Soney.Cümlenin öznesi. Fiilse bakmak.Cümlenin aslı ise şu: Soney geriye dönerek donuk donuk baktı.Bir arabadaydı. Sevdalısı on saniye önce ağbisi tarafından öldürülmüştü.Muhtemelen o da on saniye süren bir bakışla bakacaktı ağbisine. Donmuş bir halde.On saniye nelere denk düşer hayatımızda? Pişmanlıkları çözebilir miyiz? Yeniden başlamaya karar verebilir miyiz? On saniyecik. En fazla bir pencere açabiliriz, bir kibrit ateşleyebiliriz, sigaradan bir duman çekebiliriz, bir şarkının girişini dinleyebilir ya da asırlar sürecek bir uykuya dalabiliriz.Soney baktı.O bakışın içinde geriye doğru saran bir şerit, filmlere yaraşan bir hız vardı. Öyle çok uzun, şatafatlı dönüm noktaları olanı içermesi de gerekmezdi o bakışın. Geriye döndü baktı. On saniye. Geriye döndüğü zaman ilk gördüğü neydi ki? Bir ağbi, bir katil, bir erkek, bir zavallı, bir öfke fukarası, korkulacak bir hayalet, herhangi biri, herhangi bir yüz, bir namlu? Kim? Bir, sıfır, son? Bu tanıdığı ağbisi midir? Kimi görür o bakışta Soney? Çocukluğun baharı mı, soğuk kışlarını mı ağbisinin geceye saklanan, gecenin sakladığı yüzünde, ne? Şaka yapıyorsun herhalde ağbi, pes! Böyle demek aklından geçebilir bir anda. Dünyanın bütün kurusıkıları dile gelebilir mi o zaman?Hayır.Bu ağbisinden gördüğü, işittiği en kötü fıkra olabilir. Bayat. Ağbisi gazetelerin cinayet sayfalarına konu olabilecek biçimde öldürmüştür Zekeriyasını. Ölümü hiç böyle düşünmüş müdür Soney?Bakar.Geçmişe, geçmişin içine saklanan tabulara, çocukluğuna, sevdasına, hepsine ve hiçbirine inanmayarak bakar o zaman. Hayatında gördüğü en ucuz gerçeğe: Yaşamın sıradanlığına. O zaman bir şeyler söylemek geçer mi aklından? Geçse de ne diyebilir? Dese de neyi değiştirebilir? Neyi engelleyebilir? On saniye sürmüştür hepsi. Bakar. Biraz önce birlikte oturup yedikleri yemeğe, içtiklerine, ailenin sesine, düğünlere, dinlere, farklılıklara, yazgıya, umutlara. Hangisi?Töreydi, kendinin olmadığı bir kurgunun kahramanıydı Soney, kurgunun adı kendi adına yazılmış bir kadın yazgısıydı.Soney geriye döndü ve gördü.Kendi gibi ölen bir sürü kadını, sevdanın ağbiler, babalarca çizilen haritasını.Soney geriye döndü, donuk donuk baktı.Gördüğü kendi ölümüydü.Ve ağbisi, namus bekçisi bütün ağbiler gibiydi. Hemen herkesi yapayalnız hissettiren bu donuk bakıştan öylesine ürktü, öylesine ürktü ki yapılabilecek tek şeyi yaptı: Soney’in başına bir el sıktı. Kısacık. Soney... Son.Not: Bu yazıyı Soney’le Zekeriya’nın aşkına ve elbette silah bulundurma yaşını 18’e indirmeyi düşünen TBMM Silah Alt Komisyonu’na ithaf ediyorum.
‘Hoş geldin bebek yaşama sırası sende’ demişti Nazım Hikmet, Zülfü Livaneli’nin de yorumladığı bir şiirinde; ‘İki yanımda iki polis, ellerim kelepçede,Beni bul beni bul anne’ demişti Ahmet Kaya bir şarkısında.Vakti zamanında gençleriyle, sanatçılarıyla kıyasıya mücadele etmiş sert bir toplumun yok saydığı insanlarıydı ikisi de. Ahmet Kaya’yı bir biçimde hatırlamak on yılımızı aldı, Nazım Hikmet’i yıllar, yıllar.Bellek. Onun her zaman bireye ait olduğu düşünülür. Ama şu da ortadadır ki bu bellek toplumsal olarak belirlenir. Aslında toplumlara yönelik bir bellekten bahsedemeyiz somut olarak ama genelgeçer olan şudur: Toplumlar insanların bellek yapılarını belirler. En kişisel saydığımız hatıralar bile aslında toplumların şekillendirmesiyle oluşur. Başkaları bize bir şeyler anlatır, onların anlamlı, önemli diye vurguladıklarını hatırlarız! Unuttuklarımızsa bu anlamın dışında kalanlardır. Bir adım daha ilerleyelim: Bellek yaşar çünkü umulanın tersine geçmişle değil yaşadığı anla sürekli iletişim halindedir. Bu iletişim durur ya da kaybolursa içinde bulunan gerçekliğin çehresi de değişir. Ve... Yine unuturuz. Ama... Hay aksi! Bazen toplumların unutamadıkları durumlar da söz konusu olur. O zaman başka bir mekanizma devreye girecek, unuttturmanın başka bir biçimi olan sistemin içine alma refleksi gelişecektir. Başka bir noktada, başka bir mutabakat haline gelecektir söz konusu kişiler, olaylar. Anın toplumsallıkla gerçekleştirdiği budur zihnimizde. Unutulmuyorsa, o iletişimin kodlarını değiştirmek ve yeniden oluşturmak. O kişiyi, o olayı kıymetten değer hanesine taşımak, kolektifleştirmek ve gerçek anlamını unutturmak. Che’nin tişörtleri kapış kapış satıldı, anahtarlıkları yapıldı. O artık herkesin benimsediği bir kişiydi. O kadar benimsendi ki bu surette geçmişte verdiği mücadele buharlaştırıldı. Toplumun onay verdiği bir masal kahramanı haline getirildi. Dilerim aynı şey Nazım Hikmet’in, Ahmet Kaya’nın ya da yıllarını kederle tüketmiş nicelerinin başına gelmez ve geçen gece Ahmet Kaya için düzenlenen kutlamanın içtenliğine bir gölge düşmez.Evet, umarım böyle bir hatırlayış olmaz onları hatırlayışımız...Olmasın... Olmasın da... Neden bu ülkede gençler polisten hâlâ dayak yiyor?Neden bebekler aynı şiddet yüzünden ana karnında ölüyor?
Türkiye’nin gelecek on yıl içersinde dünyada başı çeken ülkelerden biri olacağı ileri sürülüyor. Bu coğrafyada yaşayan bizlerin hemen her zaman içini hoplatan bir cümledir bu! İlk on ha! Bir zamanlar Japon mucizesine ereceğimiz ve ‘geleceğin’ ülkelerinden biri olacağımız söylendiğinde de heyecan duymadığımızı iddia edemeyiz. Benzer refleksler taşıdığımız aşikâr: Kimimiz ‘nerde, ilk on kim, biz kim!’ demekle haşır neşir, kimimizse ‘bu bir komplo, komplonun daniskası’ diyerek herdaim olduğu gibi bu sıralamayı entrikacı ülkelerin yaptığını ve Türkiye’nin kuyusunun kazıldığını savlamakla meşgul. Daha ermiş cümleler sarf edenler de var. ‘Bak Türkiye iyi yolda, tuzağa düşmeyelim’ diyenler. Ancak burada kafaları karıştıran husus, bu cümleler karşısında millet olarak duyduğumuz naif heyecan ya da bu tür cümlelere verdiğimiz kinayeli, dalgacı, şakacı üsluplar değil. Bu ‘ilk on’ hadisesinin hangi göstergelere referans verilerek söylendiği kesinlikle çok daha önemli. Açıkçası giderek anti-demokratikleşen, ataerkilliğe ve teksesliliğe tapınan, tutuculuğu kılıflara sokup çıkaran, dogmatik, kendi gibi olmayana tahammülsüz, bu uğurda gerçekleşmesi olası bütün şeffaflaşma hareketlerini derhal bertaraf etmeye meyilli bir dünya sistemi ve bu sistemin içersindeki ilk ondan bahsediyorsakÖ Hayır ilk onda olmanın hiçbir alemi yok!Gençlerin protestolarını ve bu protestoların yarattığı yıkıcı sonları izlerken sürekli olarak bu ‘ilk on’ mevzusunu düşünüp durdum. Gelecek on yılda egemen ülkeler gençlerinin seslerini dinleyecekler mi dersiniz? Gençlerini, kadınlarını, bünyelerindeki farklı kimliklerdeki insanları? Kuşkusuz çok kültürlülüğe vurgu yapacak, cinsler arası eşitliğe ve emeğe saygı duyduklarını hep söyleyecek , hatta bu uğurda anayasalarını tertipleyeceklerdir. Ama kazın ayağı hiç de böyle olmayacaktır. Hayır, hiç sanmıyorum. İşler biraz sıkışınca tüm bu grupları amatörlükle, dünyayı rahatsız etmekle, hatta iyi aile terbiyesi almamakla suçlayan, tek tip insan hayalini pompalayan ülkeler olacaktır onlar, başarıyı yakalamış şu zirvedeki ülkeler! Gelecekteki on yıl içersinde başı çeken ülkelerin arasına girmiş bir ülke düşünelim şimdi: Örneğin X’i! Orada bir sokak gösterisi. Bir eylem olacaktır ve hamile bir öğrenci karşılaştığı şiddet sonucunda bebeğini düşürecektir! Sonuç: Protestocu hamile öğrencinin, böylesi bir protestoyu niçin gerçekleştirdiği değil, hamileyken protestoya katılıp katılamayacağı tartışılacaktır. Bu akıllara ziyan bir tartışma olmayacaktır da sistemin işleyiş biçimi olacaktır. Öte yandan, örneğin ilk ona girmeyi başarmış bir ülke olan Y’de, yumurtalı bir öğrenci gösterisinin arkasından, fatura dekana ve rektöre çıkarılacaktır. Bu da sistemin bir işleyiş biçimi olacaktır. ‘İlkokuldan bu yana monolog telkinlerle ve özgüvensizlikle eğitilen bir kitlenin protestosu da böyle ciddiyetsiz olur işte’ denilecek ama buna karşın bu gençler hakkında ciddi soruşturmalar açılacaktır. Bu öğrencilerin diğer toplumsal konulara son derece haiz ve her şeye kadir protestocular olmaları da gerekmez; bu da onların ayrıca eleştirilmelerine yol açacak ama ne tuhaftır ki gelecekteki on yılın ilk ona girmiş olan ülkelerinden biri olan Z’de, üniversite okuyan bu gençler bulundukları okullardan atılacaklardır. Kısacası, protesto biçimi sorun arz etse de ‘Bu insanlar niçin rahatsız?’ sorusu en ihtimam gösterilmesi gereken soruyken olgunun ‘vay edepsizler’ noktasına taşınması da çok normal bir süreç olacaktır.‘Aman efendim dünya genel sıralamasında temel ölçütümüz toplumsal olaylar değil ekonomidir’ diyenlere gelince... Bugün dünyayı sadece para merceğinden gören insan topluluklarının yaratılması elbette rastlantısal değildir. Eğitimde de böyledir, gündelik yaşamda, medyada da... İnsan emeğinin bir mala indirgenmesi de tesadüf sayılamaz bu yüzden. Gelecekteki on yılın ülkelerinde gözünün yaşına bakmadan insanlar kapı önüne bırakılacaktır. Bilgiyi, dolayısıyla hiyerarşik düzenlerin mayasını elinde tutan şu güçlü ülkelerdir onlar... İlkeleri de bellidir: Her şey kazanç ve rekabet için olmalıdır!Kısaca bize yaramaz bu ilk on!
Yıllar önce bir sürü kadını bohçasına koyup Batman’a götürmüş, Batman’daki kadın intiharlarının nedenlerini yakından izleyebilme olanağını sunmuştu bizlere. Onu ilk kez orada tanıdım ve gerçekleştirdiği müthiş organizasyona, o geziye katılmış hemen herkes gibi ben de şapka çıkardım. Sonrasında aralıklı ama süreklilik ihtiva eden bir biçimde görüşmeye devam ettik. Kitaplar, dergiler, yazılar, radyo programları, paneller, Duygu Asena ödülü, Amargi, PEN Kadın Yazarlar Derneği, içilen çaylar, kahveler, şaraplar, arada küsmeler, barışmalar, kucaklaşmalar... Kopuk birçok anı birbirini izlese de bunlar içersinde en seçilebilir olanı bir yaz gününe ait. O, Yıldız Ramazanoğlu ve ben Çamlıca Tepesi’ndeyiz. Kahvaltı etmek için buluşmuşuz. Sonra İstanbul’u seyretmeye başlıyoruz. Kentin üzerindeki buhar öbekleri yoğunlaşmaya başlarken onun heyecanla bizlere Voltaire’in Kandid’ini anlattığını, anlatırken eline küçük bir sopa alıp toprağı eşelediğini hatırlıyorum. İyimserliğin ne kadar önemli olduğunu sürekli yineliyordu. ‘İnsan olacaksa, yaşayacaksa Kandid gibi olmalı, onun gibi yaşamalı’ diyordu. Sonra elindeki sopayı biraz daha toprakta dolaştırıyor ve kitabın en ünlü cümlelerinden birini, belki de en ünlüsünü tekrarlıyordu: ‘Bahçemize bakmak gerek!’Bahçe metaforuna pek düşkün biri olduğumdan bu küçük an kazınıp kalmış kafama. Bahçe olsa iyi, aynı şey bahçıvanlar için de geçerli! Polonya asıllı Amerikalı yazar Jerzy Kosinski’nin romanından beyaz perdeye aktarılan (Being There-Merhaba Dünya) ve Peter Sellers’ın bir bahçıvan rolünde karşımıza çıkıp ‘Yaşam bir düşün biçimidir’ derkenki o halini de şu ara çok sık hatırlayıp duruyorum. Kısaca bizler yaşama nasıl bakıyorsak yaşam odur bizler için. O düşünce silsilesi içersinde bir insanı, yaşamı, dünyayı nasıl görmek ve yaşamak istiyorsak aslında oyuzdur ve bakmayın siz, aslında, yaşam da o’dur. Ama... Bazen iyimserliğin, bazen düşünce biçimlerinin yetmediği, iyimserliği rafa kaldırmamızı dayatan anlara denk düşebilir yolumuz. İşte o zaman ne yapacağız? O zaman yeniden yollara düşeceğiz, yeniden başlayacağız, yeniden anlatacağız, ‘yeniden’ deyip zinde bir nefes alıp, içimizi arındırıp, sonra o yorgun nefesi vereceğiz. Pınar Selek, iki kere beraat ettiği davada, yaşamın bir düşün biçimi değil, bir dayatma biçimine dönüştürüldüğü noktada, bekliyor. Ama biliyorum ki onun bekleyişi Kandid’in bekleyişi. Bu akşam saat 19’da Garaj İstanbul’da onunla ilgili, ona ithaf edilmiş bir oyun sergilenecek. Yönetmenliğini Mehmet Atak’ın yaptığı Masal Pınarı adlı bu oyunda birçok insanın emeği var. Akasya Asıltürkmen, Aslı İçözü, Ayça Damgacı, Ayşe Lebriz, Ayten Uncuoğlu, Berfin Zenderlioğlu, Defne Halman, Esmeray, Ezgi Mola, Gülsüm Soydan, Sanem Öge, Kenan Işık, Lale Mansur, Nihal Koldaş, Rüçhan Çalışkur Serra Yılmaz, Süreyya Güzel, Şebnem Bozoklu, Tilbe Saran, Tülay Günal, Yeşim Büber, Yeşim Özsoy, Işık Yenersu...“Bu hayatı bir masal gibi yaşamak istiyorum. Tabii mutlu sonla biten bir masal...” demişti Pınar. Umarım bundan sonrasında öyle olur.
Wikileaks yaşamımızı değiştirdi. Gerçekten artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Bu iyi mi kötü mü diye sormak yerine bundan böyle değişecek olanın ne olacağı üzerine kafa yormak daha anlamlı geliyor bana. Bilinen bir gerçek var ki bilgiye sahip olanlarla bu bilgiyi teknolojik olarak dağıtanlar aynı görüşte değilmiş! Kısacası çağlarboyu bilinen o gerçek yineleniyor: İş, işveren ve işi üretenler arasındaki fark. Ancak işin rengi biraz daha değişik günümüzde. Olgunun bu boyutuna odaklanırsak vakti zamanında iki düşünürün ayrıkotlarını örnekleyerek çizdiği bir tabloya yeniden bakmak elzem oluyor. Bu tabloya bakarken büyümeyi ve gelişmenin ne olduğunu tekrar düşünebiliriz. Diyelim ki bir bahçeniz var, bahçenizde de çiçekler ve ağaçlar. Bu bahçeye cennet bahçesi, huri yuvası, Ali Baba’nın çiftliği, masonlar locası, dünyayı yönetenler, ne dersek diyelim. Bahçemizdeki ağaçlar köklerinden aldıkları iman ve yaşam refleksiyle dikine doğru büyüyeceklerdir. Başka türlü büyümeler de vardır aslında. Bir gün işyerinizden birisi karşınıza çıkar ve bir çalışma raporu önünüze serer. Der ki bu yılki çalışma grafiğimiz pek iyi, dikine doğru gidiyor. Geçen seneki haline göre çok çok iyi. Sonra size geçen seneki grafiği gösterir. Ordada ok aşağı doğru inmektedir. Bu durum bahçedeki çiçek ve ağaçların gelişmesiyle -ya da gelişememesiyle- aynıdır aslında: Bir ağacın gövdesi, kökü biçiminde de düşünebilirsiniz her şeyi. Gövde işyeriniz, işyerinizin verimidir. Üstelik sadece işyerleri değil, hemen her şey bundan nasiplenmiştir.AmaÖ Ama bazen gövdeler değişebilir. Gövde yapısı, gövdelerin işleyiş ve gelişme biçimi. Dikine gelişmek yerine enine gelişir işler. Asıl fark buradır zaten! Yani rizomlar gibi, yani kök-gövdeli ayrıkotları gibi. Dikine dikine değil de yatay olarak büyürler. Güzel bahçe tehdit altındadır! İş verimi tehdit altındadır. Ve dünya tekinsiz bir yerdir artık. Ayrıkotları yan kollarıyla tel örgülerle çevrili, 24 saat kameralarla gözlenen bahçeyi sararken kökgövdeleriyle yatay olarak ilerler ve şaşalı bahçeyi yerlebir ederler. O kadar hızlı bir biçimde çoğalırlar ki bahçıvansanız kafayı yememeniz mümkün değildir! Zira ayrıkotları bir kere bir bahçeye girmeye görsün; bir daha kolay kolay gitmezler. Bu yüzden internet sitesi Wikileaks’in kâr amacı gütmeyen bir medya kuruluşu oluşunu, halka doğru, önemli gizli haber ve bilgileri, ayrıkotlarının serpilmesini anıştırır biçimde sızdırmasını önemli buluyorum. Dünyanın hemen her yerinde gönüllü kaynakları olduğunu söylüyorlar. Kısaca dünyanın bahçesine dalmışlar ve gizliliğin yarattığı hiyerarşiyi deşifre ederek yollarına devam edecekler. Diyelim ki bu sefer tutmadı ama kolay kolay vazgeçmeyeceklerdir!Wikileaks’in çizdiği bu tabloyu 11 Eylül’le kıyaslayanlar da oldu. Yayılma biçimleri aynı kök-gövde yapısına sahip olsa da , El Kaidecilerin Wikileaks ekibinden felsefi olarak daha farklı bir çizgide olduğunu söyleyebiliriz. Tam da burada terör nedir sorusuna cevap ararken sorumluluk ve özgürlük nedir sorusuna cevap aramak da bir o kadar önemli galiba. Dünyaya karşı sorumluluğumuz nedir sorusuna bir cevap aramak. Sorumlulukla birlikte sevgi, dikkat, ilgi ve özeni gösterebilmek mümkünse, orada özgürlük vaadi vardır zaten. Dileyelim ki Wikileaks ekibi ‘istediğin her şeyi yapmak özgürlük değildir’ fikriyle yayılsın dünyamıza. Tıpkı ayrıkotları gibi yaşamsever bir mantıkla toprağa kök salsınlar; bağnaz kötülüğe ve habisleşmiş tavırlara karşı kazanılacak olan özgürlük vaadinin dünya için devasa bir sorumluluk olduğunu bilerek...
Böyle sorar Cemal Süreya. Satırlarsa şöyle devam eder: “Benim bir kere öldü kör oldum; Yıkadılar aldılar götürdüler; Babamdan ummazdım bunu kör oldum.”DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in kızı Nilgün Türkler... Bu cesaret küpü kadının demir iradesini ne zaman karşımda görsem Cemal Süreya’nın bu şiiri düşüyor aklıma hep. “Benim bir kere öldü içim kavruldu” diyor bu kadının bakışları. “Katili gördüm” diyor. “Katilin yüzüne baktım, onu tanıdım. Sizin hiç babanız öldü mü soğuk kurşunlarla, yanı başınızda? Benimkisi öldü, onu tutamadım, kayıp gitti yanımda...”Sahi sizin babanız hiç öldü mü arkadaşlar, siz henüz 19 yaşındayken? Böylesi bir cinayeti gözleriniz seçebildi mi? Babanıza kurşun yağdıranla göz göze geldiniz mi hiç, cinayeti gördünüz mü; babanızın katilini? O adamın yıllarca kaçmasına göz yumulmasına yüreğinize taş basarak tanıklık ettiniz mi? Mahkemenin beraatlerine? Babanızı öldürenlerin salıverilmesini kendinize nasıl anlatırdınız? Hiç ağlamamaya yemin ettiniz mi? Yıllar bu katli umursamadan geçip gitti mi yaşamınızdan? Sizin hiç babanız öldü mü bir yaz günü evinizin önünde kurşunlarla?Nilgün Türkler insanda “vicdan nerede”yi bir kez daha hatırlatacak o soruyu soruyor bizlere: “Kasıtlı olarak zaman aşımına uğratanlar rahat uyuyacak mı?” Zaman aşımı... Şimdi böyle diyorlar size. Zaman öyle bir geçer ki diyorlar... Pes! Babanızın katledilmesinin zaman aşımı olur mu? Zamanın bile affedemediği gerçekler vardır! Ülkesindeki eşitlik için delicesine çırpınan bir adamın bedeninin son kıpırtılarına tanıklık ettiniz mi evladı olarak? O anın yanık hayali zihninizden kopup gider miydi dersiniz? O yaralı bitiş, o paramparça son? Demokrasi, hak, hukuk... Hepsinden vazgeçtim. Sadece o anın, o deli, meczup, lime lime anın faili olanların, bu kefareti ödemeleri gerekmiyor mu sizce? Üstelik artık bu, bir sendikacının, bir babanın kanının yerde kalması sorunu değildir sadece. Bu aynı zamanda bir evlada, geri kalan yaşamını huzur içinde geçirebilmesi için, ondan çalınmış tüm zamanlar adına iade edilecek ilahi adalet borcudur da. Kefaretin zaman aşımı olmaz!
Böyleydi değil mi o cümle? “Gün gelir, o kalemler kırılır, kırarlar o yazdığınız kalemi.”Gazeteci yazar Balçiçek İlter’e söylenmiş bir cümleydi bu. Her ne kadar söylenmediği iddia edilse de, söylenmemiş bir söz üzerinden İlter’in bir yazı kaleme alacağını sanmıyorum. Kaldı ki karşı tarafın üslubu bu cümleye gelene kadar o kadar tanıdık ve aynı oranda o kadar itici ki insana “Biz bu senaryoyu biliyoruz” dedirtiyor.Türkiye’nin ve dünyanın giderek muhafazakârlaşan şartlarını ve genel gidişatını düşündüğümüzde birçok okur için kolayca es geçilebilecek, unutulabilecek bir cümledir bu. Sadece o cümle de değil; o cümle ve yarattığı hale! Hatta zorlanırsa, buradan dizilerdeki yapay kahkaha ritüeline eş mükemmel espriler de üretilebilir: “Ne yani tanıdığımız küçük kızlara küçük o. diye takılamayacak mıyız bundan sonra hahaha... Ne yani ‘küçük o’ dediysek ‘büyük o’yu kastetmedik ya hahaha...”Hahaha... Kısaca yaşadığımız birçok dramatik vakada karşımıza çıktığı gibi. O sarfedilen cümleye gelene kadarki süreç bir yana, ona benzer cümleleri ve onların arkasında yatanı keşfettiğinizdeyse yedi sülalenize küfür edilmiş gibi hissedersiniz kendinizi. O cümlenin etrafında şiddet vardır, maçoluk vardır, sansür vardır. Üstelik bu maçoluk dehşetle tanık olduğumuz şekillerde kendini meşru kılmanın yollarını aramakta, her türlü alanı kendi alanı belleyerek ortalıkta boy göstermeye devam etmektedir.Bana öyle geliyor ki ayan beyan iktidar dilidir bu ve giderek kurumsallaşan, kurumsallaşması onaylanan bir şiddete dönüşmektedir. Sindirmek, baskı altına almak ve sansürlemek eğilimi had safhadadır bu dilde.“Madem benim gibi değilsin, demek benim gibi düşünmüyorsun, demek benden yana değilsin; o halde sen yoksun” diyen bir dildir bu. Görsek de görmesek de bu dilin varlığı, nasıl söylesem, toplumsal bir alarmdır, evet. (Bunun toplumsal hallerinden biri olarak bkz. en son yaşanan Naipaul trajedisi.)Bir sürü yazı kaleme alındı bu konuda, detayları tartışmayacağım. Ancak özellikle bu cümlede koptuğumu da saklamayacağım! Çünkü eline kalemi almaya cesaret edebilmiş bir kadına söylenebilecek en son sözlerden birisidir o kadının kalemini kırmak. Çünkü o kalemle yazılan sözlerdir yeri geldiğinde bir kadının gerçek özgürlüğü, özgünlüğü ve yaşama sunduğu vaat. O yüzden herkes dikkatli olmak durumundadır...Hâlâ ummak istiyorum ki bu cümle sarf edilmemiş olsun!Son olarak, bu türden bir üsluba misilleme yapmak filan gerekmez. Zira bu, karşı gücü daha da azdıran bir tepkidir. Kısaca “Sen beni yok sayarsan ben de seni yok sayarım”la bitecek iş değildir. Bu işin hem araçlarını hem de kendine “ilke” belirlediği hedefleri tümden reddetmek yapılabilecek en temiz iştir. En temiz iştir de... Bunun için yan yana durabilmek gerekir.
Karaköy’den kalkan vapur yalpalaya yalpalaya Haydarpaşa sahiline yanaşmıştı. Açıkta oturuyorduk. Yol boyunca onu fark etmemiştim, ne zaman karşıma geçip oturmuştu ondan bile emin değildim. Oysa fark edilmeyecek bir tip değildi. Tuhaftı. Gençten bir yüzü vardı ama eskimişti. Dahası da var: Saçları ve kirpikleri yoluk yoluktu, bedeninin her tarafı yara bere içindeydi, ayakları da perişandı. Üzerindeki giysiler de tuhaftı. Korkarım ki onlar da yanmıştı. Hatta yer yer küllenmişti giysileri. Vapurdan inerken ‘eve gitme zamanı!’ demişti. Onun bir tren yolcusu olduğunu düşünmüştüm. O sırada karla karışık bir yağmur vardı tepemizde. Gençliğimize değemeyecek, yine de o uğurda insanı buruk anlara sürükleyebilecek bir yağmurdu bu. Bedeni, Haydarpaşa’nın taşlara sarılmış görkemli ruhu içinde eridiğinde nedense arkasından duyduğum hüzün de kaybolmuştu. Sanki onu tanıdık birine emanet etmiştim. Filmlerdeki merdivenlerin ve merdivenler eşliğindeki tahta bavulların bu duyguda ne kadar etkisi vardı bilmiyorum. Haydarpaşa’nın sığınılacak bir liman olduğundan adım kadar emindim. Arkasından ‘Keşke adını sorsaydım’ diye düşündüm ama çok geçti. Yanık Külkedisi diye gülümsemiş de olabilirim. Bir müddet kızın yalnızlığını, garipliğini hafızamda tutmaya çalıştım ama sonra büyümek galip geldi ve onu unuttum! Ama işin aslı hayat böyle değil. O unutmazsa unutmuyor! Bir iki ay kadar önceydi. Garın otel olup olmayacağı tartışmalarından, ödeneklerden, bu konudaki dedikodulardan bezenlerden biriydim. Birçok İstanbullu gibi bu yüzden yastaydım! Paranın tek geçerli dil olamayacağı zamanlar ve mekanlar vardır. Haydarpaşa Garı da bunlardan biriydi. Ve bunun bazıları tarafından anlaşılması gerekiyordu. Bunları düşünürken Haydarpaşa’ya yanaşan bir vapurun yolcusuydum yine. Bu kez parlak bir güneş vardı tepemde. Işık ya da onun oyunları diyebilirsiniz: O sırada onu gördüm. Yıllar öncesinin o tuhaf giysileri içindeydi! Yaş merakı öldürürüyor bunu biliyordum ama hayaletler konusunda zihnim iz sürebilecek haldeydi. Vapurdan apar topar indim. Garın sütunları arasında bir görünüp bir kayboluyordu. Gar meyhanesinin oraya saptığını görünce ben de arkasından oraya doğru seyirttim. Ama boş hayallere kapılmışım! Yoktu.Binadan çıkıp tekrar deniz kenarına indim. Yok. Sağa sola sordum, kimse bilmiyor. Hayalet avcısı diye kendimle dalga geçmeye başladım. Güz güneşi gözümü alıp duruyordu. Sonra bir şey oldu, öyle derler ya, sanki bir güç kafamı kaldırdı ve bana çatıyı gösterdi. Oradaydı işte. TCDD’nin iri levhasının hemen orada! Ta tepede, çatıda... Bana mı öyle geldi, tam olarak emin değilim, ‘merak etme ben idare ediyorum’ der gibi bir hali vardı. İşte o zaman onun Haydarpaşa Garı’nın koruyucu meleği olduğunu anladım...