derdine bak, unutacağız nasılsa’ dediğinizi duyar gibiyim! ‘Biz neleri unuttuk, neleri!’Doğru unutacağız. Ondan sonra gelsin savaş çığlıkları, gelsin battal aklamalar, ayık ve bayık sloganlar. Ne güzel. Oh ne güzel. Tıpkı bir yangın yeri gibi.Şiir bize yangın yerlerini anlatır oysa. Ruhlarımızın anlam veremediği fırtınaları, kaçtığımız delikleri, mazeretlerimizi, geciktirdiğimiz fasılları, düşüşlerimizi, kalkışlarımızı, yenilişlerimizi, zavallılığımızı, erdemlerimizi, budalalıklarımızı. Şairlerin mezarlarını parçaladığınız zaman bütün bunları yok sayıyor, umursamıyorsunuz demektir. Kısaca insanlığınızı, kendinizi yok sayıyorsunuz demektir bu. Eyvahlar olsun.

Devamını Oku

Savaşın galibi yoktur

19 Ağustos 2011

Yazımıza bir duyuruyla başlayalım: İstanbul Demokratik Kent Konseyi’nin duyurusu bu. ‘Bütün duyarlı insanlara çağrımızdır’ diyorlar.‘Irkçılığa, militarizme, son zamanlarda daha da artan savaş kışkırtıcılığına karşı Pazar (21 Ağustos) günü saat 13.00’da Taksim Meydanı’nda olacağız.’Yaklaşık on beş gündür, Berlin’de, bir Alman edebiyat kurumunun verdiği yazarlık bursuyla son romanım üzerine çalışıyorum. Hakkari Çukurca’da olup bitenleri öğrendiğim zaman perşembe günkü yazımı yazıp çoktan göndermiştim. Asıl düşüncelerimi yazmak ya da anlatmaya çalışmaksa bugüne kaldı. Anlatabilirsem elbette... Aslında son yaşanan olaylardan sonra çıtımı çıkarmak istemiyorum. Hatta bu konuda bir tek satır bile yazmak içimden gelmiyor. Ama bazılarının hemen yaftalayabileceği önyargılarla örülü nedenlerden ötürü değil! Bir kez daha açık ve net söylemekten yanayım: Ülkemde hiçbir gencin ölmesini istemiyorum. İlk etapta bir eğitimci olarak onların önce karınlarının doymasını, ardından silahla değil kitap ve kalemle büyümelerini arzuluyorum. Kanın değil, yaşamın kutsallığına inanmalarını. Ülkemde askerliğin sadece profesyonelce, yani bir meslek gibi yürütülmesini hayal ediyorum. Dolayısıyla ülkemdeki askerliğin, tuzu kurular rahat rahat ahkâm keser ve savaşın gerçek rengini tahmin bile edemezken şişirilen sahte sloganlarla yoksul gençlerin ölüm kalım savaşıyla sınandığı bir yer olmamasını. Dahasını da istiyorum. Korkutmayla yaşamların inşa edilmeyeceği bir yer olarak görmek istiyorum ülkemi. Ve sadece ülkemde değil dünyanın her yerinde ölçüsüz milliyetçiliğin dipsiz ve sekter bir kuyu olduğuna inanıyorum. Herkes ve her millet için.Dokuz evlat. Evet tam dokuz evlat gitti. Giden kaçıncı evlattılar! Ama benim kan üzerine söyleyecek sözüm yok. Bu kanı döktüren karşılıklı ideolojilere ve koşullara da. Kısaca savaşa dair sözüm yok. Milletvekili seçildikleri halde parkta toplananlara da sözüm yok. Onca zamandır yazıyorum, onca yıllık hocalığım var ve bu savaşı durduracak, barış adına insanların yüreğine su serpecek bir hamlem yoksa, kalmamışsa elimde, susmayı yeğlerim. Kusuruma bakmayın savaş naraları bana göre değil.Buna karşın yaşam üzerine söyleyecek sözüm var ama, olmalı. Olmalı ki savaşın beterliğini yeniden hatırlayalım. Ne lanet bir şey olduğunu. Barışa ve yaşama dair yazmaya, konuşmaya, düşünmeye devam etmeli. Örneğin hep şunu akılda tutmalı: Evlat duygusu hepimiz için önemliyse evlatlarımızı yaşatmalıyız. Eğer ‘evlat’ sözcüğü gerçekten, dolu dolu bizler için bir şeyler ifade ediyorsa! Barış tarafında durmalı, o yaka için ısrar etmeli. Ben etmeye devam edenlerden olacağım. Neden derseniz sükseli bir askeri helikoptere karşılık okutulacak binlerce, on binlerce çocuğun hayali beni daha çok heyecanlandırıyor. Silah tüccarlarının el oğuşturmasına karşılık çocukların içten kahkahaları gerçek bir servet gibi geliyor bana. Acıdan katılıp kalmayan ana babalar görmek arzusunun adınızı ‘vatan haini listelerine’ kazımayacak olduğunu hayal etmek daha anlamlı geliyor. Savaş çığlıkları yerine aynı gökyüzünün altında yaşıyor olmak ve bunun yeterince tatmin edici bir kardeşlik olduğuna inanmak... Yaşamak. Benim için kutsal olan gençlerinin yaşadığı ve yarına umutla baktığı bir ülkedir. Bunu sağlayamadığımızdan ötürü susmalıyız belki de. Ama niçin biliyor musunuz? Silah seslerini, savaş taktiklerini daha iyi duymak için değil, kendi iç sesimizi ve barışın ne olduğunu bir kez daha düşünebilmek için. En azından bunu kendi adıma yapmayı tasarlıyorum. Benden çıt çıkmazsa bu yüzden, korktuğumdan, taraf tuttuğumdan, sırlarım olduğundan değil savaşın kazananı yoktur fikrine inandığımdan. Ama ısrarla barışın hepimiz için gerçek cennet olduğunu yazmaya devam edeceğim.Samimiyetime inananlar için söyleyecek sözlerim bunlardır. Ötesine ne sözüm yeter ne de nefesim.

Devamını Oku

Klasik kitaplar

18 Ağustos 2011

Klasik kitapların yeniden mikroskop altına alınacağını okuduğum zaman Batı’daki klasikleri değil ama bizdeki, bizim gibi ülkelerdeki klasikleri, klasikleşmiş yapıtları düşündüm. Ve elbette modernizmi! O zaman aklıma vazgeçemediğim kitaplardan biri olan ‘Geç Kalmış Modernlik ve Estetik’ geldi. Kitabın yazarı Gregory Jusdanis ile yıllar önce Beyaz Kale’yi çeviren hocam Victoria Holbrook sayesinde tanıştım ve kitabını ondan dinleme fırsatını yakaladım. Jusdanis Yunan kökenli bir araştırmacı. Başta Yunan edebiyatı ve edebiyattaki kanonları (kural ya da nizam diye düşünebiliriz kanon’u) çağın süzgecinden geçirerek araştırmıştı. Hedefi, modernliğin tanımları doğrultusunda edebiyatın damarlarını yakalamaktı. Kitap basıldıktan kısa bir süre sonra Türkçeye çevrildi (Metis Yayınları’ndan çıktı kitap) ancak ne yazık ki sınırlı bir çevrenin ilgisini çekebildi. Oysa anlattıkları Türkiye’deki edebiyatın rotasını yakalamak için de çok elverişliydi. Öyle ipuçları taşıyordu ki biraz daha zorlasak edebiyatın şimdiki zamanını bile yakalamak mümkün olabilirdi.Neden diye soracak olursanız geçtiğimiz yüzyılın başında, o dönemdeki birçok ülke gibi, geç kalmış modernliğin yükünü üstlenmiş bir ülkeydi Türkiye. Bir yanda modernliği yaşamakta olan ülkelere yetişme telaşı vardı, diğer yanda kendi kalabilme mücadelesi. Bu yükü çekecek sac ayaklardan biri de bilin bakalım neydi? Günümüzde popüler kültür ürünü olamadığı müddetçe pek de yüzüne bakılmayan şu edebiyat! Özellikle geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinde yeni bir ulus fikri ortaya çıktığında bunun izlerini en çok edebiyatta seçmeniz mümkün olabiliyordu. Buradaki temel amacın Batı’nın kattettiği yolu hızla katederken bir yandan da ‘kendine özgü bir formatı, kanonu yaratma’nın esas olduğunu söyleyelim. Kısaca, bir yanda örf ve adetlerin canlı tutulması, diğer yanda da modernliğin gerektirdiği kuralların devreye sokulması. Zor iş!Burada yazarın üstüne ne kadar ağır bir görev düştüğünü düşünmüşümdür hep. Özgünlüğün nasıl manipüle edilebileceğini, sözünü ettiğimiz kurallar çerçevesinde metinlerin nasıl öksüz kalabileceğini. Jusdanis’in bir ulus yaratma fikriyle Yunan edebiyatına tuttuğu merceğin bizim edebiyatımıza tutulduğunda da aynı sonucu üç aşağı beş yukarı vermesinin nedeni bu olsa gerek. Üstelik bunu sadece Cumhuriyet’le sınırlı tutmayıp ta Tanzimat dönemine kadar çekmek mümkün!Bu açıdan bakıldığında modernizmin kol kola yürüdüğü Batı’daki klasik eserlerin mercek altına alınmasıyla bizim gibi ülkelerdeki klasik eserlerin mercek altına alınmasının aynı işlem olmadığını söylemek durumundayız. Eğer amaç modernizmin ne olduğunu sorgulamaksa belki de en çok bizim gibi ülkelerin ‘klasikleşmiş’ edebiyatının incelenmesi gerekiyor.

Devamını Oku