Görünen o ki yolsuzluğun tavan yaptığı ülkelerde yolsuzluk yaparak yola devam etmek en ‘faydalı’ şeylerden biri. Başınız ağrımaz, çelişkiler yanınızdan vız gelir tırıs gider. Hadi bu bir yere kadar anlaşılır diyelim. Bu keşmekeşten bir süre sonra doğacak ve ülkeye sirayet edecek ‘bu toplumdaki en dürüst, en kahraman, en muazzam vb. insanlardan biri olduğunuz’ fikrine ne demeli! Yine bu karambolde bizzat yolsuzluğa gönül vermiş ve yolsuzluk yapmadan duramayan insanların kendilerini ülkenin en vicdanlı ve en dürüst insanı addetmelerine ne buyurulur?Son 40 yıldır verilen mesaj hep belli: Yolsuzluğun sürekli ödüllendirilip demokrasinin tozlu raflarda gezindiği bir ülkede siz siz olun sakın gazeteci, yazar, çizer filan olmayın. Olacaksanız vay halinize!Bildiğiniz gibi Nedim Şener’i ‘kaçar’ diye bırakmayan yargı, Şener’in gerçek bir gazetecilik araştırması olarak yaşamlarımıza bıraktığı ‘Naylon Holding’ kitabının başaktörü olan şahsı aynı günün gecesinde serbest bıraktı. Bu şahıs vakti zamanında İngiltere’ya kaçmış ve hakkındaki yolsuzluk davaları zamanaşımına uğrayıncaya kadar burada kalmıştı. İngiltere bu kişiyi Türk makamlarına teslim etti, Türk makamları da sağolsunlar gerekeni yaptılar ve bir yolsuzluk kahramanına ‘hak etttiği’ şeref madalyasını sundular: Özgürlük ve bu onaylanmış özgürlükle gelecek olan itibar. Kısacası çok bildik bir senaryo. Bir tarafta Nedim Şener’in ‘kesin kaçar’ gözüyle bakıldığı ve bu yüzden bırakılmadığı gerçeği, diğer tarafta hayali ihracatla yolsuzluğu kanıtlanmış bir şahsa armağan edilen gerçeğin ‘miş’ hali. Tamam çağımızın gerçeğin ihlali çağı olduğunu hemen hemen hepimiz biliyoruz. Eleştirdiğimiz her şeyin belli bir süre sonra aynı dille üzerimize yıkılma riski taşıdığını da. Yaşadığımız düzende yolsuzluğu eleştirirken yolsuzun önde gideni itham edilmeniz, adaletsizliği eleştirirken suçlu yerine konmanız, demokrasi için mücadele ederken baş demokrasi karşıtı ilan edilmeniz... Hepsi mümkün. Öte yandan sistemin çarklarına uyum sağladığınızda, en karanlık işlerin içinden sütten çıkmış ak kaşık gibi zuhur etmeniz, pespaye hallerin içersinden kahraman kisvesiyle göğe yükselmeniz, bu surette arşa ermeniz ve sermayenize sermaye katmanız kimi zaman tereyağından kıl çekmekten daha kolay.Kolay da...Peki yaşamın amacı bu mudur?Aradığımız hakikat bu mudur?Dahası özlediğimiz ülke böyle bir ülke midir?
Pazartesi günü bir yazı kaleme aldım. Japonya’daki nükleer santrali eleştiren bir yazıydı. Aynı gün Enerji Bakanı’nın yaptığı açıklamalarla birlikte yayımlandı bu yazı. Bir okurum içtenlikle ‘hangisine inanalım?’ diye sormuş. Bakan’ın yaptığı iyimser açıklamalar sonucunda gidip nükleer santralde çalışabilecek ölçüde kendini iyi hissettiğini ama yine aynı gün benim yazımı okuduğu zaman içinin karardığını söylüyor. Sanırım burada verilebilecek en iyi cevaplardan biri, bir yazarın iktidarın diliyle konuşmayacağı, konuşamayacağıdır. Bir diğeriyse, nükleer santraller konusunun, iktidardakilerin kararıyla çözümlenemeyecek denli yaşamsal, dolayısıyla hepimize ait bir sorun olduğudur. Kaldı ki Akkuyu nükleer santrali sadece Mersinli’yi, sadece Akdenizli’yi ilgilendiren bir santral değil (aynı şeyi Sinop’ta kurulmak istenen nükleer santral için de söyleyebiliriz) girdisi ve çıktısıyla bütün Türkiye’yi, üstelik sadece Türkiye’deki insanları değil Türkiye’deki bütün canlıları ilgilendiren bir mihenk taşıdır. Akkuyu’nun üzerini sıvamaya çalışan iktidar dilini (‘biz sizin için en iyisini bilir ve düşünürüz’) başka bir dille (örneğin ‘merak etmeyin değerli büyüklerimiz, biz bizim için neyin hayırlı olduğunu en az sizin kadar iyi biliriz’ tarzındaki halkın diliyle) tartışmak durumundayız. Bunun ötesindeki derin ve matematiksel teknolojik arayışlar konusunda sınıfta kalacağımsa aşikâr. Tam da burada bir başka okurun yazdıklarını sizlerle paylaşayım. Bu okurum böyle bir yazıyı kaleme aldığıma göre benim nükleer enerji konusunda nerede doktora yaptığımı, makalelerimin hangi dergide yayımlandığını bilmek istediğini yazmış. Ona da şöyle cevap vereyim. Değil doktora, lisansımı bile nükleer enerji konusunda yapmadım, dolayısıyla bu konuda yayımlanmış makalem de yok. Ama Çernobil’i hatırlayabilecek bir belleğe sahibim. Sadece Rusya’nın topraklarında değil bütün Karadeniz ve Trakya’daki halkın bir biçimde radyasyona nasıl maruz kaldığını da hatırlıyorum. Hatırladıklarım arasında dönemin bakanlarından birinin çaya sindiği savlanan radyasyona karşılık kameralar önünde ‘her şey kontrol altında’ diyerek çay içişi de var. Karadeniz ve Trakya’da Çernobil’den sonra artan kanser vakaları konusunda yapılabilecek araştırmaların nasıl sümenaltı edilebileceğini tahmin etmek içinse politikacı olmaya bile gerek yok! Çernobil yeryüzündeki birçok insanın hayatına kasteden bir faciaydı. Yeterince üzerinde durulmadı, sonuçları kamuoyu önünde net bir biçimde tartışılmadı. Kanaatim odur ki yeryüzündeki yaşam hakkını savunmak için nükleer enerji konusunda akademik başarılara imza atmak gerekmiyor. Iğdır’ın burnunun dibindeki Ermenistan’da, tam da oradaki nükleer santralden herhangi bir sızıntı olduğunda (yetkililer olası bir sızıntının ilk elden Türkiye’ye ulaşacağını söylüyor) acilen alınabilecek önlemlerin neler olacağını merak etmek için de doktora sertifikasına gerek yok. Ucuz enerji gerçeği yeryüzü gerçeği, kabul ediyorum. Ancak ilk etapta kaçak enerjilere müdahale edilmesi (seçim arifelerinde tavan yapan çarpık kentleşmeden kaynaklı ve nedense göz yumulan yoğun bir enerji kaçağı var ülkemizde), güneş ve rüzgar enerjilerinin hayata geçirilmesi dururken nükleer santraller gibi yaşamın affetmeyeceği sonuçları olan projeleri bir kez daha düşünmeliyiz. Hep birlikte bir kez, bir kez daha düşünmeliyiz. Yeryüzülü olmak sadece şimdiki zamanın ve bize ait olan yaşamın bir özeti değil. O bir süreç. Geleceğin, çocuklarımızın, torunlarımızın ve bütün canlıların yaşamını içeriyor.
Büyük Japon depremi dünyalı olarak hepimizi ilgilendiren sonuçlara gebe. Pencereden başımızı çıkarıp havayı koklayarak ya da sarsıntı var mı, yok mu diye yere kulak kabartarak bu işten sıyıramayacağımız besbelli. Deprem konusunda alınması gereken (ve inatla alınmayan) tedbirler bilinçaltımızın markajı altındaki ‘bize bir şey olmaz’ cümlesine sıkışmış bekliyor. Depremin bir doğa olayı olduğunu ancak sonrasında yaşananların tamamen insanın yarattıklarına bağlı zincirleme olaylar olduğunu anlamak durumundayız. Evler, çalıştığımız mekanlara göstereceğimiz özen ilk sırada. Her daim örnek gösterilen Japonya’nın bu devasa depremi göreceli bir biçimde ‘az hasarla’ atlatması da bu açıdan takdire şayan. Gelin görün ki aynı şeyi nükleer santraller için söyleyemeyeceğim. İnsanın aklı almıyor. Japonya gibi nükleer güçten çekmediği kalmamış olan bir ülke, bu oyuna gelmemeli, nükleer santrale başından itibaren hayır demeliydi. Bugün teknolojinin en önemli noktalarına Japon markasını basan bir ülkenin sarsılan zemini ve bu zemine ‘kurgulanmış’ nükleer santralden sızanda insanlık tarihine ait başka bir gerçek mevcut. Ya da birçok gerçek. Japonya gibi bir ülke için nükleer santral fikri, olsa olsa ünlü Japon yazarı Haruki Murakami’nin öykülerinde gezinen çelikten bir gulyabanide iz bulabilirdi. Ama öyle olmamış ve Japonya, hemen hemen birçok ülkenin yaptığı gibi, geçmişte hayatına kasteden zombiyi allayıp pullayarak canlandırmıştır. Bu zombiyle yaşamak geçmişin yaralarını sarmak anlamına mı gelmiştir yoksa o geçmişi tamamen yok saymak mı? Modernizmin en feci kurbanlarından biriyseniz modernizme karşı vereceğiniz cevap ne olmalıdır? Düşmanınızı kendi silahıyla vurmak? Onun önüne geçmek? Ne? Japonlar beni bağışlasın. Yaralarının biran önce sarılmasını diliyorum. Ancak nükleer santral ucuz enerjiden öte üzerinde çokça kafa patlatılması gereken bir sorunsaldır çağımız için. Ardından gelecek olan soru da bellidir: Ne uğruna? Nükleer bir tehlikenin olasılığı bile dünyamız için yeterince tehdit edici. Deprem gibi önlenemeyen süreçleri bile bir biçimde durdurabilecek siyasetler mevcutken yaşama insanca devam edebilmek için başka politikalar bulmak durumunda değil miyiz? Bunun içinse ister önünde ister arkasında olalım çağı ve çağın dinamiklerini sorgulamak durumundayız. İnsani olanı bulmak durumundayız, evet, üstelik bütün canlılar için. Geçmişte yapılan hataların zincirini kırmanın yolu buradan geçiyor. Çağımızda yeryüzü için gerçekten tehdit oluşturabilecek en büyük deprem insanın bilinçaltında saklı. Bunu önlemenin yolu da.
Unutmanın birçok çeşidi var. Elbette hatırlamanın da. Geçmişimizdeki bir hatırayı dört dörtlük hatırlayıp yansıtamayız ya, o hesap.Ancak yakın tarih dendiğinde, hemen hepimizi ilgilendiren 12 Mart ve sonrasında gelen 12 Eylül için daha keskin bir ifade kullanacağım. Bir tarafta belleğin fazlası, diğer tarafta unutuşun yoğunluğu diyeceğim bu dönemlere. 12 Eylül’den bugüne gelebilmeyi de çok önemsiyorum elbette. Ancak teslim edelim ki orada kırılan su testisi, su yolunda kırılan bir testi değildi. Bütün bellek kodlarımızın yeniden inşa edildiği ve hatırlamaya çalışanların Mançurya kobaylarına dönüştürüldüğü yerdi orası.İktidarı elinde tutanların ya da buna soyunanların belleği hep çok güçlü oldu bu ülkede. Onlar bir topluma yapılabilecek fiziksel kıyımların, psikolojik işkencenin metotlarını hiç unutmadılar, tam tersine bu konuda belleklerini hep canlı tutarak, yüksek teknolojiyi takip ederek işlerini büyüttüler, serpilip geliştiler. Öte tarafta, bizler, yani yasa koyucuların ya da yasa koyucu olmaya niyetlenenlerin muhatapları, bizlere düşen, bizden beklenen unutuşun yoğunluğunu tecrübe etmemizdi. Sanırım bir biçimde başarıldı bu. Artık gerçekten mutluyduk: Arım balım peteğim gülüm dalım çiçeğim bilsem ki öleceğim yine seni seveceğim. Rüzgar nereden eserse orada durmak gerekir mantığının da bu kadar meşruiyet kazanmasını bu unutturuş pratiğine bağlıyorum. Bizi kendi halimize bıraksalar muhtemelen öyle devam edecektik! Gelin görün ki iktidar olma hissi doyurulamayacak bir his. Dahası dahası diyen bir takıntı. Bakınız bugün yaşadıklarımıza. Bu yüzden en kendi halinde olanlarımızın bile 2011’in Türkiyesinde yaşananlara karşı ‘yahu ben bunları daha önce yaşamıştım sanki’ hissi boş bir duygu değil.12 Mart 1971 Muhtırası dendiği zaman zihnimizden süzülenlere bir bakalım. Bir öğle ajansında radyoda okunan muhtıranın asıl amacı sola gözdağı vermekti. Ordunun müdahalesiyle siyasi faaliyetlere ciddi yasakların konulmasına, aydınlar ve gazetecilerin tutuklanmasına, binlerce insanın işkence görmesine tanıklık etmişti Türkiye. O dönemde insanların evleri basıldı, bu insanlar sorgusuz sualsiz evlerinden alınıp götürüldüler, uzun tutuklama dönemlerinden sonra adaletin mülkün temeli olduğu (adalet halkın temeli olmalıdır oysa) mahkemelere çıkartıldılar. Toplumdaki muhbirliğin temelleri o dönemde atıldı, insanların dut yemiş bülbül haline getirilmesi o dönemde sağlandı. Genel bir mutsuzluk ve güvensizlik duygusu yaygınlaştı. George Orwell’in 1984 romanında anlattığı hallerin aynısıydı yaşananlar. Bereket ki 84 yılına daha çok vardı!12 Mart’ta iş orduyla bitmedi. Daha fazla içinizi karartmamak için o dönemin hemen ardından kurulan Milliyetçi Cephe hükümetlerinin topluma sağladığı ‘derin’ katkıları ve bu katkıların 12 Eylül sonrasına yansıyan boyutlarını da bir başka dejavüye bırakıyorum. Siz bugün iyisi mi bir Sevgi Soysal kitabı alın. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni okuyun. Barış Adlı Çocuk’u, Şafak’ı, Tante Rosa’yı ve elbette Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu. Bildiğiniz gibi 12 Mart bir Ankara klasiğidir! 12 Mart Ankarası’nda, henüz doğmayanlarımız da dahil olmak üzere hepimizin bir yanı öksüz bırakılmıştır.***Bu arada Ankara Film Festivali’ni unutmayın. 17-27 Mart tarihlerinde Herzog, Dolan, Tavernier ve nice önemli yönetmen sizinle buluşmayı bekliyor: www.filmfestankara.org.tr/tr
Geçen bir arkadaşım yazmış. Diyor ki ‘Hemen her alanda kadını yok sayan bir ülke... Bunalıyorum.’ Bunalmamasını belirten bir cevap yazdım. Bu bunaltıları er ya da geç ülke olarak aşacağımıza eminim. Zira karşınızdaki tarafından ‘yok sayılmanız’, dikkatlice baktığınız zaman umursanmadığınız değil, tam tersi bir tehdit olarak algılandığınız anlamına gelir. O yüzden bu ülkenin kadınları bu kozu iyi kullanıp er ya da geç kendilerine reva görülene isyan edecek ve zamanı geldiğinde ‘bir dakika’ diyecekler. Arkadaşıma bunları yazarken nedense aklıma babaannem ve onunla yaptığımız, yağda ölmeye yatırılmış soğan kokuları içersindeki mutfak sohbetlerimiz düştü.Babaannem okuması yazması olmayan bir kadındı. Dört çocukla çok erken yaşta dul kalmış ve İstanbul gibi bilmediği bir diyarda kimi kez korkarak, kimi kez çekinerek ayaklarının üzerinde durmayı başarabilmiş bir insandı. Bu insani dirençten kaynaklı olsa gerek öfkesi boldu ama aynı dirençten kaynaklı olarak kahkası da sebil bir kadındı. Öfke, kahkaha, direnç... Dikkatli incelediğinizde yemekten yükselen soğan kokusu bunların renginde olan bir kokudur; biraz bu üçünü çağrıştırır. Evcil bir koku gibi görünür ama titizlendiğinizde o kokunun insanın ruhuna sinen dehşetengiz bir devam etme illeti, rahiyalı bir dua olduğunu da fark edersiniz. Tıpkı yaşamak gibi. Yaşamak... Bunu hep kilit sözcük kabul edenlerdenim. Bunda babaannemin yaşamla giriştiği endişelerle dolu savaşta elde ettiği, adına ‘ne olursa olsun devam etmek’ dediği ve kendinden sonrakilere miras bıraktığı o soğan kokan ganimetin etkisi çok büyük. Ganimet deyince... Kadınlar en büyük ganimeti oylarla, mecliste, siyasetle elde edecekler. Ki toplumdaki değişim ve dönüşüm hızlansın. Bildiğiniz gibi KA.DER Haziran ayındaki seçimler için 275 kadın milletvekili kampanyası başlattı. Türkiye’de kadının eşit bir biçimde temsil edilmesi için yıllardır emek harcayan KA.DER’i bu girişiminden ötürü elbette kutluyoruz. Son yıllarda kadınların Meclis’te ve sendikalardaki temsil oranlarına baktığımızdaysa dudaklarımız uçukluyor. İllerimizin hiçbirinde kadın vali yok, 2007’deki genel seçimlerde seçilen kadın milletvekili oranı yüzde 8.87. 2009 yerel seçimlerindeki oranı ise yazmaya utanıyorum. Kendilerini solda tanımlayan ve eşitlikten yana olduklarının sürekli altını çizen sendikaların birçoğunun yönetim kurullarında bile tek bir kadın yok. Kadın siyasetinin ve dilinin, bu siyaset ve dilden beslenecek barış fikrinin meclise, sendikalara, sivil toplum örgütlerine, hele basına girmesi şart... Şart ki ne şart. Ama özellikle yaşamın en dibine, mutfaktaki kadına, ona sinmiş olan soğan kokusuna erişmesi çok önemli. Bu da ‘ülkemizde kadınların hali harap’ gibi mesafeli, yeni hiyerarşiler yaratmaya açık olan merkez odaklı cümlelerden daha öte bir duygudaşlık, vicdan duygusu ve tavırlılıkla donanmak olsa gerek. Meclis’e kadın milletvekili sokmak ve bunu yaparken Meclis’teki siyasetin çerçevesini de değiştirmeyi hedeflemek durumundayız. Yaşam Meclis’e girmeli, bizzat yaşam! İnadımızda ısrar edelim ve hemen, şimdi, üstelik Haziran’da bu işe gerçekten başlayalım diyelim mi? Yoksa hep aynı ninnileri dinlemeye devam mı edelim? Sahi neden Metin Göktepe’nin ya da Ahmet Şık’ın anneleri kadar cesur değilsiniz siz değerli kadın milletvekillerimiz? Onlardan neyiniz eksik?
Cumartesi günü İstanbul Kadıköy Tepe Nautilus’ün önü ana baba günüydü. Metro çalışmalarının ortalığı köstebek yuvasına çevirdiği yerde, kısaca modernizmin inşasının göbeğinde, insan sesi ve renginin hâlâ en önemli ses ve renk olduğunu anlatan görkemli bir görüntü vardı. Kadınlar yine rengarenk, coşkulu, muzip, dikkafalı, taviz vermez, sapasağlam, sıcak, neşeli ve içtendiler. Bu coğrafyayı temsil eden kadınlardı onlar ve Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyorlardı... Kadın, activist, anne, sevgili, dost, arkadaş, kızkardeş, halk, kısaca yaşamdılar. İstekleri Türkiye’nin boğazına kadar dayanmış, kadınları mağdur bırakarak ülkeye nefes aldırmayan durumlara artık son verilmesiydi. Kadınların şiddet görmemesi, öldürülmemesi, namus cinayetlerinin ve tacizin son bulması bu taleplerin başını çekiyordu. Savaş karşıtı iki müthiş aktivistin elime tutuşturduğu düdükle aralarına karıştım ve Karadeniz kadınları ile birlikte yürüdüm. Onlarla coşkulu bir dere gibi akarken son dönemlerde üzerimize kâbus gibi çöken ne varsa hepsini, şayet biz gerçekten istersek söküp atabileceğimize dair bir umut belirdi içimde. Yürürken etrafta biriken insanların yüzlerine baktım. Çoluk, çocuk, kadın, erkek. İçlerinde istisnalar olabilir ama çoğunluk ilgiyle bakıyordu yürüyenlere. Belki merakla, ama küçümseyerek, korku ya da endişeyle değil.Böylece yürüyüp gittik. Arada koştuk bile. Dere aktı gitti, hepimiz coştuk! Derenin başını çeken anarşist kadınların morlu filamalarıyla birlikte sahile kadar indik. Onlar da Karadeniz kadınlarına destek veriyordu. Birlikte yürüdüğüm Karadenizin İsyankâr Kadınları platformunun talepleri belli. Derelerine el sürdürtmeyecekler! Diyorlar ki hayatlarımız isyankâr, hayallerimiz büyüktür! Toprağımıza, suyumuza, kültürümüze, dilimize, kadınlığımıza, kısacası yaşamlarımıza sahip çıkmak için vadilerde, köylerde, bahçelerde, sokaklarda isyan ediyor ve direniyoruz... Bu isyankâr kadınlar, kadının ve doğanın sömürülmesinin birbiriyle çok yakın olduğunu düşünüyorlar. Hem doğa, hem de kadını sömüren zihniyet aynı diyorlar. ‘Kapitalizm, iktidarı, şirketleri ve işbirlikçileri ile yaşamımızı, yarattığı erkek egemen zihniyetle de bizleri yok etmeye çalışıyor.’ Onlar kim mi? Onlar Karadenizli kadınlar. Kimisi köylü, kimisi kentli. Vadilerindeki hidroelektrik santral projelerini protesto etmek için oturma eylemi yapan, nükleer santrallere karşı sapasağlam duran, şantiye taşlayan, dimdik duran, sistemin hoyratça ve kibirli işleyiş biçimine kafa tutan kadınlar. Ülke çapında desteklenmeleri gerekiyor. Çünkü hidroelektrik santralleri sadece onların derelerini değil hepimizin yaşamını tehdit edecek bir ağ örmek üzere Karadeniz’de. Karadeniz sahil şeridi Karadeniz’in denizine çorap ördü, hiç değilse derelerini kurtaralım. Belki derelerden başlarsak (ya da devam edersek) bugün yazarların bilgisayarlarına, evlerine, cep telefonlarına, kalemlerine fütursuzca dalan sansür ve caydırma virüsünü de bir gün hep birlikte bertaraf etmeye gücümüz yeter. Aşağıda platformun facebook adresini bulacaksınız. Karadenizli kadınların horon teperken söyledikleri gibi onlara ses verelim.
Birkaç arkadaşım bloglarının engellendiğini söyledi. Ne oluyoruz filan derken işin rengi ortaya çıktı: “Blogspot’a erişim Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 14.01.2011 tarih ve bilmem ne sayılı kararına istinaden engellenmiştir.” Tuhaf bir zamanlama. Çünkü tam da o sırada gazeteci Zeynep Atikkan ile akademisyen Aslı Tunç’un Yapı Kredi Yayınları’ndan yeni çıkan “Blogdan Al Haberi” adlı kitaplarını okuyordum. Kafamdaki soruların başında sanal demokrasi fikrinden dijital eyleme geçilebilir mi sorusu vardı. Bunun içinse aklımdan geçen yer belliydi: Mısır. Kitapta “Misr Digital” adlı bloğun yazarı, aktivist Wael Abbas’ın söylediklerine epey yer verilmiş. Abbas şöyle diyor: “Mısır’daki bloglar diğer ülkelerden çok farklı. Biz, bloglarda gazetecilik yapıyoruz. Bu nedenle Mısır’daki blogların üslubu dünyadakilere benzemiyor. Burada görüş bildirmek isteyenler değil, habercilik yapanlar yazı yazıyor. Bunun nedeni gazete ve televizyonların kısmen kontrol altında tutulması. Basında haberler sansürleniyor ve yazıların içeriğine müdahale ediliyor. Toplumu yakından ilgilendiren pek çok konu merkez medyada serbestçe tartışılmıyor. Blogcular bu boşluğu doldurmak için paçaları sıvadılar. Basının üstüne gitmediği olayları fotoğrafla ve videoyla görüntüleyip dijital ortamda kullandılar. Bloglara yansıyan çarpıcı haberler halkın ve merkez medyanın dikkatini çekmeye başladı. Bu arada halk politik aktivistlerin faaliyetlerini ve düşüncelerini öğrenme imkanı buldu.”Kitap sayesinde Mısır’daki kadın blogcuların sayısının da bir o kadar fazla olduğunu öğrenmiş oldum. Taciz, dayak olayları, zorla evlilik gibi tabu konuların bloglarda dolaşıma girmesi birçok kadını meydanlara dökmeye yetmiş. Öyle böyle derken çok kısa bir sürede kitabın yarısına kadar gelmiştim. Kullanılan sade dil benim gibi teknoloji özürlü birini bile kendine çekmeyi başarmıştı. Aslı Tunç’la yıllardır aynı çatı altında çalışıyoruz. Perşembe sabahı başta Mısır olmak üzere Brezilya, Kuzey Avrupa, hatta Japon blogculuğu gibi özellikle ilgimi çeken bölümleri kendisiyle konuşacaktım. Ama okula gittiğim zaman öyle bir olaya tanık oldum ki kafamdaki bütün sorular buharlaştı ve tek bir soruda odaklandı: Biz sansürlenmekten ne zaman kurtulacağız Allah aşkına? Tanık olduğum şey şuydu: Ahmet Şık’ın odası savcılık kararıyla aranıyor ve odaya kimsenin girmesine izin verilmiyordu. Koridorda Aslı’yla karşılaştım. Ama ikimizin de canı yeterince sıkkındı. Demokratikleşmeyi tartışmak istediğiniz bir ülkede sürekli olarak “yasaktan al haberi” noktasında durdurulmak çok sıkıcı ve bezdiriciydi. Bütün gün bu duyguyla yaşadım. Çaresizce işime döndüm ve kitabı bitirdim. Ama o ruh halime rağmen kitabı bitirdikten sonra tuhaf bir umut kapladı içimi.Sanırım bu umudun nedeni şuydu: Kitabın her iki yazarı da eski medyanın dünyanın hemen her yerinde türbülansta olduğunu, yeni oluşmaya başlayacak medya fikrinin ise tanım açısından epey yol katetmesi gerektiğini düşünüyor. Ekonominin temel belirleyici olduğu bu yolda bir “klik”le ülkelere demokrasinin gelmeyeceğini söylüyorlar. Kaldı ki katliamlar, savaş ve kıyımlar blog ve twitter çağımızda da tüm hızıyla devam ediyor. Ancak şunu da unutmamak elzem: Artık hiçbir şeyin üstü kapatılamıyor ve internet dünyasında halk olayların bir parçası haline geliyor. Ve toplumlar her geçen gün biraz daha “siyasallaşarak” çevre,eğitim, işsizlik, kadın hakları vb. konularındaki açmazlara çare bulunmasını, hayatlarımızı ablukaya almış olan yolsuzluk, adaletsizlik, ve rüşvetin bitmesini istiyorlar. Dahası da var: Bu konuda bizzat söz hakkına sahip olabileceklerini düşünüyorlar. Ki haksız sayılmazlar. Hiç kuşku yok ki twitter, facebook, SMS mesajları ve bloglar yeni dayanışma biçimleri için hepimize yol gösterecek. Yazarlar bu ufka inanıyor ve sözün artık “bu meseleleleri düşünen ve dijital ortamla yoğrulan gençlerde” olduğunu söylüyorlar. Onlara göre “internet çağının değişim ortamı yeni insanlarla ve yeni soluklarla şekillenecek, hele Türkiye gibi genç nüfusu olan bir ülkede.”
Ürkütücü bir başlık, farkındayım. Ama son günlerde ivme kazanan bir gerçekle karşı karşıyayız. Gün geçmiyor ki ülkenin herhangi bir yerinde bir kadın cinayeti yaşanmasın.İçimiz sızlayarak gencecik kadınların, başta aşk olmak üzere, yaşamın içindeki gelgitler uğruna ağbileri, babaları ya da kocaları tarafından aile meclislerinde verilen kararlar çerçevesinde yok edilmelerine tanıklık ediyoruz. Ciddi bir şiddet var ortada. Üstelik bu şiddet bütün siyasal ideolojileri ve ekonomik düzeyleri hiçe sayarak, sınıf gözetmeksizin özel alanı hepimizin önüne en sertinden seriyor. Dolayısıyla bu ‘özel alan’ artık kimsenin özel alanı filan değil. Toplum olarak hepimizi ilgilendiren bir yer orası. Bu durumun şiddetsizliğe dönüştürülmesi için bir an önce harekete geçmek gerekiyor. Bu konuya duyarlı hemen herkes şunu soruyor: Türkiye’de neler oluyor? Peki, çok etkileyici bir güç olduğunu bildiğimiz medya bu konuda kendine düşen caydırıcılık rolünü yeterince yerine getiriyor mu?Bir namus cinayeti haberini büyük puntolarla verdikten sonra yapılması gerekli olan nedir? Medyadaki dil ve tavır, bu cinayetleri eleştirir bir boyutta (gibi) ama diyelim ki aynı gazetenin iç sayfalarına geldiğinizde kadın bedeninin ‘seyredilen bir nesne’ konumunda ‘erkek’ okura yönelik bir biçimde denetim altında tutulmaya devam ettiğini görüyorsunuz. Dil alabildiğine erkek dili ve hegemonik. Dolayısıyla ilk sayfadan verilen eleştirel bakış iç sayfada buhar olup gidiyor. Kadın bedeninin kullanılması yüzyılların sorunu ama bu fasıl çok tutmuş olmalı ki yüzyıllardır kadın bedeni erkek bakışlı yazıişleri tarafından kullanılmaya devam ediyor. İnternet sayfalarına girdiğinizde de aynı duruma tanıklık ediyorsunuz. Üstte namus cinayetlerinin, koca dayağının eleştirisi. Çok iyi. Ama alta doğru ilerledikçe o da ne? Orada erkek bakış açısından üretilmiş olan kadın bedeninin uzuvlarıyla karşılaşmanız işten bile değil!Şunu da belirteyim. Kadın bedeninin çıplaklığına karşı değilim. Gerçekten estetiktir kadın bedeni. Sorun bu bedenin kendi başına duruşunda değil, ‘erkek bakışı’ ile pazarlanmasında ve bu pazarlanışta verdiği ‘bu beden benden sorulur’ mesajında. Öyle bir bakış ve mesaj ki bu, seyrettiğimiz dizilerden, haber bültenlerine, reklam dilinden köşe yazarlarının diline kadar her yere sinebiliyor. Üstelik çoğu zaman farkında olmadan oluşturulan reflekslerle. Şimdi diyeceksiniz ki sırf bu fotoğrafların özenli seçilmesi ve genel bakışın sayfayı daha fazla tıklayacak erkek okurun merkezinden ‘herkes okur’ merkezine kaydırılması durumu hafifletir mi? Şiddetsizliğin bir hedef değil bir süreç olduğunu düşünecek olursak bal gibi etkisi olabilir. Ama bunu, daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi, ahlakçı değil insani bir perspektiften yapmak temel çıkış noktamız olmalı, yani artık böyle olsa iyi olur. Neden derseniz ahlakçı perspektif de bir erkek bakışıdır, çoğu zaman bir topluluk olarak farkında olarak ya da olmadan üstlendiğimiz bir erkek bakışı.Kullanılan dil konusunda da söylenecek bir sürü söz var. Onu da başka bir yazıya bırakalım. O zamana kadar ‘adam gibi’ yerine ‘insana yaraşır’, ‘adam etmek yerine’ ‘onarmak, düzeltmek’ demeye ne dersiniz?