Gerçekten ürküyorum yaşasın reytingler!

3 Ekim 2010

1- Bundan 7 yıl önce 12 yaşındayken 31 kişinin tecavüzüne uğrayan NÇ’nin davasında, aralarında kamu görevlilerinin de bulunduğu 28 sanık, 8 ay ile 9 yıl arası hapis cezasına çarptırıldı. Mardin Birinci Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya tutuksuz yargılanan sanıklar katılmadı. Mahkeme, sanık avukatlarının esas hakkında savunmalarını aldıktan sonra, 4 sanık hakkında beraat kararı verdi. Bir sanığın dava dosyası da akli dengesinin yerinde olup olmadığının belirlenmesi için ayrıldı. 2 sanık da 9’ar yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tam 7 yıl sonra... 8 ayla 9 yıl arası bir cezadan bahsediyoruz. Böylece adalet yerini bulmuş mu oldu? Yaşamın adaleti bu mu? Yaşamın adaletinden vazgeçtik, hukukun adaletten anladığı bu mu? Basın bu konuya yeterince eğilecek mi dersiniz?Hiç sanmıyorum... 2- Konumuz aşk... Seyirci yükünü toplayan “derin” kadın programlarından birinde, aralarında kalp panosu, panonun bir ucunda bir erkek öteki ucunda bir kadın, sunucunun yönlendirmeleriyle hayat yolunda önemli adımlar atmak üzereler. Bir tür görücü usülü izdivaç! Sunucu da çöpçatan rolünde. Ortada böyle bir durum olmasa da öyleymiş gibi yapıyorlar. Derken canlı bir bağlantı gerçekleşiyor. Araya adamın mağdur bıraktığı karısı ve oğlu. Oğlu adamdan para istiyor. Bu arada herkes ekran başında olup biteni merakla izliyor. Adam “param olsa bir kuruma bağışlardım” diyor.Bunun üzerine panonun öteki tarafında duran, bekleyen kadın ne sunucuya ne de canlı yayına riayet etmeksizin adamın bulunduğu bölmeye geçiyor ve adamın suratına tükürüp stüdyoyu terk ediyor. Ekran aşkı, ihaneti, intikamı, hepsi bir arada...Ertesi gün bütün gazetelerin internet sayfalarında bu müthiş final.Adalet yerini buluyor: Program izlenme rekorları kırıyor.Stüdyoyu terk eden kadın bu oyuna nasıl alet edildiğinin farkında mı? Yoksa bir sonraki kadın programlarından birine “halkın adalet sesi” türünden bir jüri üyesi olarak davet edilmeyi mi bekliyor?Medyayı bu konuda takip etmeli...3- Tam bunlar kafamdan geçerken bir mektup düşüyor posta kutuma. MTM’nin yani Medya Takip Merkezi’nin araştırması... 49 yerli diziden bahsediyor.Aşk, ihanet, intikam, töre gibi çeşitli konularıyla, televizyon izleyicilerinin karşısına çıkan dizilerle ilgili bir araştırma bu. 1-26 Eylül tarihleri arasında, gazete, dergi ve haber sitelerindeki haber takibi sonuçlarından derlenen araştırma raporuna göre, yeni sezonda medyanın en yoğun ilgi gösterdiği yerli dizi Ezel. Yeni oyuncularla popülaritesi daha da artan diziyle ilgili yapılan haber sayısı 1.314. Araştırma süresince toplam 39 farklı köşe yazarının köşesine konuk olan Ezel, bu köşe yazarları tarafından 70 kez kaleme alınmış.MTM’nin aynı araştırma raporuna göre, “Fatmagül’ün Suçu Ne?” ikinci sırada yer almış. Aynen aktarıyorum:“Kanal D’nin geçen sezon Aşk-ı Memnu dizisinin yayın günü ve saatinde ekranlara getirdiği ve yine aynı dizinin popüler oyuncusunun başrolünde oynadığı ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ dizisi, beklenen patlamayı yaptı. En çok izlenen yerli diziler arasında üst sıralarda yerini alan ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ tecavüz sahnesinin uzun tutulması ve çocukların ekran başında olduğu saatte yayınlanması nedeniyle eleştiri oklarının hedefi haline geldi. Ancak bu tartışmalar, diziye ilgiyi daha da artırdı. 26 günlük süreçte toplam 1.406 haber/yazıya konu edilen ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ dizisine en büyük ilgi ise internet medyasından ve sosyal medyadan geldi. ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ 66 köşe yazarına, 96 kez konu oldu...”Aşk, ihanet, intikam, töre... Bir de buna cinayeti eklemeli elbette. Türkiye’de en çok ayağımızın tökezlediği konular. Gerçeğiyle değil temsiliyle yüzleşme halinin rehavetiyle yaşayacağımız, yaşatacağımız ve bu uğurda ekran önünde “ölüp ölüp dirileceğimiz” kurgular. Bu işte “gerçekten” altta kalanın canı çıkmış; kimin umurunda!

Devamını Oku

Tophane’deki resim

26 Eylül 2010

Gazetelerimiz Tophane’de yaşanan talihsiz olayı büyük puntolarla veriyor, televizyonlar gerekeni yapıyor. İçler acısı sahneler var karşımızda. Bir gazete ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satmayın’ diyen muhafazakâr görünümlü bir kişiyi manşetten veriyor. Toplumdaki kutuplaşmanın altı bu surette çizilmiş mi oluyor? Emin değilim.Kafamın içinde o sözcük sürekli dolaşıyor: Salyangozsalyangozsalyangoz... Yabancı, uzak durulması gereken ‘bizden olmayan’ tuhaf yaratık ve onun satıcıları, yani sanatçılar! Salyangozsevenler...Gerçekten bu yaşananları ‘gericiler’le ‘ilericiler’ arasındaki bir kutuplaşma sayılabilir miyiz? Ya da daha farklı söyleyecek olursak ‘yüksek kültür’le ‘halkın kültürü’ arasındaki bir çekişme? Bunun için biraz geçmişe dönmek gerekiyor. Hayır bu farkın belirginleştiği Tanzimat dönemine kadar değil! Sadece 1980’li yıllara.O yıllarda Meral Özbek, Orhan Gencebay üzerine şahane bir kitap yazmıştı. 1970’li 80’li yıllarda Gencebay’ın müziği, ‘arabesk müzik’ olarak tanımlanır, minibüs şoförlerinin ahvahlarıyla özdeşleştirilirdi. Oysa o müzikte sadece sözler değil, bir ses, bu sesle birlikte anlaşılmamanın, itilip kakılmanın başkaldırısı da mevcuttu, bu ses yaşama karşı bir isyandı. Geleneksel solun anlamakta zorlandığı bir karşı duruştu bu o zamanlar. Yüzü Batı’ya dönük, yüzü Batı’dan beslenen bir modernleşmeyle pek de seçilebilecek bir ses değildi. 80’li yıllardan sonra Türkiye’nin altından çok sular aktı. Türkiye bir köprüydü ama ünlü şarkıdaki gibi belalı suların üstünde inşa edilmiş bir köprüydü. Tam işler dengelenmekte diye düşünürken bu kez karşımıza mahalle baskısı çıktı! Muhafazakârlığın kendi gibi düşünmediğini farz ettiği insan, kurum ve yapılara karşı kurduğu baskıydı bu! Kısacası ‘geleneksel anlamda Müslüman olmayan’ ve ‘salyangoz satan insanlara’ yönelik o basınç. Son yıllarda zıvanadan çıkmış popülist politikaların böylesi kutuplaşmaları daha da pekiştirdiğini biliyoruz. Siyasetten topluma yayılan mahalle baskısı gerçeği bir görüntü yanılsaması değildir ne yazık ki! Tophane de bunun bir örneği. Ama tek tek insanları, bir mahalleyi, bir grubu suçlayarak kurtulabilir miyiz bundan? Medya dert yanıyor. Salyangozsalyangozsalyangoz! Peki. Ancak aynı yayın organlarının eğitim, sanat ve kültür için verdikleri mücadeleye de bakmak gerekmiyor mu? Bugüne kadar hangi gazete bir resim sergisini, bestseller olmayan bir kitabı, kendi halinde ama muhteşem bir konseri, talihsiz ölümüyle değil sanatıyla öne çıkarabileceği aşikâr bir arp sanatçısını, bir seramikçiyi, bir heykeltraşı, gişe yapmayan bir sanat filminin yönetmenini, afili laflarla değil sahnede sergilediği oyunla göz kamaştıran bir tiyatrocuyu, bir operayı, bir baleyi manşete taşıdı ve sanatı yaşamın bir parçası olarak gösterdi? Bugün halka en ucuzundan ulaştığını iddia eden birçok gazetenin kültür ve sanat sayfası yok. Bu sayfalar ataletin temsilcisi oldukları düşünülerek ortadan kaldırıldılar herhalde! Ataletin temsilcisi olmadıkları farz edilen reyting yükünü tutan kadın programları, yarışma programlarına bakalım bir de... Hangisinde sanatın adı geçiyor, bir resim sergisi anılıyor, bir konserden bahsediliyor? Sanatı, sanatın sunduğu açılımı recycled-salyangoz haline getiren kimler, ortadaki dinamikleri iyi seçmek gerekiyor galiba. Kısaca Tophane’deki resim hızla okunup geçilecek şipşak bir resim değil. Hepimize bugünkü öksüzlüğümüzü anlatıyor.

Devamını Oku

Dikkat tecavüz geliyor!

20 Eylül 2010

Konumuz “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı dizide reyting rekoru kıran tecavüz sahnesi.İlk etapta tecavüzü tartışabileceğimiz hususları düşünelim.Tecavüz başlığı altında kadınlara uygulanan şiddet ve tecavüzü mü ele almalıyız, kısaca konuyu kadınlar üzerinde mi odaklandırmalıyız, yoksa tecavüz eden erkeklerin yetişme ve onu uygulama kurgularında mı, kısaca erkekler üzerinde mi?Tecavüz üzerine araştırmalar yapan Diana Scully adlı bir akademisyen var. Dediğine göre tecavüz vakalarında dikkati kurban kadınlar üzerinde yoğunlaştırmak buradaki erkek cinsel şiddetini görmezden gelmek anlamına gelebilir. Neden derseniz konunun kadınlar üzerinde yoğunlaşması “kimbilir kadın neler yapmıştır?” sorusunu sordurabilecek noktaya vardırabilir; ki bunun yakın bir örneğini direkt bir tecavüz vakası olmasa da Münevver Karabulut cinayetinde yarı resmi beyanlara tercüman olan o feci üslupta görmüştük. “Kızını dövmeyen dizini döver” tarzında bir açıklama gelmişti bir ara, bir karambolde! Özetle, erkek şiddeti ve bu şiddetin istismarı birinci elden sahneye koyulmadığı, ifşa edilmediği müddetçe tecavüz ya da zina, kadınların bir kez daha kurban edilişleri anlamına gelebilirdi! Dahası, tecavüzün erkeklerin sorunu olmaktan çok kadınların sorunu olduğu izlenimi yaratılabilirdi! Ki tecavüzün yüzde doksan dokuzunun kadınların sorunu olmadığını biliyoruz.Bakın Scully ne diyor: “Kadınlar cinsel şiddet kullanan erkeklerle aynı gerçeği paylaşmadıkları için kendilerine tecavüz eden erkeklerin dürtülerini ve gerekçelerini açıklayamazlar. Böyle bir içgörü ancak tecavüz eden erkeklerin toplumsal kurgularına müdahale etmekle ve bu kurguyu eleştirel gözle incelemekle elde edilebilir.” Elbette bunu “kızını dövmeyen dizini döver” yaklaşımında bulunanlar için de formüle etmek iyi olurdu.Gelelim “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı diziye ve reyting arbedesine ya da tecavüzle reyting arasında kurduğum ilişkiye. Sizce o tecavüz sahnesinin bu kadar yüksek izlenme oranının nedeni nedir? Bu noktada özneyi Beren Saat olarak mı, Fatmagül olarak mı, yoksa herhangi bir kız olarak mı alıp incelememiz gerekiyor? Ha hemen söyleyeyim: Sanatın elbette ayıbı yoktur. Sanata engel getirilemez. Ancak dizilerin çoğunda sanatın özü değil reytingin özü temeldir. Ve bu özde de sistemin maço sesi, bu maço sesi pekiştirme esası ve sistemin erkek şiddetinden yana olan istismar mekanizmaları işlemektedir ne yazık ki! Bu açıdan bakıldığında reyting kaygısını kendi halindeki yaşamlarımıza yönelik bir tür tecavüz girişimi olarak da algılıyorum. Ki bu ayrı bir yazının konusu. Gelelim Fatmagül’deki başrol oyuncusuyla cisimleştirilmeye çalışılan tecavüz sahnesineÖ Bu dizide kurban edilen sadece yazar Vedat Türkali’nin Fatmagül’ü değildir. Aynı zamanda billboardlardaki tek atımlık çıtır sloganının hemen yanında karşımıza çıkan cinselliği türetilmiş bir kadındır da, kurban. Adı muhtemelen hâlâ Bihter’dir. Burada reyting uğruna ortaya konan şiddet ve bu şiddetin istismarı ilk elden tespit edilemediği müddetçe bu oyun devam edip gidecektir. Her nasılsa alan memnundur (ki bu her nasılsa bölümü epey önemli) ve elbette satan da (ticarette her yol meşru mudur?)Bu konudaki görüşlerinizi merakla bekliyorum. Bu reyting meselesi ciddi olarak kafamı kurcalıyor. Bakarsınız farklı bir araştırmaya önayak oluruz hep birlikte.

Devamını Oku

Dört Gün

13 Eylül 2010

Bayramın ilk günü eşim Ruşen Çakır’la birlikte Sapanca gölünün kenarındaydık. Son iki-üç aydır bu kadar sakin olduğumuz az zamanımız oldu. Türkiye, anayasa kazanı içersinde freni patlamış bir kamyon gibi hızla bugünlere geliverdi. Tansiyonumuz yükseldi. Oysa hepimizin içinde büyüyeceği, yaşayacağı, soluklanacağı bir anayasa tasarısı olmalıydı bu. Göle baktım; üzerinde hafif çırpıntılar. Geniş su parçalarının hikmeti budur diye düşündüm: Dalgalanmalara, gelgitlere izin verir, onlarla vardır. Gölün insana huzur veren büyüsüne bir süre takılıp kaldım, bu yüzden. Bayramın ikinci günü. Hakkari’den yeni, ağır haberler geldi.13 yaşındaki Vedat Turan Hakkari’de çıkan çatışmada ağır yara aldı. O sırada bayram şekeri topluyordu! Bizler Anayasa’nın 26 maddelik paketini tartışmakla haşır neşirken... Sudaki mercan birikintileri gibi oradan oraya savrulurken bu ülkede gencecik bir çocuk, bir başka fidan daha, bir hiç uğruna hayat ve ölüm denkleminin narin çizgisine çekiliverdi. Bir uzman çavuş havaya silah atarken her nedense havadan pike yapıp yere kapaklanıveren bir mermi 13 yaşındaki bir çocuğa kaza ile çarpıvermişti. Bizler Anayasa’nın evet ve hayırlarıyla boğuşurken tam da bu topraklarda, hak ve özgürlüklerin ihlalinin daniskasının yaşandığı bir bölgede, Hakkari’de, bir çocuk kaldırımın taşlarına yığılıverdi. Şeker Bayramı’nda bir uzman çavuş neden silahına sarılır? Bir bayramda neden arbede yaşanır? Silahtan önceki sözlere ne olmuştur? O sözler ne zaman inandırıcılığını ve insanı sahneden itelemiştir de yerine beter maskeler devreye sokulmuş, bir öbek kan, kurumuş, sahibinin yalnızlığı gibi kaldırım taşlarında durmuştur? Hızlı hızlı not aldım defterime: Bu ülkede hiçbir genç, hiçbir çocuk bu kirli savaşın fitneyle lekelenmiş adaletini hak etmiyor. O kirli savaşın adaleti bu savaştan yeni iktidarlar üretmeye çalışanların olsun.Bayramın üçüncü günü: Basketbol millilerimizin başarısı tavan yaptı. Bu başarı bize bu ülkede istenirse her şeyin iyi yapılabileceğini gösteriyordu. Ama içim buruktu. Hiçbir bayram hiçbir çocuğa Vedat’a yaptıklarını yapmamalıydı. 12 Eylül sabahı: Saat 8. Otuz yıl öncesine denk, bulutlu bir hava vardı. Öyle hatırlıyordum. Sandık başındaki sırada bir edebiyat öğretmeniyle lafladık. ‘Dertliyim’ dedi. ‘Bu ülke ne zaman toparlanacak? Bugün Türkiye’de yaşananlara demokrasi diyemeyiz.’ Haklıydı. Demokrasiyle zorlu bir sınav vermek durumundaydık. Ama sadece ait olduğumuz grup, sınıf, bölge, geçmiş için değil. Kendimiz gibi olmayanlar için de. Belki de özellikle onlar için. Bugün Türkiye’de verildiği söylenen demokrasi mücadelesi yalnız kendine benzeyenlerle yanyana durabilme, kendine alan açıp onu elinde tutabilme mücadelesidir. Ki bunun adı demokrasi falan değildir. Bir gölün içindeki ve dışındakileri kapsayıcılığındaki sadelik, enginlik değil olsa olsa freni patlamış kamyonun içindeki debelenme halidir bu. İktidarda olanın kendi gibi olmayanı yok sayması... Ya da iktidar olmayanların iktidara gelme ve kendi ötekilerini yaratma özlemi.Otuz yıldır farklı aktörlerle yaşadığımız bayat senaryo budur. Otuz yıldır değişmesini özlediğimiz, beklediğimiz asıl bu.

Devamını Oku

12 Eylül’den bize kalanlar, kalacaklar

5 Eylül 2010

12 Eylül, sayısız genç insanın ardından, ONLAR NİÇİN ÖLDÜRÜLDÜ, geride kalanlara çatılacak bir üniforma ruhunun adıydı. Önlük, forma, deli gömleği, ne derseniz deyin. Genleriyle oynanması suretiyle yazgısına sadık, gölgesinden bile korkan tek tip insan demekti... Öte yandan zevzeklik, şaibe ve iktidardakilerin saltanatıyla Türkiye gibi engebeli bir arazide ‘o iktidardakilere yakınsan, taparsan abad olursun’ mantığıydı. Emeğin ve işin kıymetinin neredeyse sıfırlanması, taktik ve strateji oyunlarının hayata geçmesi, parası ve mevkisi olan en güçlüdür demekti 12 Eylül. O gün 30 yıldır bizimleydi ve gideceğe de benzemiyordu. Ruhumuzdaki üniformaydı o, bir hayat prangası, tutsaklığın daniskası. Onu giydik.Yıl 1980’lerdi. Beyaz Türklük modaydı. Cemaat ruhunun filizlenmesi, ithal mallar da. Unutmak, bellek kaybı, faili meçhuller de... Ama biz giymiştik ‘Made in 12 Eylül’ üniformasını bir kez. Bu üniformada neler yoktu ki! Yaşadıklarımızı anlayabilmeyi ve eleştirebilmeyi yokeden saydam duvarlar, engeller kadar zamanın tüm hoyratlığı da; zamana tescillenen vurdumduymazlık kadar, bunun 90’lara, 2000’li yıllara sızacak felsefesi de, kısaca yaşamın anlamını hiç haline getirecek bir edilgenlik hali. Bol kepçe, bir sürü yanılgı içindeydik. Ama beis yoktu: Liberal ekonomiyle gelişecektik her nasılsa. Türkiye çağ atlayacaktı... Japon mucizesi... Bunun böyle olmayacağını biliyorduk ama elimiz kolumuz bağlanmıştı bir kez.Daraldık. Giysi pek dardı çünkü. Sentetikti. Ucuz kumaştandı.Farklı bir biçimde söyleyecek olursak: Türkiye beyne giydirilen bu tür üniformalardan ve bu üniformaların kapladığı alanların daraltıcılığından gerçek anlamda hiçbir zaman kurtulamadı. Sadece iktidarın telaffuz edildiği merkezden değil, merkezin nüfuz ettiği gündelik yaşamdaki her türlü pratikte de ağırlığını hissettiren bir baskıydı o. (Bakınız televizyon!) Hâlâ öyle. Tek tip insan yaratma fikrinden beslenen ve ucunu gözden yitirdiğinizde her türlü totaliter yapının ağırlığını çok net unutacağınız bir haldi bu. Bu hal, şu hal, OHAL...Hepsi aynıydı. İnsanı tutsak etmek. Usul yönünden baktığınızda farklı suretler ve kalıplarmış gibi görünen ama aynı senaryonun benzer diyalogları. Bu bizim tarihselliğimiz; bu bizim toplumsal belleğimizdeki yaşamsal yanılgımızdı.Terledik. Üzerimize yapışan, sadece bizden yiyen bir giysiydi 12 Eylül. Bu baskının tam karşısında fark edebildiğimiz özgürlük ya da özgürlük arayışı ise bir özlem olarak içimizde, nicedir ama nicedir filizleneceği günü inatla bekliyordu. Bir of çektik. Benliklerimize, kimliklerimize giydirilen her türlü üniformadan çok bezmiştik.Hiçbir umut yok muydu yoksa? Yok yok bu kadar yanılmış olamazdık.Ama... Ama Hrant Dink suikasti hâlâ aydınlanmayı bekliyordu. Bugünkü yaşadıklarımızın farklı bir miladı, bugünkü kıstırılmışlığımıza ayrı bir kilit vuran bu suikastin gerçek ‘ama en gerçek’ faillerinin bulunmasını istiyorduk artık... O NİÇİN ÖLDÜRÜLDÜ? 12 Eylül’le hesaplaşma platformuna dönüştürülen referandum için: Sorulacaksa ilk etapta sorulması gereken sorulardan birisi de budur.

Devamını Oku

Haliç'teki Simonlar

29 Ağustos 2010

İki gün önce gittiğim kuaförüm kitabı bir türlü bulamadıklarını, olmazsa fotokopisini çektireceklerini söyledi. Etrafımdaki çoğu insan kitaptan, kitabın bulunmayışından, bulur bulmaz hemen okuyacaklarından bahsediyor. Kitap Hanefi Avcı’nın kitabı elbette, yani Haliç’te Yaşayan Simonlar. Vatan, Milliyet, Radikal ve NTV’nin çok geniş yer verdiği kitap ve içeriği insanları kitabı okuma konusunda heyecanlandırmış durumda. Kitabı çıktığı anda okumuş şanslılardan biri olarak ilk etapta Avcı’yı kutlamak istedim. Böylesi bir kitabı yazması, Türkiye gerçeğini tartışma platformuna çekmesi çok önemli. Ancak bundan çok daha kıymetli bir husus vardı Avcı’nın kitabında dikkatimi çeken: Özeleştiri! Sanki bizlere verdiği mesaj aslında şuydu: Kendinizle ve geçmişinizle hesaplaşır ve özeleştiri yapmaktan çekinmezseniz sizi kimse yıkamaz! Türkiye’nin pek alışık olmadığı bir şeydi bu. Parlak bir emniyet müdürü çıkıp kurumsal olarak ülkenin her yanını saran çürümeyi, bu çürümenin kadrolaşıp katlanarak hukuka ve yargıya nasıl sirayet etmeye başladığını anlatıyordu bize. Belki bunu çoğumuz seziyor, anlıyor ama gerekçelendiremiyorduk. O ise ‘içerden’ biriydi; sezmenin ötesinde yaşamış, anlamanın ötesinde çözmüştü. Konuşmayabilir, birçok meslektaşı gibi bu kirlenmeyi görmezden gelebilir, hep bana hep bana zihniyetinin bir parçası olabilirdi. Bu kitap yazma girişiminde Avcı’nın kişisel hesapları olduğuna takılan zihniyetler, bu toplumda her daim olduğu gibi fesatı, önyargıyı, kinayeyi, sinizmi ve nefreti harekete geçirerek bu ülkenin balçıkla kurduğu makus ilişkiyi pekiştirmeyi yeğledi. Oysa olup bitenlerin balçıkla sıvanamaz halde olduğunu hemen hepimiz biliyoruz.Bu ülkede hukuk yargıçların kişisel vicdanına kalmış durumda.Yargı ise ağaca çıkmış halde. ‘İktidar kimse söz onundur’ gerçeğiyle bir yapı oluşmuş. İyi de bu ülke bunu zaten öteden beri tanıyor, biliyordu. Askerin gölgesinde bitap düşmüş bir ülkeydik biz. Yeni iktidar odaklarının kölesi olmayı istediğimizi kim, nereden çıkardı? Bunu anlamak için en az yirmi yıl daha mı geçmesi gerekecek? Farklı bedellerin, sürgünlerin, kutuplaşmalar ve ihlallerin yaşanması mı?Anladığım şu: Hanefi Avcı bu işin anayasa ile değil zihniyetle değişeceğini söylüyor bize. Kitaptaki yazdıklarına bakıldığında atı alan Üsküdar’ı geçmiş zaten. Bu anlamda anayasa reformu, bu her nedense göz yumulan ‘cemaat’ eğilimli ya da cemaatçi kadroların elinde ne olur, hayal etmesi güç değil. Bu konuda Avcı çok eleştirildi ve kendisinin ayrımcılık yaptığı ileri sürüldü. Oysa Avcı cemaatin, cemaatin kapsama alanını içermeyen noktalardaki hareketliliğine parmak basıyor, eğitime verdiği desteği övgüyle dile getiriyordu. Ki kişisel olarak katılmadığım en önemli husus da buydu aslında. Bir eğitimci olarak eğitimin geleceğin kadrolarını nasıl belirlediğini iyi bilenlerdenim...Türkiye’nin çoğunluk ve bundan beslenen tektip düşünce pratiğine değil, çoğulluğa ihtiyacı var. Çoksesliliğe, farklılığa, ayrı ve karşıt görüşlerin yaşam alanı bulabilmesine ve elbette demokrasiye; kısaca temiz havaya! Bunun için de cesaret gerekiyor; cesaret ve özeleştiri. Avcı’nın yaptığı budur. Gerçek demokrasilerin işlediği platformlarda insanlar içlerinde bulundukları kurumları kelle koltukta değil, özgürce eleştirebilirler ve bu eleştiriler dikkate alınır. Kitabın önsözünde şöyle diyor Avcı: ‘Bunca yıl inandığımız, bizi biz yapan şeylere yanlış demek hiç kolay değildi... Türk gelenek ve ahlak anlayışının, kanunlarımızın, hatta dinin, bu ülkedeki uygulanış biçimi yanlıştı; en azından zamana ve şartlara uygun değildi. Yoksa ülkemiz bu halde olur muydu, dünya ile yarışta bu kadar geri kalır mıydı? Terör 40 yıldır devam eder miydi? Bu kadar yolsuzluğun ülkede kabul görmesi, kimsenin bundan rahatsız olmaması, hatta yapılanları olağan bulması mümkün müydü?’Mümkündü...Çünkü biz sapla samanı birbirine karıştıran bir ülke olmaktan gurur duymayı seven bir milletiz.

Devamını Oku

İlle de pozitif ayrımcılık!

22 Ağustos 2010

Anayasaki değişiklikler konusunda tartışmalara yol açan bir kavram pozitif ayrımcılık. Yeni anayasada eksik ve gedikleriyle yer alması bir yana bu konuda eşitlik fikrini bahane ederek bunun gerçek ayrımcılık olduğunu savunanlar var.Haksızlar!Çünkü Türkiye’de kadın ve erkek arasında eşitlik olmadığını fark edebilmeniz için kadın ya da feminist olmanız gerekmiyor. Bugün hukuk anlamında yaşadığımız sorunlar gündelik yaşam içerisinde çoğu kadına soluk aldırmaz bir halde. Çok net bir biçimde istisnaların kaideleri bozamayacağı bir durum söz konusu. Ne yazık ki Türkiye’deki birçok kadın gazetelerin haftasonu eklerindeki albenili -ya da özellikle albenili biçimde sunulmaya çalışılan- hemcinslerinden farklı bir yaşam sürüyor ve ömürlerinin her anında ayrımcılığı yaşayarak soluk alıp veriyorlar. Türkiye’de kadın bugün İngilizcede ‘gender’ denilen ve dilimize toplumsal cinsiyet rolleri biçiminde aktarabileceğimiz iyi eş, vefakar anne, şefkatli yurttaş vb. kalıplarının kısıtlayıcılığıyla erkeklerden çok gerilerde kalmış durumda. Eşitlik anlamında, o çok meraklı olduğumuz gelişmiş ülkeler nezdinde nal toplar haldeyiz. Türkiye’de kadının oy hakkı olması ve bu hakkın ona yıllarca önce sunulmuş olması büyük bir ayrıcalık ama ne yazık ki ülkemizdeki kadınlar kendi yaşamlarının hakkı konusunda bu kadar şanslı değil!Doğusunda da böyle, batısında da böyle. Farklılıklar elbette var. Kimimizin başı açık, kimimizin değil. Fark etmiyor. Bu ülkede kadınlar hâlâ şiddetin alâsına reva görülüyor. Dosdoğru ya da üstü örtülü biçimde. Bilgili, diplomalı olmak da yetmiyor. Bugün Türkiye’de eşlerinden dayak yiyen kadınların en yüksek yüzdesini üniversite mezunu kadınlar oluşturuyorsa sorun farklı bir yerlerde seyrediyor demektir. Namus cinayetlerini burada telaffuz etmeden geçebilir miyiz?Bu feci hale karşılık kadınları analık fazileti, cennet rüyalarıyla oyalayan tüm söylemlere denilecek bir dizi şey var ve korkarım pek de romantik sözler değil bunlar. Kadının ihtiyacı olan birey olabilmesi, kısaca kendi yaşamına kendi karar verebilmesidir. Bir kadın anne olmayı da tercih edebilir, kariyer yapmayı da. Keşke şarkıdaki gibi ikisini bir arada yapmak o kadar kolay olsaydı! Bunun için de kadın hak ve özgürlükleri konusunda, başta eğitim olmak üzere her türlü pozitif ayrımcılık sadece şart değil bu ülkede; kadın-erkek ortak yaşamımızın olmazsa olmazı! Türbanlı öğrencilerimizin okumasını özellikle bu yüzden isteyenlerden biriydim. Zira aynı görüşü paylaşan erkek öğrenciler, hiçbir engelle karşılaşmadan mezun oldu! Bu çifte standart değildir de nedir?Sırası gelmişken kadın sığınma evlerinin ya da misafirhanelerin yaşadığı ekonomik sorunlar ve kesintilerin nedenini de sormuş olalım buradan. Bir de kapanış cümlesi yazalım: Kadının kaderi çorap yıkamak değildir beyler. O kaderi yaftalayana bakmalı.

Devamını Oku

Anayasal hakkımız

16 Ağustos 2010

Kafamız karmakarışık. Düzenin yıllardır hükmü olan “tak fişi bitir işi” mantığıyla harap hale gelmiş zihnimiz bu kez telaşa kapılmadan berrak bir karar vermek istiyor. Çünkü anayasal hak ve özgürlükler demek yaşamın içersinde “birey” olabilmenin olmazsa olmazı. Ama nafile!Bu haldeyken 10 Aralık Hareketi’nin anayasa paketinde yer alan 26 maddeyle ilgili hazırladığı “Evet mi, Hayır mı? Neden?” başlıklı çalışmayı bir solukta okudum. Özellikle vurgulanmış olan toptancı, indirgemeci ve antidemokratik unsurların altını çizerek ve 1982 Anayasası’nı bir kez daha düşünerek... Birbirinden farklı 26 maddeyi bir bütün olarak “Evet” ya da “Hayır” diye onaylamanın başlıbaşına sorun teşkil ettiği referanduma yönelik soruların başında, neden 1982 Anayasası’nın ruhu ve felsefesi olarak nitelenebilecek “Başlangıç” kısmına dokunulmadığı, Türkiye’nin en harlı konusu olan yurttaşlık tanımına neden hiç el sürülmediği, özellikle de zorunlu din dersleri bölümüne neden hiç uğranılmadığı hemen hepimizin merak konusu. Toplumsal bir uzlaşmayla sağlanması beklenilen yeni anayasanın, kısacası yaşamakta olduğumuz sorun ve çelişkilere bütünsel ve kapsayıcı bir bakış açısıyla oluşturulmasını umduğumuz çözümün miting meydanlarında ya da ekranlarda insan içermeyen bir strateji ağı ya da gelecek genel seçime yönelik bir yatırım biçiminde planlanlanmış, hükümetin tekelindeki bir senaryo şeklinde gösterilmesiniyse bu topluma yapılmış bir hakaret olarak görüyorum. Ağırlık olarak söz konusu değişikliklerin “yargı” alanında yoğunlaşmış olması, hak ve özgürlükler konusunda yapılan değişikliklerin gölgede kalması “yine mi?” sorusunu akla getiriyor. Bu çerçevede bakıldığında anayasa değişikliklerinde kamu çalışanlarının toplu sözleşme hakkı var ama yasal olarak grev hakkı yok. Grev olmadan toplu sözleşmeye nasıl gidilir, benim aklım almıyor. Anladığım şu: Anayasa işverene güveniyor ama aynı güveni çalışanlar, emekçiler için beslediği söylenemez! Öte yandan çocuk haklarına yönelik düzenlemelerde çocuk hakları bağımsız bir hak olarak değil ailenin korunması bağlamında düzenleniyor. Yani siz caddede çocuğunu öldüresiye döven bir ana babaya müdahale edemiyorsunuz, etseniz dahi “bu çocuk benim, sana ne oluyor be! Döverim de severim de” diyebiliyor size karşınızdaki. (Bu konuda çok deneyimim var! Her seferinde annelik hakkı, babalık ruhu retoriğiyle ya da geyiğiyle karşılaşmışlığım.) Ana-baba yerine devleti koyun. İşiniz daha da karışabilir! Cezaevlerinde üstü kapalı, gerekçelendirilmiş şiddet gören çocuklara (“ama onlar terörist” diyerek örneğin!) devletin böyle sahip çıktığını! Yeni düzenlemelerde sadece istismar ve şiddet ile sınırlı tutulan ve bu anlamda çocuğun gelişme hakkına yer verilmeyen bir ufuksuzluk söz konusu. Bir diğer hak özgürlükler konusuysa özellikle yıllardır kadın çalışmalarında hukuki yönden eşitlik fikrini özveriyle savunanları ilgilendiriyor. Yeni düzenlemelerde “pozitif ayrımcılık” ölçütü hâlâ yok! Türkiye bu ibareyi hukuka ve sonrasında hayata geçirmediği müddetçe eşitlik fikri eli böğründe kalmış bir gerçekliktir, bunu artık görelim.Hepimiz gibi bir yurttaş olarak eli yüzü düzgün bir anayasa istiyorum artık. Eşitlik fikrini adaletli bir biçimde yansıtan bir anayasa! Buna hem bir vatandaş olarak hem de bir yazar olarak acilen ihtiyacım var. Bir vatandaş olarak bunu istiyorum çünkü çağımızda “sağlam” bir demokrasi birey için vazgeçilmez olandır. Bir yazar olarak bunu istiyorum çünkü temel ne kadar sağlam olursa bir yazarın onu ve onun aygıtlarını özgürce eleştirme gücü o kadar özgüvenli, özerk ve sağlam olacaktır.

Devamını Oku