Bir iş günü. Gecikmiş bir öğle yemeği için girdiğim dönercide pide içine serpilen turşuların ve patateslerin keyfini çıkarıyordum.Uçuşan saçlar, brandalar, güneşsizlik hakimdi dışarda. Büfemsi lokantanın içinde üç-beş müşteriydik, yanlış saatlerin gecikmiş insanları olarak. O duyguyu nasıl severim, hem de nasıl! Size ait olmayan gibi duran zamanların birinde kaçak yolculuk eden biri olmak. Ne karışanınız vardır ne görüşeniniz. Arada garson gelir ‘tazeleyim mi abla’ gibi bir laf eder. Siz de hiçbir mantıklı sözcük bulamaz bir haldeyseniz ‘tazele’ dersiniz. Öyle bir durumdaydım işte!Dışarda, dükkânın önündeki masalarda tek başına oturan bir kadın vardı. Kahverengiler içindeydi, bakımlı. Omuzlarına düşen saçları güzeldi, rüzgâra inat uçmayan, sakin bir halde, oturduğu sandalyeye teğellenmiş gibi duran, sanki kadını kadına bir kez daha anlatan. Elinde bir cep telefonu, sürekli onunla konuşuyordu, bir de dışarda oturmasının alâmetifarikası ince bir sigara vardı çamur rengi ojelerinin arasına sıkıştırdığı, arada derin derin tellendiriyordu.Sanırım o zaman yanına geldiler. Bulunduğum yerden seçemiyordum kim olduklarını. Ancak o görünmez hareketle birlikte içersi de hareketlendi. Dönerin başında aylaklık yapmakta olan dönerci öne kaykıldı, ‘tazeleyim mi abla’ garsonlardan biri kapıya doğru yürüdü, elini kolunu ileri geri sallamaya başladı, kasadaki güleç yüzlü kasiyer adam cık cık yapmaya başladı. Portakal yığınlarının içine gömülmüş munis kadın ‘Bak ya kadını rahat bırakmıyorlar!’ diye iç geçirdi. Turşulardan ve patatateslerden vazgeçmiş, görme ufkumu engelleyen kolondan medet ummaya çabalıyor, kafamı devekuşları gibi bir sağa bir sola uzatıyordum.Sonunda gördüm onları!Üç kara oğlan! Yaşları 10 ile 15 arasında, günün o saatinde, sahneye tanık olanlar olarak kafamızda canlandırdığımız biçimiyle, sonu asla iyi bitmeyen hikâyelerin kaybetmeye mahkum üç yoksul kahramanıydı onlar. Yani en iyimser kurguyla. Orta halli bir kurguyla söyleyecek olursak ‘kimbilir kimin nesi kimin fesi’ olan evsiz barksız çocuklardı.‘Bak başlayacağım şimdi’. Bu bizim garson. Kendisine önceden verilen tembihlerin ışığında ‘atarım tutarım’ cümleleriyle sahneye atladı bile. Dönerci, şaşılacak biçimde ondan da atik çıktı. ‘Basın gidin be!’ Kasadaki adamın pek yaratıcı olduğu söylenemezdi, hâlâ aynı nakaratın sözcülüğünü yapıyordu: Cık cık cık.Kadınsa, yani şu kahverengili, saçları konuşan, sigara tellendiren, bir yandan telefonla yaptığı sohbetin keyfini çıkarıyor, bir yandan da bakışlarıyla onları izliyordu. Yani sanırım. Oturduğum yerden göremiyordum onları, hâlâ kolondu çocuklar. Sonra kadın sigarasını söndürüp pılını pırtısını toplayıp aniden yerinden kalktı. İçeriye, bizim bulunduğumuz bölüme daldı.İçerdekilerin kafasında beliren aşağı yukarı aynıydı. Kadına bir sigarayı çok gördü haylazlar! Huzur kalmadı huzur! Hale bak. Ah, ah. Her şey çok kötüye gidiyor. Bu çocuklarda suç yok ki bunları yetiştirende suç. Yok yok sonumuz geldi.Ancak kadın çok rahattı. Hiç de sigarası yarım kalmış birine benzemiyordu. Kolonun arkasında kalmış çocuklara seslendi: ‘Hepiniz döner mi istiyorsunuz?’. Çocuklardan ses geldi: ‘Evet abla, yanına da kola istiyoruz.’Kadın, ışıklı saçlarından aldığı ilhamla ağır ağır yürüyerek kasaya geldi, siparişi verdi, çocuklara istediklerini aldı, kendine de bir bardak çay. Tekrar dışarıya çıktı. Çocukları bir masaya oturttu. Sonra kendisi eski yerine geçti. Çantasından yeni ince bir sigara çıkardı, nazikçe onu yaktı, sonra sazını, yani cep telefonunu aldı eline. Hiçbir şey olmamış gibi geç bir öğle yemek sonrasının çalıntı keyiflerinden birini yaşamaya devam etti. Konuştu, konuştu, konuştu.O konuşurken içersi, yani dönercinin bütün sözleri, garsonun bıçkın abi halleri, kasada oturanın cıkcık ezberi, munis turuncu kadının bulunduğu ana dair çekinceleri, biz müşterilerin ‘ne sağcıyım ne solcuyum futbolcuyum futbolcu’ yönündeki tarafsızlık ilkeliliği elbette beş paralık oldu. Birbirimize itiraf edecek halde olmasak da hepimize bir rahatlık, tarifsiz bir huzur çökmüştü tuhaf bir utanma duygusuyla birlikte. Bu çelişkili halimizi kadına borçluyduk; kadının ‘bendensiniz gençler’ tavrına. O cesarete. Üstelik bu tavır, hiçbir surette ‘bir iyilik attırayım’ tavrı değildi, ne bir korku, ne bir bilmişlik, ne bir abartı, iki üç cümleden ibaret parafsız bir abla kardeş anlaşmasıydı. Sadece bu. Bizler içerde önyargılarımızla boğuşurken, ‘acaba mı?’ deyip ık mık eder, derin tahliller içinde yüzerken, kadın ipi göğüslemişti. Öyle ki bu şefkatle kuşanmış makullüğü o sahipsiz saatte bile dükkândaki bütün çerçeveli duyguları delik deşik etmeye yetmişti.Dükkândan ayrılırken kadın hâlâ hararetle telefonla konuşuyor ve keyifle sigara içiyordu. Son zamanlarda bu kadar kendiyle barışık bir insan görmediğimi düşündüm.
‘...Ne kadar terörle mücadele dense de değil. Devletin yaptığının ne olduğunu pek anlamış değiliz. Bunları aramızda pek konuşmazdık. Bahar ayıydı. Kırmızı bir gül vardı, komutanıma verdim. Tam çıkaramayacağım ama üstü kapalı savaştan konuşuluyordu. Komutana gülü verip ben bunu istiyorum dedim. Baktı, gülümsedi, ne demek istediğimi anladı. Gönül ister ki askerlik serbest olsun. İsteyen varsa savaşı, gitsin kendi savaşsın.’ Yıllar önce Nadire Mater’in askerlerle görüşüp hemen her görüşteki askeri bizlerle buluşturduğu bir çalışması vardı: Mehmedin Kitabı. Yukardaki satırlar oradan. Bir askerin savaşmak yerine sevgiyi özlediği, özlerken bile bunu söze dökemediği o 18 aylık suskunlukların birinden. Kitapta kendisiyle görüşülen erkeklerin en önemli ortak yanları askerliklerini Güneydoğu’da yapmış olmalarıydı. Kitabın basılma yılı olan 1998’de, taa o zamanlarda, ‘bitsin bu savaş’ mesajını veriyorlardı bize bu insanlar. Tahmin edeceğiniz gibi kitabın başına gelmedik kalmadı! Üstelik o zamandan bu zamana ne çatışma bitti, ne de gerilim. Açılım maçılım derken karşılıklı şiddetin kaptan kaba döküldüğü, söz konusu çatışmanın küçücük çocuklara sirayet ettiği, derken bu çocukların terörist muamelesi gördüğü, gencecik insanların öldüğü ya da psikolojik olarak ciddi hasar aldığı, akıllara durgunluk veren bir açmazın patlak verdiği, farklı gibi görünen ama aslında aynı şiddet havasını soluyan bir dönemden geçiyoruz yine -ve hâlâ. Kitap 1998’de basılmış... Oradan buraya. Vicdani ret haftasını etkinliklerle değerlendiren bir gündem kapımızı çalar çalmaz ilk başta bu kitap geldi aklıma. Bu kitabın ardından çok değerli çalışmalar çıktı. Ama ben Mater’in kitabını hem yaşamın içersinde olması itibariyle hem tarafsız bir gözle askerliği, kısaca militarizmi insani bir paydayla bize sunabilmeyi bu denli yalınkat başarmış olması açısından ayrı bir yerde tutarım. Ve kitap farklı dönemlerde elime her değdiğinde erkeklikle askerliğin kurduğu denklemi sorarım kendime. Ardından tıpkı kadın olmak gibi erkek olmanın da şartlarını düşünmeye başlarım. Bunların arasında savaşmak, şiddet, silah gibi insanın iç dünyasını allak bullak edecek etapları hatırlar, hiç değilse 21. yüzyılda savaşarak sınırlara sahip olmak yerine anlaşarak diyaloğa girebileceğimiz insanlararası, hatta ülkelerarası diyaloğu hayal ederim. Ancak hayal edersek gerçeği inşa edebileceğimizi hatırda tutarak...Bu hafta boyunca bu hayali çok net bir biçimde içimde taşımaya kararlıyım. Belki bu surette çoğalırsak savaşın ve militarizmin insan ruhuna aykırı bir yaşam biçimi olduğunu ülkemize ve dünyaya daha yüksek sesle anlatma şansımız olur. Yine bahar. Ülkemizin 21. yüzyılda ihtiyaç duyduğu demokrasidir, yaşamdır, bireylerden oluşan ve konuşmaktan korkmayan bir toplumdur. Özlemimiz budur, umudumuz bu. İsteyen varsa savaşı, gitsin kendi savaşsın. Genç insanları ölüme göndermeyelim. Çünkü hayat biriciktir.***Şiddete karşı önemli bir dayanışma örneği: Kadın cinayetlerine dur demek isteyen kadınlar 12 Mayıs’ta karar duruşması gerçekleşecek olan Ayşe Paşalı’nın anısına 11 Mayıs günü saat 19-24 arası (dün) Taksim Meydanı’nda, Ankara’da, Van’da, Sinop’ta, Urfa’da, Diyarbakır’da, Adana’da, Çanakkale’de, Trabzon’da, Antep’te, Samsun’da buluştular. Bugün de saat 7-12 arası yeniden bir araya geliyorlar. Mesaj çok açık: ‘Biz kadınlar kadın cinayetlerine karşı, birlikte, Ayşe Paşalı duruşmasından çıkacak kararı, kadın cinayetlerini görmezden gelen yasama, yürütme, yargı organlarını, siyasal partileri, medya, demokratik örgütler ve tüm toplumun kadın cinayetlerini durdurmak için harekete geçmesini beklemek üzere nöbette olacağız.’ Teşekkürler kadınlar.
Cumartesi günü, nicedir özlenen güneş altında, İstanbul’un karmaşa dolu trafiğindeydim. Neredeyse herkesin herkese bağırdığı, tarifsiz karamsarlığını ve öfkesini birbirinin üzerine araba sürerek bertaraf etmeye çalıştığı o kesitte biraz gecikmiş de olsa Caddebostan Kültür Merkezi’nden (CKM) içeri girdim. Orada Nermin Abadan Unat ve anlattıklarıyla buluştum. İçime, ne zamandır özlemini çektiğim bir ferahlık doldu...Hayatını seçen kadın! Boğaziçi Üniversitesi’nden öğrencisi, ‘Portreler’ programından tanıdığımız başarılı televizyoncu Sedef Kabaş’ın titiz çalışmasıyla ortaya çıkan kitabı ve kitaptan yayılan halkaları konuşuyorlardı. ‘Hayatını Seçen Kadın’ yarı otobiyografik bir Nermin Abadan Unat ve Türkiye portresiydi. Şu ana kadar okumadıysanız kendinize bir fırsat yaratarak mutlaka okumanızı öneririm. Hayatını seçebilmek! Hem kitabı okurken, hem CKM’de Nermin Hoca’yı dinlerken içime sular serpen düşünce buydu işte. Hayatını seçebilmek ne cesur bir tavırdır, bilen bilir. Korkusuzluktan bahsetmiyorum. Tam da korktuğunuz zaman gerçekleştirdiğiniz o risk dolu seçimlerden bahsediyorum. 1936 yılında Budapeşte’de başlayan bir tren yolculuğuyla ivme kazanan ve bugüne kadar uzanan bir seçimden. Okuma idealiyle dağları delen bir kadından. Önce Türkçe öğrenen, sonra İzmir’de liseye devam eden, savaşın karanlık günlerinde üniversiteye giden, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Ulus gazetesinde çalışmaya başlayan, aşık olmaktan korkmayan, evlenen, çocuk doğuran, Türkiye’nin ilk kadın siyaset bilimcisi, Türkiye’nin ilk kadın senatörlerinden biri, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin ilk kadın asistanı, ilk kadın doçenti, ilk kadın kürsü kurucusu, Basın Yayın Yüksek Okulu’nun ilk kadın müdürü, Türkiye’nin uluslararası göç konusundaki en kayda değer ismi, kitapları yabancı dillere çevrilmiş, dünyanın her tarafında konferanslar, seminerler vermiş, 5 dil konuşan bir kadından...Aynı zamanda annesi tarafından sahipsiz bir geleceğe terk edilmiş bir çocuk, İzmir’deki yengesi tarafından istenmemiş bir genç kız, mesafeli bir halayla büyümek durumunda kalmış bir kişiden. Tüm bunlara karşın hayatını seçmesini bilmiş bir kadından, karşısına dikilen talihsizlikleri iradesiyle alt etmiş bir insandan...CKM’deki tıka basa dolu salonda Nermin Hoca anlatıyordu. 1940’lı yıllar, Mülkiye, atıl senatörlük günleri, 12 Eylül... Bunları aktarırken arka planda çizdiği Türkiye profili de birçok şey anlatıyordu. 12 Eylül’den sonra değişen Mülkiye’den bahsederken günümüze verdiği referans sözcük ise ‘bireycilik’ oldu. Bugün hemen hepimizin kazanırken bile uzun vadede kaybettiği şu bireyci tavırlar. ‘Birey’ olmanın ne demek olduğunu kavrayamadan düştüğümüz şu cazibeli tuzak... Bunları anlatırken bile şefkatli, bilim ve sanat aşığı, günü yakalayabilmiş bir kadını görüyordunuz kürsüde, bizlere özellikle eğitime vurgu yaparak ‘devam edebilmenin’ en önemli tavır olduğunu bir kez daha hatırlatan.Bazı üniversite hocalarınız vardır, onlara saygı duyarsınız. Bazılarını seversiniz. Çok azına ise Nermin Hoca’ya duyduğunuz biçimde hem saygıyla hem de sevgiyle bağlanırsınız. Kendisini çok sık ziyaret edemem, hatta kendisinin deyişiyle ‘biraz hayırsız bir öğrenciyimdir.’ Ama yaşamımın darboğaza girdiği zamanlarda ilk hatırladığım simalardan biridir. Bazı şeyler akmıyordur, Türkiye’dir, insanlar pek bencildir, küstahtır, ne oldum budalasıdır. O zaman onu hatırlarım, evet. ‘Devam edilmeli’ diyen kararlılığını, kısaca kendi yaşamına kardığı temel ilkeyi ve bunu öğrencilerinden asla sakınmamış olan o güzel kadını. Nermin Hoca sadece bu önemli yaşam kaidesini değil uzmanlık alanı içersinde olan hemen her şeyi bonkörce kürsüsünden paylaşmış, peşini bırakmamış göç sorunlarıyla, Türkiye ve dünya haritalarını, politik ve sosyolojik gerekçeleriyle defalarca çizmiştir karşımızda. Tüm bunları, bizlere, günümüzün çoğu hocasının atladığı, önemsemediği, umursamadığı insani bir tavırla, yaşayan ve yaşatan bir hoca kimliğinin hep ‘yaşamı’ işaret eden haliyle anlatmıştır. Diğer bir deyişle, ‘dersimi verir, çeker giderim’ diyen, otomatiğe bağlanmış, monoton sesli öğretmenlerden değildir o. Yaşamdır. İnsandır. Umuttur. Daha önce kitapla ilgili yazdığım yazıdaki cümleyi tekrarlamanın tam sırası galiba: Onun gibi bir insanı tanımış olmak bu yoksul yaşamın bizlere sunduğu gerçek bir lütuftur.
Perşembe günü bir toplantı vardı İstanbul’da. Dersti, trafikti derken yetişemedim. Ancak bu toplantıda olup bitenleri kamuoyuyla paylaşmanın önemli olduğuna inandığımdan posta kutuma düşen toplantı sonuçlarını sizlerle paylaşmak istedim.Birçok sivil toplum örgütüne bağlı kadınların, toplumda kadın eşitliğini hedefleyen kurumların işbirliğiyle oluşan Haklı Kadın Platformu’nun gerçekleştirdiği bu toplantıya, AKP’den 9, MHP’den 7, CHP’den 16, LDP’den 1, Bağımsız Kadın Partisi’nden 1 olmak üzere toplam 34 İstanbul kadın milletvekili adayı katıldı. Listede Alev Dedegil, Belma Satır, Binnaz Toprak, Gülseren Onanç, Meral Akşener gibi isimler mevcut.TBMM’deki kadınların eşit temsili için yola çıkan Haklı Kadın Platformu, seçimlerden sonra Meclis’e yaklaşık 100 kadının gireceğini, bununsa yeterli olmayacağına inanıyor.Aklın yolu bir!Bir kez daha yinelemekte fayda var: Bu ülkenin parlamentosuna erkeklerin sayısına denk kadın milletvekili girmesi gerekiyor.Niçin mi?Ülke kadın haklarının yaşama geçmesi yönünden pek yoksul, o yüzden. En beteri, ülkemizde kadın haklarının ihlali tavan yapmış durumda. Ve dahası, kadınlar sırf kadın oldukları için öldürülüyor, olmadı aşağılanıyor, olmadı yok sayılıyor. Bu toplumsal ve kemikleşmiş açmaz ayan beyan ortadayken Meclis’teki eşitlik, uzun vadede toplumdaki ve hatta yargıdaki eşitlik prensibi için önemli bir kaide oluşturabilir. Haklı Kadın Platformu taleplerini bu yönde açıklarken bu işin sadece Meclis’le sınırlı kalmaması gerektiğine, hem Bakanlar Kurulu’nda, hem de bürokrasinin her alanında daha fazla kadının görev almasının şart olduğuna vurgu yapıyor. Kısaca kadınların ‘aktif rol alması’ çok önemli.Unutmayalım ki 20 müsteşar içinde sadece 1 kadın var. 42 kurum genel müdürünün sadece 5’i kadın. Bakanlıklar bünyesindeki 96 genel müdürün 57’si, 959 daire başkanının sadece 139’u... Daha çarpıcı bir oranla söyleyelim: Bürokraside yüzde 97 oranında erkek yönetici egemenliği sözkonusu! Haklı Kadın Platformu bu eşitsizliğin adım adım kaldırılması yönünde alınması gereken kararları da dile getirmiş. Madde madde sizlerle paylaşayım:1- Bakanlar Kurulu’nda daha fazla kadın görevlendirilsin2- Bakanlıkların her birinde kadın-erkek eşitliği komisyonu kurulsun3- Tüm kamu kurum ve kuruluşlarının bütçeleri toplumsal cinsiyete duyarlılık temelinde hazırlansın4- Siyasi parti bütçelerinin yüzde 25’i cinsler arası eşitlik için yapılacak çalışmalara ayrılsın5- Kadınsız Meclis İhtisas Komisyonu kalmasın6- Meclis’te, Başkanlık Divanı olmak üzere, İdare Amirlikleri, Araştırma, Soruşturma, Uluslararası Komisyonlar ve Dostluk Grupları’nda kadınların eşitlik temsili sağlansın...Asıl amaçları kadınların Meclis’te eşit biçimde temsil edilmesi, kadınların şiddetin her türlüsünden korunması, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması, kadınların istihdamda hak ettikleri yeri almaları ve kadınları ayrımcılıktan koruyacak yasaların hayata geçirilmesi olan Haklı Kadın Platformu’na çok iş düşüyor. Onlar da bunun farkında zaten. Siyasi partilarin seçim sürecinde kadınlarla ilgili verdikleri sözlerin takipçisi olacaklar ve bu uğurda baskı grubu olmayı da göze almışlar.‘Yetmez ama önemli bir başlangıç’ diyelim ve hem Haklı Kadın Platformu’na hem de kadın milletvekili adaylarımıza bol şans dileyelim buradan! Ve hemen ekleyelim: ‘Lütfen bizlere verdiğiniz sözleri unutmayın.’
Usame Bin Ladin’in öldürülmesinin ardından yazılan yazıların çoğu bir terörist için ne yazılabilecekse oydu. Özetle terörü lanetliyorduk. Bundan daha insanca hiçbir şey olamaz! Hele ülkemizdeki İngiltere Başkonsolosluğu’na, HSBC bankasına ve iki sinagoga yapılan saldırıların ardından kurbanların yakınlarının, bizzat bu katliama tanık olmuş olanların sesindeki hakikat düşünüldüğünde. Acının zehir zemberek gerçek dili. Aynı dili 2005 yılında şans eseri 11 Eylül’ü anan Amerikalılar ile birlikte o derin kuyunun başında, ikiz kulelerin serapsız derin çölünde, yasın ne olduğunu anlamaya çalıştığım sırada da görmüştüm. Önümde ağlayan ABD’li subay acının bütün güçlü duygularda olduğu gibi tek dili olduğunu bir kez daha hatırlatmıştı bana. Sonra yazdım da bunu. Filistinli çocukların cesedini babaları gökyüzüne kaldırmadan önceydi diye. Acının tarifsizliği zaman, mekan, ana, baba tanımaz diye. Acının ortak dili bu kadar keskinken hâlâ savaşların devam ediyor oluşu ise çağımızın başka bir ortak yanını düşündürtmüştü bana. Hayır, hayır kötülük filan değil. Asla bu kadar katışıksız bir his değil. Sadece savaşı, stratejileri ve belki de borsada oynayıp duran kâr hanelerini ve derken küreselleşmeyi hatırlayıvermiştim. Ne tuhaf, bu silsile içinde her şey vardı ama acının gerçek hali yoktu. ‘Savaş kötüdür’ gibisinden cümlelerin doğru dürüst hiçbir insanı ve insana özgü hiçbir acıyı nitelemediğine inanır hale gelmiştim. Bugün hâlâ aynı şeyi düşünüyorum. Bin Ladin dünyayı terk etmiş olsa da olmasa da. Küreselleşmenin terörizmle kurduğu denklemi yasa koyucular vicdanlarıyla düşünmeye başlamadan dünya huzura kavuşmayacak. Üzgünüm, yaşam koçu vb. olmak dururken yazar olmak gibi gaflete düşmüşüm ve bu yüzden diyorum ki terör ve savaş konusunda gördüğüm tek şey boş bir bardak. Yaşam koçlarından çok şey öğrendim, o ayrı. Ama dünyadaki bu kargaşayı ‘bu da gelir bu da geçer’ diye izlemek yapıma uymuyor. Şiddetin şiddeti doğurduğuna her daim tanık olduk ve bu gidişle de olmaya devam edeceğiz. Çağımızdaki şiddet bir araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmişken, böyle. İktidarla yer değiştirmişken, böyle. Biricik otorite olmuşken, böyle. Kuvvet halinde seyrederken, böyle. Bush-Ladin denklemi Osama (Usame)-Obama denklemiyle çözüldü. Mü? Peki neo-conların, yani yeni muhafazakârların dünyaya saçtığı tohumlar da toprağın dibini boylayacak mı? ABD’nin Irak’a yaptıklarını unutabilecek miyiz? Küreselleşme yalanının dünya üzerindeki adaletsizliği gizleyen kaypak yüzünü? İslamofobinin dünyadaki izlerini, sırtımızdaki ağır bedellerini? Filistinli çocukları? Masumları? Bizden çalınan hakikati? Nedenlerin sonuçları doğurduğunu? Bir sürü soru işte... Hatırlamamıza izin yok ki unutalım teması etrafında dönen bir sürü soru.
İstanbul’da 30 Nisan’ı 1 Mayıs’a bağlayan erken sabahtaki ses sis çanıydı.Sabah oldu ve biz Ruşen Çakır’la 1 Mayıs’a gittik. İstanbul’un Anadolu yakası, puslu bir Üsküdar’dı. O saatte sabahın uykulu tezgahını, emektar çiçekçisini, çıtır simitçisini uyandıran bir zurna sesi vardı. CHP’lilerin bir bölümü.Kabataş’a ilerleyen motora bindiğimizde farklı grup ve yaşlardan bir sürü insanının mırıltısı yükseliyordu. O bizi görmedi ama biz onu gördük. Balıkçı da motordaydı. Orhan Alkaya! O sırada Kadıköy’den Kabataş’a ilerleyen bir vapurda ise birileri saksafon çalıyormuş, sonradan arkadaşlar söyledi. Meydan girişine İnönü Stadyumu yönünde ilerledik ve gazetecilerin bir arada olduğu bölgeye gittik. Beleş Tepe, ‘Basın’a Özgürlük’ panolarının orada, geçmişin bir sürü eski simasıyla buluşmanın beleş adı ve sıcak sesi oldu. Tansel Tüzel, Esmahan Aykol, Cem Erciyes, Kemal Can, Muhsin Akgün, Metin ve Nuray Soysal, İrfan Bozan, Ersel Ergüz... Bir ara bulunduğumuz yerin sol tarafında bir hareketlenme oldu; korumalarla birlikte bir sendikanın önemli şahsiyetleri rüzgar gibi geçtiler. ‘Hiç değilse 1 Mayıs’ta böyle bir makam hali olmasaydı’ diye mırıldandık. Sonrasında Meydan’ın bir nabız gibi atan, genişleyen, yavaşlayan ritminde, farklı koordinatlarda yeni yüzler kadar eski yüzleri de görmeye devam ettik. Hatta bir yerde dayanamadım, galiba arı misali çalışan televizyon standlarının oradaydı, Mete Çubukçu’ya el sallarken Rıdvan’ı, Rıdvan Akar’ın panolara yaslanan halini fotoğrafladım. Nilgün Yurdalan, Hakan Şenocak... Meydan arkadaşlığın sesiydi o zaman. Ardından diğer yönden meydana giren farklı grupları izlemek için Nişantaşı yönüne doğru yürümeye başladık.Galatasaraylılar, Fenerbahçeliler, efeler, Kangallılar, Çerkezler, Lazlar, Aleviler, feminist gruplar, üniversiteliler, 78’liler, sosyalistler, radikal sosyalistler ve daha radikalleri. Renkler... O da ne: Bir ara sarı ve yeşili yan yana gördüm. ‘1977’de buradaydık, bugün de buradayız’ diyen koca bir pankart. Kadıköy Anadolu Lisesi’nin emektarları da oradaydı. Onlardan bir filama kaptım ve filamayı Meydan boyunca giydiğim Kutlukhan Perker’in desenlerini çizdiği tişörte katık ettim. Perker’in desenlerini çizdiği tişörtler Türkiye’deki basına yönelik sansürü protesto etmek içindi. Özetle söylemek gerekirse: Kelepçe ve hapishaneydi bu desenler. Susturulan sesin çizgi bulan hali. Susturulmaya çalışılan sesin suturulamayacağı hali. Kısaca sesin yalın hali. Buna karşın Meydan, yarıma doğru, 30 yılın ardından ikinci kez hareketliliğin, köfte kokularının, müziğin, ritmin, dev hoparlörlerin, teknolojinin yadsınamaz gücünün eşliğinde yeniden ses oldu. Meydan, 1977’de 1 Mayıs’ta yokuşta, 1996’da, bir sokak aralığında, bir cadde başında, iyi günde ve kötü günde, zorlukları sırtlamış gencecik insanların yaşamı çok erken rüzgarlara bırakıp gittiği adlarıyla çınladı. O zaman Meydan onların adlarının yele karışacağı yerde hem yel oldu, hem de ses. Nedense Jale adı hep çınlayıp durdu kulağımda. Çok eski emekçi bir arkadaşım olan Hamit Başer’in sokağın başında yanıbaşında yiten genç arkadaşının adını kızına vermesi düştü zihnime. Jale. Ve Meydan cevap verdi o zaman: Burada. Burada. Tıpkı diğer bütün genç insanların adına ses olduğu gibi: Buradaburadaburada...Sonra Ruhi Su korosu oldu Meydan. Sonra 1 Mayıs Marşı. Dünyada ve ülkemizde bütün zulümlerin bitmesi inancıyla birlikte. Kavrayan bir sesti 1 Mayıs Marşı ve Meydan. Buluşan, buluşturan. En önemlisi de şiddet değil, geçmiş değil, insan olarak ve şimdi olarak karşımıza çıkan bir koronun sesiydi Meydan, Taksim, dün- içten içe hayli gecikmiş bir ‘şimdi’yi ve hüzünlü bir geçmişi anlatsa da... Meydan. Güzel Meydan. Renkli Sesimiz. Bir şiir gibi, rengâhenk hallerimiz.
Ankara’da soruşturmayı yürüten savcının üç gün önce sınavın iptal edilip edilmeyeceği sorusuna verdiği yanıtı hayal meyal hatırladım: ‘Kamuoyu bekliyor ama Deli Dumrul değiliz. İşimiz gücümüz bu zaten. Soruşturma sürüyor. Bitene kadar da kamuoyu bekleyecek.’Tam da o sırada Bilgin Saydam’ın ‘Deli Dumrul’un Bilinci’ adlı kitabını okuyordum. Bu yüzden savcının yaptığı açıklamaya otomatiğe bağlanmış gibi ‘keşke Deli Dumrul kadar olabilsek’ diyesim geldi.Deli Dumrul’un hikayesi bir geçiş sürecinin hikayesidir. Geçmişin bize sunduğu önemli ipuçlarından biri. Şamanistik, anacıl, doğa yanlısı bir boyun, babacıl tek tanrılı bir dinle, İslam’la karşılaşması ve sonucunda gelecek çatışmaya yer yer göğüs germesi, yer yer havlu atması. Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçişteki açmaz aynı zamanda yüzyıllara yayılacak gerginlik ve coşkunun da müjdecisidir. Türklerin çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dine kayışının destanıdır Deli Dumrul ve bu nedenle hepimizin öyküsüdür. Bir efsanedir belki, ama evrensel köklerimize inebilmemiz açısından da önemlidir. Başka bir açıdan bakıldığında dile getirilememiş bir pişmanlığın öyküsüdür.Eğer bizim Dumrul Azrail’e karşı bir zafer elde edebilseydi ya da Azrail canını almaya geldiğinde pişmanlığını üstlenebilseydi, öykünün sonu tamamen farklı olabilirdi. Kısacası eski köklerindeki gibi ölümü göze alabilse, yani ölümden, yenilmekten korkmasa, belki yeniden doğabilir ve cesaretiyle herkese örnek olabilirdi. Yeni bir bilinçle, yeniden doğabilirdi evet. Ama böyle yapmadı Deli Dumrul. Sıradan hayatı ve hayatla temsil edilen ‘böyle gelmiş böyle gider’i seçti. Ne tuhaf... Bu denklem bana bugünümüzü hatırlatmaya devam ediyor... ‘Böyle gelmiş böyle gider’i değiştirmenin binbir yolu var. Ama bazen tıkanıp kalıyoruz. Üstelik bu tıkanıp kalış Azrail’e karşı sıradan bir ölümsüzlüğü kazanmakla, Marmara’yı delmekle, seçim sonuçları ile geçeceğe de benzemiyor. Başka bir şeyler eksik ya da tam tersi bir şeyler çok fazla. Aklımda tüm bunlar, Paşabahçe’ye uğrayıp bir tepsi alıyorum. Aldığınız her ürüne ‘Hayat en güzel hediye’ diye bir çıkartma yapıştırıyorlar. İyi fikir! Kasanın önündeki müşteri, kadın kasiyerin önündeki çıkartma yığınını gösterip ‘Bir tane yetmez birkaç tane daha alın’ diyor. Kendisi öyle yapmış. Demek ikimizde de aynı ruh hali mevcuttu o sıra! Hayata inanma ihtiyacı adına bir şifre... Açık açık müşteri kadın bana bu konuda kopya veriyor. Düşünüyorum da ortada bir şifre varsa kopya da var demektir!Şifre varsa kopya da var...Savcılığın YGS sınavını incelemesinin sonunda yaptığı ‘şifre var, kopya yok’ şeklindeki açıklamasından ise çok sonra haberim oluyor.
Sanatın en önemli etkilerinden biri insan ruhunun derinlerinde gezinmesi ve bilinçaltımızın dehlizlerinde yüzleşilmemiş ayrıntıları, ummadığımız bir biçimde karşımıza çıkarması. Bizden kaçan, saklandığımız, ötelediğimiz bir sürü küçük detayın sanat aracılığıyla bizlerle buluşması, uzun vadede içimizdeki şeytanı alt edebileceğimiz anlamına bile gelebilir. Bu da insan ruhuna derin bir soluk aldırtır. Yıpratıcı, acı verici, yorucu ama denemeye değer bir serüven!En son “Öyle Bir Geçer Ki Zaman”daki tecavüz sahnesi ile sanatın bu arındırıcı işlevini yine tartışmaya başladık. Bu açıdan senaristlere teşekkür borçluyuz. Tecavüz ya da şiddetin gösterilmesi ve bu surette toplumun bilinçaltındaki fırtınaların su yüzüne çıkarılmasının önemli olduğuna dair yazılar da okuduk. Ancak önemli bir iki sorunumuz var. Bunlardan biri popüler kültür ürünlerinin sanatın ‘arındırma’ işlevini ne ölçüde gerçekleştirdiği, bir diğeri ise bu ürünlerde gösterilen ‘şiddet’ sahnelerinin toplum olarak gerçekten bilinçaltımızda olup olmadığı. Bana öyle geliyor ki dizilerde gösterilen bütün şiddet sahneleri aslında toplum olarak bilinçaltımızda değil bilincimizde seyreden sahneler. Gazetelerde gördüğümüz onca haber bunun kanıtı. Özellikle çocuklarına, gençlerine, kadınlarına, kendi gibi düşünmeyenlere, kendi gibi olmayanlara hoyratça davranan bir toplumuz biz, kısaca şiddetin hemen her yerde aleni bir biçimde kendini gösterdiği bir toplum. Dolayısıyla ekranlardaki tecavüz sahneleri ya da şiddeti amaç haline getiren ve neredeyse öven kurguların zihnimizde yarattığı, gerçek anlamda bir arınmaya yol açamıyor maalesef. İster “Öyle Bir Geçer Ki Zaman”daki Ali Kaptan’ın ‘sarhoşken ben ne yaptığımı biliyor muyum’ halleri olsun, ister Polat Alemdar’ın keskin bakışlı duruşu... Bunlar zaten çok tanıdık tipler ve temsil ettikleri de bildiğimiz duygular. Bilmediklerimiz ise bu şiddetin altında gerçekte neler olduğu. Eğer sanatsal bir arınmadan bahsediyorsak yüzleşilmesi gereken yer de orası zaten.Bu şiddetin altında gerçekte ne var? Örneğin “Kurtlar Vadisi”ni ele alalım: ‘Ya sev ya terk et’ cümlesinin arkasında yatan şiddetin temelinde aslında yatan ne? Bilinçaltımızın asıl arınabileceği nokta burası. Oradaki gerçekle yüzleşmek. Ali Kaptan aslında nasıl biri? Aşağılık kompleksinin bir kurbanı mı yoksa? Fatmagül’ün tecavüzcüsüne duyduğu romantik yakınlaşmanın kökünde yatan Stockholm sendromu olabilir mi? Şu işkencecisine aşık olma halleri? Bir kadın kendine neden böylesi bir şiddet uygular ve özbenliğini yok etmek ister? Bu nasıl bir kişiktir? Derinlerde yatan kendini ‘yok etme’, belki de kendinden intikam alma mantığında neler geziniyor?Elimizdeki diziler bilinçaltının bu noktasını ne yazık ki bizimle tartışmıyor. Buzdağının suyun üzerindeki küçük parçasını görkemli bir prodüksiyon, iyi bir ekip ve dolayısıyla garantilenmiş bir izlenme oranıyla sunuyor bizlere. Şiddet ve gerçeğin romantize edilmesi. Karşımızdaki ekranda akıp duran bunlar. Kayan bu görüntüler önceden zihnimize kazınmış mesajları verip duruyor. Sonuçta ise ne bir kalıp değişiyor ne de düşüncelerimiz farklılaşıyor. Bunları düşünüp dururken Sel Yayıncılık’ın yayımladığı Beat kuşağının önde gelen yazarlarından William S. Burroughs’un ‘Cut-up’ üçlemesinin ilk kitabı “Yumuşak Makine” için soruşturma açıldığının haberi geldi. Sel Yayıncılık’ın bu konuda yaptığı açıklamadan bazı cümleleri sizlerle paylaşayım: ‘Sonunda bu da oldu; yüce Türk yargısı Beat Kuşağı’nın ahlakını da yargılamaya başladı. ‘Yumuşak Makine’, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturmaya uğratıldı, davayı açmak için ise bilirkişi raporu da yine o muazzam Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’ndan alındı.’ Açıklamada yetişkinler için hazırlanan ve piyasaya sürülen kitapların çocuk kurullarına gönderilmesindeki mantığın ne olduğu da tartışılıyor. İşin daha da ilginç olan bir yanı var: Bu kurulun içinde edebiyatçı, çevirmen ya da eleştirmen bulunmuyor. Kaldı ki çocukları ve gençleri korumanın yöntemi kitapları yasaklamaktan geçmemeli. Sevelim ya da sevmeyelim dünyanın biliçaltını altüst eden bir kuşaktır Beat kuşağı. Söz konusu bu yasakla, insan işin içinde ‘müstehcenlik’ten ziyade başka korkuların gezindiğini hissediyor. Tiyatroları kâr etmiyor diye kapatalım, heykelleri ucube diye parçalayalım... Bu muamele toplum olarak bilinçaltlarımıza tozlu bir perde çekmek için mi yoksa?