Son Kumsal

21 Ocak 2011

Rüya Köksal’ın ‘Balıklara, Martılara ve Karadeniz’in iyi insanlarına’ ithaf ettiği belgeselinin adı Son Kumsal.Belgesel çok kısa bir süre önce Los Angeles’ta bir ödül kazandı. Uluslararası Kadın Filmleri ve Televizyon Kurumu’nun (WIFTS) verdiği birincilik ödülüydü bu. Belgeseli 2008 yılında çekmiş Köksal. O dönemde Karadeniz kıyı şeridine yapılması planlanan “Karadeniz Sahil Yolu” üzerine bir film bu. Bildiğiniz gibi 542 kilometrelik bu yol, büyük ölçüde Karadeniz’in doldurulmasıyla hayatımıza girdi. Hedeflenen ise bu şeridin İstanbul’un gelecekteki üçüncü köprüsüne bağlanması. Genel hatlarıyla yolun avantajına bakalım ve oradaki emeğe de haksızlık etmiş olmayalım. Öncelikle zamandan ciddi bir tasarruf mevcut. İstanbul’dan Karadeniz’e açılmak artık çok kolay ve zahmetsiz. Her şeyin zamanla ölçüldüğü bir çağda, yolların zikzaklarına düşmemek ve hedefe kilitlenmek esassa, budur.Ama bazen hedefe kilitlenirken o hedef için neleri gözden çıkarmamızın gerektiği de söz konusu olur. Bir hedef için bir yol kat edilirken kâr hanesi kadar zarar hanesine bakmak da önem taşır. Rüya Köksal bu filmi çekerken asfalta, hıza, dolgu malzemeye ve ihalelere değil orada yaşayan insanlara bakmış. Onunki, çağımız insanının vinçler, kamyonlar, hız ve zamanın dakikliği karşısında “peki ya balıklar, yosunlar, martılar, dalgalar, denize neşeyle koşan çocuklar, denizden hayatını kazananlar” diye soran bir ses. Film tamamlandıktan sonra görücüye, turneye çıkmış Karadeniz kıyısında. Bu kıyıdaki belediye başkanlarından biri “Siz gidin bunu İstanbul’daki komünistlere gösterin” diyerek filmi yasaklamış ve ekibi kovmuş!Ortada içler acısı bir durum var. Filmi izledim. Eğer kıyı şeridine, ağaca, yaşama sahip çıkmak komünistlikse sanırım bütün doğaseverler, insan hayatını önemseyen, eşitlik isteyen, temiz havayı kirli havaya tercih eden herkes komünist! Doğa ve temiz hava bitip gittiğinde, ortalıkta hâlâ siyaset ve bir sonraki seçimler diye bir şey kaldıysa bu tür belediye başkanları kimleri suçlamaya devam edecek, merak içindeyim. Çöl ortasındaki o beton serapta, kimleri?Önemli bir insani gerçeği gözler önüne seren Son Kumsal’ı, 14. Boston Festivali ve 19. Ankara Film Festivali’ndeki ödüllerinden sonra yansızlığının altına sürekli vurgu yapan TRT de ödüllendirmiş. Burada Köksal’ın sözlerine yer verelim: “İlk yarışmaydı, ödülü TRT Genel Müdürü’nden aldım. Kurum yarışma şartnamesinde iyi sayılabilecek bir miktar para ödülünün yanı sıra belgesel kanalında da 3 yıllık gösterim hakkını satın alıyordu. Bizler belgesel kanalında geniş kitlelere ulaşabileceğimiz için çok mutlu olmuştuk!”Ancak bu mutluluğu hiç yaşayamamış ekip, çünkü film TRT’de hiç gösterilmemiş! Kaldı ki TRT yayın yapma, DVD basım haklarını da aldığı için ekip filmi piyasaya sürememiş...Buna karşın iyi haber şu: Çok yakında bu süre doluyor ve film yakında piyasaya çıkabilecek.Rüya Köksal ve ekibini içtenlikle kutluyorum. Los Angeles’taki konuşma metninde güzel bir cümlesi var yönetmenin. Diyor ki “Karadeniz halkı denizini kaybetti, sessiz kaldı, sustu. Ama nehirlerini kaybetmesin. Onları hidroelektrik santraline kaptırmasın, sesini yükseltsin...”Baba tarafından Trabzonlu biri olarak sonuna kadar katılıyorum bu sözlere.

Devamını Oku

Yok böyle bir narsizm

19 Ocak 2011

Eğlence kültürü, farklı katmanların üzerinde yükselen bir kültür olduğu için üzerinde ciddi ciddi düşünmek gerekiyor. Üstelik günümüzdeki genelgeçer algıların üstüne kurulmuş olduğu için ondan beslenen birçok program ve yayından sayısız ders çıkarmak mümkün. Bu kültüre yolu düşenlerden biri de televizyondaki “Yok Böyle Bir Dans” adlı yarışma programı. Bu tür yayınların piri haline gelen, zamanında aynı lisenin tozlarını yuttuğumuz Acun Ilıcalı’nın önderliğindeki program, popüler ve sevdiğimiz simaların kendilerine eşlik eden profesyonel dansçılarla dans etmeleri üzerine kurulu. Eşler eleme usulüyle yarışmaya devam edebiliyor. Puanları verenler öncelikle jüri üyeleri; ardından SMS mesajları yoluyla oylama izleyicilere bırakılıyor. Adına ister gerçek demokrasi deyin (halk oylarıyla seçilmek bu anlamda önem taşıyabiliyor bu tür programlarda) ister mesajlarla programın gelirine yapılan “ufak” katkının altını çizin, iş yürüyor. Ancak ortada başka bir tuhaflık daha var. Sıra “notlamaya” geldiğinde ünlülere eşlik eden ve aslında işin (dansın) gerçek ehli olan insanların hiçbir önemi kalmıyor! Sanki onlar birer figüran ve haliyle programın, dolayısıyla ünün temsil ettiği halenin içinde “olması gereken” doğal birer kuklaya dönüşüyorlar! Durum bununla da kalmıyor: Yarışan ünlüler başkalarından, hiç de alanları olmayan bir şey konusunda, bunun adı danstır, sevgi, destek ve anlayış bekliyorlar! Sorun tam da burada zaten. Bu kişilere neyin sevgisini, destek ve anlayışını vermek durumundayız?Bu patikayı takip ederek yarışmanın genel paydası olanın dans değil ün olduğunu fark ediyorsunuz. Bundan önceki programlarda ünlü olma basamağının sıradan insanlar tarafından nasıl aşılabileceğine dair birçok sahne izledik. Yok Böyle Bir Dans’ta ise ünün kitle kültürünü dibine kadar kullanma suretiyle yeniden üretilme hallerine tanık oluyoruz. Kaldı ki bu paydaya eşlik edecek başka bir fikir daha var: Bu program ünü narsizmle paralel hale getirerek bize sunuyor. Dahasını da yapıyor üstelik; bu narsizmi onaylıyor. Söz konusu durumsa günümüzün dinamikleri açısından çok önemli. Evet, ün. Çünkü bu sözcük çağımızda yeniden üretilmesi gereken değil, üzerinde yeniden (ve yeniden) dikkatlice durulması, düşünülmesi gereken bir sözcük.Narsizmi sadece bencillik ya da benmerkezcilik olarak düşünmeyelim. Psikolojide altı çizilerek vurgu yapılan yan onun “bireyin sevgi nesnesi olarak başkaları yerine sadece kendini seçtiği bir zihin durumu” olduğu yönünde. Başkalarını sevmediği ya da onlardan nefret ettiği iddiası değil de daha çok kendine aşık olma hali. Dünyada ya da Türkiye’de ünün etrafındaki popülist politikanın oluşturduğu hale de bu yönde zaten. Çağımızdaki ün, ünlünün seyredilerek büyüdüğü bir olgu, ünlünün dünyaya bakarak geliştirdiği bir olgu değil. Yine çağımızın ün temasına pompaladığı başkalarının gerçekte neler yaptığı, nelerle haşır neşir olduğunu görüp aktarmaları değil, sadece kendi ünlerinin narsizmi etrafında var olmaları. Bu onları pasif hale getirmenin en akıllıca yöntemi galiba. Bu yüzden ünlülerimiz en az politik olana el atar ve mümkünse iktidara yakın durmayı gerektiren konuları tercih eder. Ama Türkiye’de onların el vermesiyle hızla dönüşebilecek, kamuya sunulabilecek o kadar çok konu vardır ki aslında. Ezberlerin bozulması onların katkısıyla çok hızlanır ama... Onlar bu işleri halka, halkın oyuna bırakmışlardır! Halkın oyuna bırakırken de hep şunu yinelemek isterler: Bizi gör, sev, bize destek ver. Oysa halkı görmesi, halka destek vermesi gerekenler kendileridir. Ufak bir yer değişikliği... Ufak ama sonuçları çok önemli bir hareket zaafıyla sonlanacak bir değişikliktir bu. Seyredenle seyredilenin rollerini değiştirmek! Küçük bir rol değişikliği sadece... Gibi. Oysa her şey çok politiktir. Başta “ünlüler”in böyle davranmasını isteyen sistem olmak üzere, her şey.Son olarak bu yazıyı yazdıran soruyu soralım. Ün kimin tekelindedir?

Devamını Oku

Özet: Barışalım

16 Ocak 2011

Geçen sene üniversitede dersteyim.Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin’in ortak çalışması olan Torunlar kitabını okutma konusunda diretiyorum öğrencilerime. Yaşam, edebiyat, etnografi... Dersin içeriğine çok uygun bir kitap. Asimile edilerek Anadolu’da kalan Ermeni çocuklarının öyküleri bunlar. Onların torunlarıyla yapılmış bir sözlü tarih çalışması. Edebiyat ya da sözlü tarihle yakından uzaktan ilgisi olmayan farklı bir bölümden bir öğrencim var, hayta bir oğlan, havai, akıllı. Sürekli olarak şaka yollu sitem edip duruyor bana ‘Başka işin yok mu hoca, sen de bir kısım insan gibi takmışsın kafayı engebeli konulara’ dercesine. Toplumun genel muhafazakâr damarlarından beslenen, yaşam tarzı liberal formatlarla ilerleyen, ulusalcılık fikrine yakın durmaya çalışan bir genç. Usul usul o benim damarıma basıyor, ben de onunkine, didişiyoruz. Bakıyorum olacak gibi değil, hocalık hiyararşimi kullanıp kitabı özel olarak ona veriyorum. Yedi ceddime küfür ettiğini bile bile kitabı ona veriyorum, evet. Özet çıkaracak haftaya.Bir sonraki hafta geldiğinde yüzü gözü karışmış. Başta endişeleniyorum. ‘Vay be!’ İlk sözü buna yakın bir şey. Kitabı ellerinin arasında dolaştırıyor, kafasını sallıyor, sevdiğim parlak gülüşü yüzüne yayılıyor. Ama bu gülüş bu kez çok daha yalınlaşmış, ne alaycı bir tonla sıvanmış ne de sinik bir sırla kaplanmış.Bu tebessümün üzerine bir şeyleri görmüş olan insanların şaşkınlığı çökmüş. Gerçi alaycılık ve sinizm de çekilenlerin ipuçlarını verir ama öyle bir yer vardır ki, öyle bir nokta, orası sözün bittiği yerdir. O, tam da orada durmuş bana ve sınıfa bakıyor şimdi.‘Burada yazılanlar doğru mu?’ diyor. Otomatiğe bağlanmış gibi, ‘doğru, doğru’ diyorum.Tekrarlıyor: Burada yazılanlar doğru mu?O zaman ben de şaşırıyorum ve hangisi diye sormak ihtiyacını duyuyorum. Çünkü yaşam tanıklıkları bir yana bu tanıklıklardan yola çıkarak iki yazarın da insani boyutlarda altını çizdiği bir sürü husus var kitapta. Susmayı tercih etmek bir doğru olabilir yeri geldiğinde ya da o konu hiç yaşanmamış gibi davranmak, korkmak, hatırlama suretiyle bir kez daha kırılmak istememek, deşifre olmaktan çekinmek ve en beteri yanlış anlaşılıp hedef tahtası haline indirgenmek...Karşımda hayır der gibi bir hali var. Sonra cümleleri arkaya arkaya sıralamaya başlıyor.‘Yani bu Ermeniler, yani bu kitaptaki gibi, kendi halinde insanlar, benim ailemden insanlar gibi, yani buradaki insanlar, yani biz gerçekten bir haltlar karıştırmışız, ben sanıyordum ki herşey politik malzeme için... Yani ben sanıyordum ki her şey bir Amerikan oyunu.’O zaman anlatılanlardaki acıyı gördüğünü keşfediyorum!Ötelemeden, kaçmadan, sığınmadan, mantık aramadan. Neyse o. Sonra özetini okumaya başlıyor. Ve öğretmenliğin en güzel ve anlamlı yanının karşılıklı bir şeyler ‘öğrenmek’ olduğunu yeniden hatırlıyorum.Onu en çok kendi ailesinin refleksleriyle yaşayan, neredeyse aynı evlerde, neredeyse aynı ninnilerle, neredeyse aynı yalanlarla sarıp sarmalayan, büyüten, yoğuran hayatın ortak anları dehşete düşürmüştü. Acının çok insani bir şey olduğunu görmek... Ve sadece o acıya dikkat ederek, kendi içindeki herhangi bir acının sağlamasını yapar gibi yapmış, kitaptaki yaşam tanıklıklarını böyle takip etmişti. Nihayetinde insana özgü olan derin acıyı anlamıştı. Bu açıdan yarım bir insandı ve öteki yarısı da bir yerlerde onu bekliyordu. Kars da olabilirdi bu, Diyarbakır da Trabzon da Sivas da Kayseri, İzmir... Ama bir yerden sonra bunun da pek önemi yoktu. Kitabın büyük başarısıdır bu. Yazarlarına buradan teşekkür ediyorum. Sözlü tarihin, sanatın, belgesellerin, edebiyatın gücünü bir kez daha bizlere hatırlattıkları için. Tam da burada Vatankitap’a ‘Edebiyatın yolunu şaşırdığı için ölecek bir kuşun karşısında zerre kadar önemi yoktur benim için. İşte bu yüzden de edebiyat çok önemli’ diyen Murat Uyurkulak’a da içten bir selam göndermiş olalım. O kuş öldü. Ama onu yeniden hayata döndürebiliriz. İstersek.***Hrant Dink’i ve onun kanadı kırılmış güvercinini, yani barışı, yani birlikte yaşamanın mümkün olduğu gerçeğini ve bu gerçeğin ancak ve ancak biz hayal edersek olabileceğine dair şiirimizi bir kez daha özlemle yineliyelim... 19 Ocak’ta ‘orada’yız. Agos’un önünde. 1915 metre derinlikteki ortak acımızı görmek, o acıdan insana özgü olanı yeryüzüne taşıyabilmek için.

Devamını Oku

Özgürlük Destanımız RTÜK

14 Ocak 2011

Yasaklar ne içindir? Sınırlar için.Sınırlar ne içindir?İnsanlar için. En azından RTÜK dendi mi bu tablo canlanıyor kafamda. Şu herkesçe bilinen repliği de tekrarlayalım o halde: Benim özgürlüğümün başladığı yerde senin özgürlüğün biter. Bu ezberlediğimiz replikte sorun yok gibi. Özellikle ‘bu cümle aslında ne diyor?’ diye kendimize sormuyorsak. Bu bir tercih ve herkesin kendine kalmış.Ancak bir başka tercih daha var. O da söz konusu cümleden şu soruya atlamak: Ya ben özgür değilsem? O zaman yaşanmamış özgürlüğümün bittiği yerde, kısaca tutsaklığımın sınırında başlayan nedir? Cevap basit: Elbette ki senin tutsaklığın!Soruları artıralım:İki tutsaklıktan bir özgürlük çıkar mı? Çıkmaz. O halde tutsaklığım tutsaklığına armağan olsun...RTÜK ne zaman bir şeye engel getirse içimde uyanan duygu hep bu: Tutsaklığımız... Bir türlü özgürleşemiyor oluşumuz korkularımızdan. Elbette RTÜK’ü günah keçisi yaptığımın farkındayım burada. Nihayetinde o bir kurum. Ya zihnimizdeki sansür mekanizmasına ne demeli? Öyle bir sansür mekanizması ki tutsaklığın kendini, yasakların bendini tartışmaktan insanın, sanatın ya da yaşamın ne olduğunu tartışmaya ne zaman kalıyor ne de mekan! Sınır sınır üstüne, engel engel üstüne...En son Muhteşem Yüzyıl’a gitirilen sınırlara bakalım. Akıl sır erecek gibi değil. Bir tür akıl tutulması bu yaşadıklarımız.Diziyi izledim. Senarist Meral Oğuz her zamanki gibi döktürmüş. Dizideki oyuncular harika, rollerine oturmuşlar. Buna rağmen dizinin içeriğiyle ilgili eleştirilerim var ama bu eleştirileri dile getirebilmem için dizinin ilk etapta özgür bırakılmasını temin etmemiz gerekiyor! Ama önce mehter takımı protestosu, ardından ‘milli değerlerimiz ayaklarımız altına alınıyor’ tarzında oluşturulmuş elektronik posta bombardımanı, derken RTÜK’ün ‘gelirim oraya ha’ mesajları... Yine daraldık. Dedim ya bir akıl tutulması bu. Akıl tutulması deyince elbette aklıma Max Horkheimer geliyor. ‘Akıl Tutulması’ adlı kitap yıllar önce Metis’ten çıktı. Baskısı varsa alın okuyun derim. Orhan Koçak’ın önsözüyle birlikte ayrı bir değeri vardır kitabın. Bu kitapta akıl kavramının izlediği yol ve tarihi anlatılır. Önce batıl inançlara, rivayetlere, mitoslara karşı mücadele ederken aynı aklın nasıl bunlara dönüştüğünü tartışır kitap. Sistemi eleştirirken aynı sistemin bir parçası haline gelirsiniz ya, o hesap. Özgürlük istiyorum derken bir de bakmışsınızdır ki yasakları istiyorsunuz aslında; barış istiyorum derken bir de bakmışsınız ki konuştuğunuz dil olmuş size savaş dili! O da ne: Değerleri koruyacağım derken insanın en önemli değerlerinden birinin akıl sağlığı olduğunu unutmaya başlamışsınız...Doğrusu değerlerimiz korunsun diye bir diziye yasak getirmek Türkiye’nin şimdiki zamanına yasak getirmek demektir. Ve bu ‘şimdiki zaman’ için çok bedel ödenmiştir, ödenmektedir. Aslında toplumsal belleklerimize kazılı olan deneyimlerimizden çok iyi biliyoruz ki yasaklarla ne değer korunur ne geçmiş ne de akıl sağlığı. Kaldı ki Türkiye yasaklardan yorulmuştur, sınırlardan yorulmuştur, sansürden yorulmuştur.

Devamını Oku

Ey Türk Yaşlısı!

12 Ocak 2011

Diyelim bolca zamanımız var.Karşılıklı oturup kahveler içeriz. Bacak bacak üstüne atar önümüzden geçenleri ağır ağır seyrederiz güya. Tüm bunlar olurken deneyimlerimizi o kısıtlı yaşam diliminin en önemli parçalarıymış gibi anlatırız birbirimize. Çok önemliyizdir ha, dolayısıyla yaptığımız işler de çok önemlidir, ona göre!Bir mahallenin, bir kentin, bir ülkenin, duyabilirsek yaşadığımız dünyanın birçok rengi ve birçok sesi vardır oysa. Ve bu ses ve renkler içersinde anlatılan hikâyeler.Ancak kulak verirsek, ancak dikkatlice bakarsak duyabileceğimiz, görebileceğimiz detaylar. Ama bunlar için harcayacak özel mi özel bir zamanımız yoktur. Son enerjimizi gündelik politikadan konuşmaya, komşumuzla kavga etmeye, etrafımızla didişmeye, en çok ben haklıyım demeye ayırmışızdır. Bu yoğunluk devam ederken etrafımıza gerçekten bakmaya ise takatimiz kalmamıştır, doğal olarak. Buna yaşam diyoruz. Çocuklarımıza bırakacağımız pejmürde mirasın adı bu. Sen onu dedin ben bunu dedim. Seninkisi ucube, benimkisi gerçek. Seninkisi muhteşem benimkisi rezalet. Onunkisi leş şununkisi mis. Hangi taraftansın çabuk söyle... Bir ergenlik çağı hezeyanı içindeyiz topyekûn! Bu topluma bir dinamizm getiriyor hiç kuşkusuz ama beter olan bir şey var ki bu ergenlik, iki sivilce ile kolay kolay atlatılacağa benzemiyor. İstanbul’daki bir lisenin açtığı liselerarası bir yarışmada jüri üyelerinden biriydim. On beş on altı yaşındaki genç çocukların yazdıkları karşısında gerçekten üzüntüye kapıldım. Yanlış anlaşılmasın. Dil ve kurgu yetenekleri son derece gelişmiş, dünyayı kavrama potansiyelleri büyüklere taş çıkartacak bir derinlikteydi. Ancak yazılan metinlerin yüzde sekseni intihar temalı ve hüzün yüklüydü. Gençlerle ilgili yapılan anketler ulaşıyor elime bazen. Markaların çok farkında, birbirlerini çok destekleyen genç insanlar topluluğu diyorlar onlar için... Anketlerden çıkarılan sonuçlar bu yönde. Pırıltılı gelecekler sizi bekliyor sınav melekleri, hadi bakalım!Oysa elime öyküleri ulaşan bu gençlerin yazdıklarında, bulundukları yaşı aşan derin bir hüzün vardı. Kendilerini duymayan, dinlemeyen ebeveynlere, öğretmenlere ve muhtemelen sistemin kendisine sitem ediyorlardı. Derin bir yalnızlık içinde uçuşkan bir sitemdi bu. PR’lardan, reklamlardan, anket sonuçlarından pek anlamam. Ama bu yazılanlar sanatın, edebiyatın mesaj anlamındaki yalan söylemezliğine de iyi bir kanıttı!

Devamını Oku

Öyle Bir Caroline Ki

9 Ocak 2011

Popüler kültür ürünleri yaşamlarımıza yön verip, onları değiştirebilir mi? Yoksa dayandığımız, dayanak aradığımız birçok gerçeğe daha güçlü sarılmamıza mı yol açar?Gönül ilkinden yana. Ancak bu pek mümkün olmuyor. Ortaya konan yapıtların çoğunda, bunları izleyen kitleye dönüşme şansını sunmak bir yana, genelgeçer ve neredeyse tabulaşmış inançlara, geleneklere referanslar veriliyor. Amaç belli: Hedef kitleyi şahdamarından yakalayıp emeği bir çırpıda sermayeye dönüştürmek. Çağımızda parasız hiçbir şey olmuyor, dönmüyor, bunu bir noktaya kadar kabul edelim diyorum. Ama her şeyin para üzerinden adlandırılması çok tehlikeli. Üstelik hepimiz için.İzlenme oranlarının çok yüksek seyrettiği dizilerden biri de Öyle Bir Geçer Zaman Ki. Bu diziyi gerçekleştiren arkadaşların ‘Nazar etme n’olur çalış senin de olur’ sitemlerini duymazdan gelerek bu yazıyı kaleme alacağım. Çünkü bu cümle uzun uzadıya tartışılacak bir etik içeriyor ve sadece diziler için söz konusu değil. O zaman şu soru geliyor akla: Nasıl çalışmak? Uzun çekimler yüzünden setleri terk edemeyen set işçileri kimin umurunda örneğin? Çalışma koşullarının ağırlığı yüzünden heba olanlar kimin umurunda? Öte yandan senaristlerin durumu. Yaratıcılık, yazmak... Bunun ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu bilen bilir. Ismarlama yazı yazmak ise dünyanın en büyük manevi işkencelerinden biridir. Gelelim dizimize: Bu dizi bize ne anlatıyor? Bir adam evini terk eder ve yabancı, gösterişli bir kadının kollarında bulur kendini. Oyunculuk, diyaloglar gerçekten göz doldurucu. Arka planda ciddi bir emek olduğu seziliyor. Zaten bunu tartışmıyorum. Tartıştığım oradaki tema ve temanın etrafında örülen mesaj. Eylemi gerçekleştiren baba, dört çocuğunu geride bırakmış. Peki biz seyirciler kimden nefret ediyoruz? Babadan mı? Hayır! Onu anneden çalan ecnebi, fettan kadından! İçten içe babanın bir gün eve dönmesini arzuluyoruz. ‘Bir yanlış yaptım, affet beni’ diyerek dönmesini. Babanın bakışlarında zaman zaman beliren mahzunluk onun insan yanına vurgu yapan bir yan. Peki ya Caroline? Onu neden insan olarak göremiyoruz? O ruhuna şeytan girmiş iffetsiz kadın olduğu için tabii ki! Öte tarafta annne figürü, kayınvalidesini bile bağrına basmış, dört çocuğuyla yalpalamakta olan bir kadındır. Ona diz çökmemesini, ayaklarının üzerinde durmasını öğütleyense ne kayınvalidesi ne de kız çocukları olacaktır. Zira onların varlığı bir yere kadardır. Ve beklenen gerçekleşir: Babayla mücadeleyi Ödipal bir tasarımla karşımıza çıkan erkek evlat üstlenecektir. Zaten öykünün kendisi de en küçük erkek evlat tarafından kaleme alınmaktadır!Küçük detaylar... Ama karşınıza koyduğunuzda pek de küçük, zararsız durmuyor. Toplumun kadına sunduğu iffetliliği (bakınız toplumun ahlak rollerinin inşa edilmesinde önemli rol oynayan Tanzimat romanları!), bu iffet uğruna çekilen acıları ve sonunda asıl kaybedecek olan gerçek düşmanın (Batı’dan gelen tehdit, ah iffetsiz kötü kadın Caroline yaktın bizi!) izini sürerek toplumsal cinsiyet vicdanımızı rahatlatabilir miyiz dersiniz?Bunun için zaman geçse de değişmeyen hususlara bakmak gerekiyor...

Devamını Oku

Aile imamlığı

7 Ocak 2011

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı kadına karşı uygulanan şiddeti önlemek için ilginç bir çıkış yolu bulmuş. Bu hususta ilk başta imam, vaiz ve müezzinler eğitilecek, ardından kadına yönelik şiddete karşı mücadele başlayacakmış.Bakanlık bu konuda çok ısrarcı. Bu elzem konuda bir proje başlatılmış durumda. Projenin adı Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesinde Din Görevlilerinin Katkısının Sağlanması. Bu konuda Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan Sorumlu Devlet Başkanlığı arasında bir işbirliği anlaşması yapılacak. Pilot illerse belli: Ankara, Tekirdağ, Karabük, Elazığ ve Amasya.Mayıs ayında hayata geçecek bu projenin daha önce polislere uygulandığını ve çok başarılı sonuçlar alındığını belirtmiş Bakan Aliye Kavaf. Şimdi sıra din görevlilerindeymiş. Kadına yönelik şiddetin kontrol altına alınması için din görevlilerine uygulanacak duyarlılık eğitimi bu işin olmazsa olmazıymış.Birleşmiş Milletler destekli bir fonla hayata geçirilecek projede temel alınan şiddet ve esas olarak töre cinayetlerinin önüne geçilmesi. Bu değerli bir çıkış noktası. Ancak kafamda uyanan soru işaretlerini de sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyanet’in bu projeyi gerçekleştirmede ilk etapta belirlediği kırk kişilik yetiştirici bir ekip olacakmış. Bu kişiler daha sonra İmam-Hatip, Kuran kursu öğrencilerine, imam ve müezzinlere kurs verecekmiş. Burada kafamı kurcalayan şu kırk kişilik ekip. Diyanet’in bu kırk kişiyi seçerken kriterleri neler olacak? Bu kırk kişinin içinde kadın konuları ve özellikle töre cinayetleri üzerine çalışan akademisyenler, aktivistler var mı? Bu konularda bölgede önemli adımlar kaydeden farklı partilerin belediye başkanlarından, yerel yönetimlerden insanlara yer verilecek mi? Feminizmi “evde kalmış çirkin kadınların takıntısı” diye görmeyen kaç kişi var aralarında? İçlerinde “kadın dili”ni öne çıkaracak kadın bulunacak mı? Bu kırk kişinin hepsi de Sunni Müslüman mı olacak? Eğer öyleyse farklı mezhepler ve dinlerdeki kişilere nasıl ulaşılacak? Benzeri bir proje Milli Eğitim Bakanlığı ile yapılacak mı?Kaldı ki bu iş sadece “erkekler” üzerinden yapılarak çözüme ulaşılacak bir konu mudur? Erkeğe, “kadına karşı şiddet uygulamayacaksın” derken şiddetin hangi esası üzerinde durulacak? Yeri geldiğinde bağırmak da bir şiddettir, yok saymak, aldatmak da.Maçoizm konusunda nasıl bir içerik sunulacak bu din “adamlarına”? Şiddete başvurmayın çünkü karşınızdaki güçsüz biri midir denilecek? Yoksa kul hakkı yemeyin mi denilecek? Bunlar söylenirken “erkekler”in üstünlüğüne mi vurgu yapılacak yoksa kadın-erkek eşitliğine mi? Bu söylemde kadının konumlandığı yer neresi olacak? Anne?Eş?Damızlık? Kutsallık abidesi?Suyuna gidilebilir, idare edilebilir köle?İnsan?Ne?Merakla bekliyorumÖ Özellikle de içeriği. Bir diğer konu: İstanbul kenti bizden habersiz gökdelenlerle dolup taşmaya başladı. Bu yeni bir şey değil. Türkiye’de her zaman betonu sever yöneticiler. Bir de bize sorsalar ya betonu sever miyiz diye. Benzeri bir betonlaştırma durumu Çırağan’da da söz konusu. Bölgenin tek yeşil alanı yok edilmek üzere. Tescilli tarihi çeşmesi ile bölgenin tek yeşil alanı olan Fıstıklı Meydanı, Vakıflar Müdürlüğü tarafından konut projesine çevrilmek üzere 11 Ocak 2011 tarihinde kat karşılığı ihaleye çıkartılıyormuş, haberiniz olsun.

Devamını Oku

Passs!

5 Ocak 2011

Bugünkü yazıma Haldun Taner’in “Konçinalar” adlı öyküsünden uzun bir alıntıyla başlıyorum. İskambil kağıtlarını anlatır orada Taner:‘ÖJolly Jockerler bir yana, destenin en itibarlı kâğıtları, bilindiği gibi Beyler yani Aslar oluyor. Ayıp değil ya, ben Aslardan oldum bittim hoşlanmam. Belki kendim hiçbir zaman as olamadığım, as olamayacağım için. Kabul etmeli ki, onların dördünde de bir kral havası, bir padişah cakası vardır. Hele bazı takımlarda bunları daha da bir şatafatlı resmederler.Kara Maça Beyi’nde meşum bir şeyler sezilir. Onun sarayında herhalde birtakım karanlık dalavereler dönüyor, gece mahzenlerinde, bir sürü kelleler uçuyor olmalıdır.İspati Beyi’ni ben bir Bizans Prensine benzetirim? Bunlara kıyasla, Kupa Beyi daha bir bizden gibidir. Kupa Beyi herhalde Osmanlı Hanedanına mensup olmalı.Karo Beyi’ne gelince, bakınız, o bir Selçuk Sultanıdır. Çelebi, zarif, nazikÖ Aksi gibi, Tekel damgasını da hep onun üstüne vururlar. Buna rağmen öylesine asil ve kibar bir havası vardır ki, bu damga bile onu çirkinleştirmez, inadına daha bir açar, daha bir sevimli yapar. Öyle ki damgası olmayan bir Karo Beyi görsek, bayağı yadırgar, bir eksiklik duyarızÖ’Karikatürist Bahadır Baruter’in iskambil kağıtlı desenlerini gördünüz mü? Bu desenleri görür görmez Taner’in bu güzel öyküsü düştü zihnime. Bildiğiniz gibi Baruter’in desenleri ortalığı karıştırdı. Sanatçının değerlerimize saygısızlık ettiği yönünde eleştiriler var. Baruter, Radikal Gazetesi’nden Burcu Aktaş’a şöyle konuşmuş:“Evet, kartları internet ortamında ilk kez sergilediğimizde birtakım çevrelerden hakaret ve kınama yağdı. Kendilerine Ceddi Türk, nesli Türk Osmanlı torunlarıyız falan türünden isimler veren Osmanlı fanatiği milliyetçi lumpen çevrelerdi bunlar. Osmanlı’ya kutsallık atfedişlerindeki fanatizm onları inanılmaz tahammülsüz ve saldırgan kılmış. Günlerce ‘Osmanlı’nın yüce mirasından çek elini bre zındık, bre kafir’ türünden ya da ‘Senin ananı, bacını böcek yapsalar iyi mi olur?’ gibisinden sataşmalarla doldu yorum listeleri.”Değerli okurlar, sanatın ve bilimin bir tek değeri vardır: O da işaret ettiği hususun hakkını vererek ondan yeni bir değer husule getirmesi... Sevelim ya da sevmeyelim. Böyle olmasaydı insanlık tarihinde ne bilimin özgürlüğünden ne de sanatın özgünlüğünden bahsedebilirdikÖ Sanatçı ya da biliminsanı üzerine her ne damga vurulursa vurulsun destenin Karosudur. Klasik trajedilerde de aynı ekibin simgesel olarak koro işlevi gördüğü iddia edilebilir! Bilim deyince: Kadıköy Anadolu Lisesi’nden dönem arkadaşımız Yale Üniversitesi Beyin Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Murat Günel’in son buluşuyla yılın en iyi on buluşçusundan biri seçilmesi hepimizi çok gururlandırdı. Ancak İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ömrünü sanata vakfetmiş Prof. Dr. İhsan Derman Hoca’nın ve bölümünün maruz kaldığı son durum için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Devamını Oku