Şöyle bir şey hayal ediyorum: Bu 23 Nisan’da, diyelim ki Çankaya’ya çıkan bir öğrenci köşkte eline mikrofunu alır ve daha önce resim ya da müzik dersinde prova yaptığı gibi “Galile teleskopu buldu, biliyor musunuz?” der.Bu laf üzerine herkes dönüp birbirine bakacaktır. Sınıf öğretmeni ufak bir panik atak krizi geçirirken “Bu maaşa bu stres çok fazla” diyecek, anne babanın “Bizi elaleme mahçup etti” diye beti benzi atacaktır. Muhtemelen heyetten birisi “Evladım o asırlarca önceydi, sen karıştırdın biraz, ah şu SBS sınavları yok mu!” diye zoraki bir biçimde dişlerini sıka sıka gülmeye çalışacaktır.O sırada “Hayır” diyecektir çocuk inatla, “Galile teleskopu buldu ve mertlik orada bozuldu.” “Allah Allah taktı bu buna” sesleri kristal avizelerin yoğun ve görkemli ışığının iris ve frezyaların taze kokusuna karıştığı ihtişamlı salonu kademe kademe doldururken çocuk, geleceğimizin değerli mirası, kastettiği mertliğin insanlığın kendi kibiri olduğunu söylemeye gerek bile duymayacaktır. Kimsenin asabını bozmamalıdır. Ne de olsa 23 Nisan’dır ve neşe doluyor insandır. Ateş, barut, kağıt, matbaa, telefon değil de neden keçi inadıyla teleskopu dillendirdiği ise çok açıktır. İnsanlığın kainata ve kendinin dışındaki dünyalara bu kadar net ve gerçekten bakabildiği yerdir orası; dolayısıyla kendini ilk kez bu kadar aciz ve küçük hissettiği ufuk. Bu ise antik Yunan’daki söz sahibi erkandan (ki bunlar erkekler-ticaret yapan ve parayı elinde tutanlar olup köleleri, kadınları, çocukları idare eden mutlu azınlıktır), günümüzün diyelim ki İran-İsrail arasındaki gerilimi çözmüş, bu ve birçok konuda aşmış Sarkozy’lerine kadar söz ve erk sahibi insanlığın kaldıramayacağı bir yüktür. Katolik kilisesinin vakti zamanında bu hususta aldığı tedbirler de bunu yansıtır zaten. Zira Galile’nin yaptığı kendinden öncekilerin bir hipotez olarak ortaya attığını bizzat kanıtlamaktır. Bu somut kanıtla, kendisinden öncekilerin söyledikleriyle çok farklı bir yerdedir Galile. Kilisenin neredeyse gururla üstlendiği ve buradan insanlık tarihine yayılan vecd hali, o ilahi “En büyük insan başka büyük yok” tatmin duygusu ve bu duygunun beslediği rehavet gitmiş, bu şişirilmiş ego yerini “Eyvah insanlık elden gidiyor” tarzında bir şüpheye bırakmıştır. Sadece din duygusu için değil o güne kadar kurgulanmış olan felsefe için de bir tehdittir bu. Gerçekten de teleskop bulunmuş ve mertlik bozulmuştur! Buradan yola çıkarak uzaklara bakabilen, kısaca dünyayı dışardan seyredebilen bir görüş o zaman muhtemelen bize şunu söyler: İnsanlık tarihi erdemle, adaletle, eşitlikle dolu bir tarih filan değildir. Ha o gün, 23 Nisan’da ne mi olacaktır? Engizisyon mahkemesi bir yana, muhtemelen bilime takınılan tavır takınılacaktır çocuğa karşı da. Serin bir duruş, görmezden gelmek, sevecenliği de barındıran ama şüpheli bir mesafe; aynı oranda da korku. Yani şimdilik... Başkaldırmaya, sorgulamaya ve insanı, yaşamı anlamaya inat -devam ederse vay haline olan o çocuk. ***Evrim Alataş’ı kaybettik. O coşkulu, yaşamın ta kendisi olan kalemi bu kadar genç yaşta mı kaybetmeliydik! Yıldızlarla kal Evrim.
Pazar pazar size iki konudan bahsedeceğim. Bence Türkiye’nin günümüzde kültür konusunda verdiği sınavı çok iyi ortaya koyan iki ayrı örnek. Gerisini siz değer-lendirin artık.İlki bir kitabın yasaklanması. Bu örnek değişmezliğe duyduğumuz o esrik tutkuyla ilgili. Geçtiğimiz günlerde Vatan gazetesinde kısa bir haber olarak yayımlandı bu; ardından Yasemin Çongar Taraf’taki köşesinde konuyla ilgili bir yazı yazdı. Durum vahimdi. Yazar Lois Lowry’nin çocuklara yönelik yazdığı ve dünya çapında tanınan ödüllü kitabı, Tarsus Amerikan Koleji’ndeki müferadattan çıkartıldı, daha doğrusu okutulması yasaklandı. “Yıldızları Saymak” adlı kitap, halen ABD’deki ilkokullarda dört ve beşinci sınıflarda okutuluyor ve ülkenin en büyük çocuk edebiyatı ödüllerinden biri olan Newberry’yi kazanmış bir yapıt. İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilere yönelik ırkçılığı insani bir dille anlatan ve ırkçılığa karşı insan olmanın dilini, bu dildeki kuşatıcılığı vurgulayan bir kitap “Yıldızları Saymak.” Ancak Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı müfettişler geçen hafta Tarsus Amerikan Koleji’nin sekizinci sınıfında okutulan bu kitabın müfredattan çıkartılmasına karar vermiş. Bu kararı almalarındaki neden ise kitapta karşılarına çıkan bir paragraf. Tek bir paragraf! Ve biz buna bu coğrafyada sansür dendiğini genlerimize kazınmış reflekslerden çok iyi biliyoruz. Hani neredeyse gelenek diyebileceğimiz bir hâl ama hepimizin çok iyi bildiği gibi kültürel gelenek bu değildir. Gelelim ikinci konuya: Emek Sineması’na. Bu örnek ise değişime duyduğumuz hummalı tutkunun bir yansıması.Emek Sineması’nda alışveriş yapmak ister miydiniz?Ben istemezdim. Çünkü orada 1950’li yıllardan itibaren insanlarda bir “gelenek” haline gelmiş ve binanın her santimine sinmiş olan başka bir ruh var. O kolay oluşan bir ruh değildir; zamana ağır ağır karışmıştır; malzemesi histir, insandır! Hissedebilen için canlıdır ve görebilen için neler neler vaadeder. Sadece seyrettiğimiz muhteşem filmler değildir o kadim mabedin ruhuna sinmiş olan; kişisel tarihlerimizin önemli bir bölümü de oradadır. Tarihin insanla, insanın mekan ve zamanla kurabileceği bu ilişki insanı insan yapar. Mekanı da mekan.Emek... İlk gençlik çağlarımız, sevgililerimiz, dostlarımız, kahkahalarımız, gözyaşlarımız, yıldızlar geçidi, o büyü hepsi Emek’in ürünü. Emek Sineması “Emek Alışveriş Merkezi” nasıl olur Allah aşkına! Her şeyi bırakın bu, o sözcüğe “emek”e haksızlık değil midir? Emek’in anlamını unutmuş, çağın budalalığıyla kaptıkaçtı zihniyetine pas vermeye tapıyor olsak bile... Bir dakika durup düşünelim. Bu nereden bakarsanız bakın yarım asırlık bir tecrübeye ve o tecrübenin emekle kurulan iletişimine saygısızlık değil midir?Şu günlerde Yeşilçam Sokağı’nın tarihi sineması olan Emek Sineması’nın yıkılması ve kapatılmasına karşı yoğun bir imza kampanyası var. Ayrıca yıkılmaya karşı bir çözüm önerisi de mevcut. Denilen şu: Nihai çözüm Emek Sineması’nın, Türk ve dünya sinemasının festivallerde gösterilen seçkin örneklerini seyircilerle buluşturan, Türk ve yabancı yönetmenler ve oyuncuların katılımıyla film sonrası söyleşileri düzenleyen, belirli haftalarda yeni Türk yönetmenlerine, sinema öğrencilerine ve yetenekli kısa filmcilere eserlerini gösterme imkanı sağlayan, sinema sarayı geçmişine ve binasına, Türkiye’nin sembol sineması olma özelliklerine yaraşır bir sinema ve film merkezine dönüştürülmesi, kısaca Emek Sineması ve Film Merkezi olmasıdır. Biz Emek’i böyle hayal ediyoruz. Türkiye’yi böyle hayal ediyoruz. Geleneği gelenek gibi yaşayan bir ülke olarak.
Trakya Üniversitesi, Selimiye Camiili o güzel kentin bir diğer yüz akı. Geçtiğimiz çarşamba, Mart’ın son günü karşımda Edirne, alçakgönüllü ihtişamıyla bana bakıyor! Balkan Savaşı’ndan hemen önce Batı Trakya’dan buraya göçmüş bir ailenin en büyük çocuğu olan dedem Edirne’de doğup büyümüş. Bu yüzden Edirne ile kan bağım da var.Dolayısıyla Edirne’ye tarafsız bakmam mümkün değil!İşin aslı üniversiteyi gördükten sonra tarafsız bir gözle baksam da düşüncelerimin değişmeyeceğini fark ediyorum. Trakya Üniversitesi, yaşayan ve üretime değer veren bir kurum. Ana kampüsten içeri girdiğinizde sizleri sağlı sollu kadın heykelleri karşılıyor. Bayılıyorum! 1986 yılında yaşamını yitiren heykeltraşımız İlhan Koman anısına her yıl düzenlenen heykel yarışmasının sonucunda sergilenmeye değer heykeller kampüsün her tarafına dikiliyormuş! Zaten Edirne bir heykel kenti. Üstelik yaşamın içinden, kendi halinde insanların heykelleriyle bezeli bir kent. Süpürge yapanı, balıkçısı, balıkları ve elbette Koca Sinan’ı ile eskiyle yeniyi, yaşamla ölümsüzlüğü birlikte yaşıyor. Üniversitenin Kütüphane Haftası nedeniyle düzenlediği programda bir konuşmam var: Edebiyat özgürlük vadeder mi? Burada Edirne ile ilgili sayısız araştırma ve inceleme kitabına imza atmış olan Kütüphane Daire Başkanı Ender Bilar’ın çabalarını özellikle anmak istiyorum. Konferans öncesinde, yaptıklarının Don Kişotvari bir girişim olduğunu söylüyorum kendisine. Ama sonunda ikimizin de görüşlerinin vardığı yer aynı: İnatla devam etmek gerek! Burada üniversitenin şöförü, Kırklareli yetimhanesinde büyümüş olan Zafer Bey’in dediklerini de anmadan geçmeyelim. Uzun yıllar otobüs şöförlüğü yapmış ve bu işin hakkını verdiğini düşünüyor. Her yolculukta şuna inanmış: “Otobüste sadece 60-70 kişi taşımıyorum. Bu insanların bağları olan ailelerini, akrabalarını ve tanıdıklarını da taşıyorum. O halde on binlerce insana karşı sorumluluğum var!” Konferansta, ben de yaklaşık bu kadar, ama ilgili bir topluluğun önünde benzer bir izlekte konuştum. İlk başta özgürlükten ne anladığımı, ardından edebiyatın bu alanı genişletip genişletemeyeceğini. Çağımızdaki ya da modernizmdeki kıymet ve değer (ya da kullanım değeri) arasındaki uçurumu. “Dünyanın en kıymetli tablosunu yapabilir, en muazzam romanını yazabilir, en anlamlı heykelini ortaya koyabilirsiniz ama bunu dolaşıma sokamıyorsanız; kısaca yapıtınız kullanım değerine ulaşamıyorsa sonuç ürün ve ürünün oluşturulduğu an adına hüsrandır” dedim. Ama sonuç olarak söylediğimi burada da özetle tekrarlayım. Bu hususun, sanatın sonsuz zamanla ve gerçek özgürlük vaadiyle kurduğu ilişkisi anlamında pek de bir önemi yok. Neden mi? Çünkü sanat, belki onu ortaya koyandan bile bağımsız olarak, zamanın bütün depremlerine karşı koyabilmiştir. Bakınız: Selimiye.
İkinci Dünya Savaşı hemen her şey için bir milat olabilirdi; insanlığın akıllanması için kainâtın sunduğu cehennemden kopup yeryüzüne düşen bir işaret. Ama insan denilen yaratık o kadar “aynı ve değişmezdi” ki! Kan ve ölüm kokusunu yaşanabilecek en sahici son diye beynine kazımak dururken daha fazla savaşmak, daha çok kan dökmek ve ölüm dansı için mücadele etmeyi asıl görev addetti. Sırf savaşın hemen arkasından bastıran Soğuk Savaş dönemi bile insanlığın budalalığını, iktidara ve kazanmaya olan tutkulu aşkını göstermeye yeter de artar bile. Bunlar olup biterken o yıllarda, özellikle de ABD’de gündelik yaşamın alabildiğine sıradanlaştırıldığı bir yaşam tarzı hakimdi. “Hiçbir şey olmamış gibi” hayatına devam etmekteydi orta sınıf Amerikalı ve bu hissiyatı şüpheye yer bırakmaksızın bütün dünyaya pompalamaktaydı. Bunu destekleyenlerin başındaysa basın geliyordu. Nedeni belliydi bu projenin: Söz konusu sınıfın can sıkıcı emniyet siboplarının sabitleştirilmesi ve tutucu değerlerin korunması, çoğaltılması ve beslenmesi. Ancak bu koşullar altında mevcudiyetini güçlendirdikçe güçlendirebilirdi bu sınıf. Bu refleks daha sonra karada ve havada, zaman tanımaz biçimde dünyanın hemen her yerindeki prototip ortasınıf “tefekkürü” haline gelecekti! Denklem basitti: Mümkünse her şey olduğu gibi kalsın...İşte tam bu sırada doğdu Beat kuşağı. Kısaca meteliğe kurşun atan yersizyurtsuz bir kuşak! Ama aynı oranda dikbaşlı, duygusal ve yitikti; aynı sebeplerden ötürü kutsanmıştı da! 1950’lerden 70’lere doğru uzanan yolculuklarında bu kavramları yanlarında taşımış ve yaşamı sorgulamaktan asla vazgeçmemişlerdi. Her türlü baskıyı protesto etmek, tutuculuğun kafesinde insanı yok eden tüm değerleri elden geçirmek, özgürlüğün önüne konan bariyerleri tutup cehennemin dibine postalamak... Ülkeyi bir baştan bir başa katetmek, bu yolculuklar eşliğinde kendi içinde yolculuklara çıkmak. Ve en önemlisi: Her defasında savaşı ve faşizmi lanetlemek! İşte beat kuşağının amentüsü...Bu ABC’nin eşliğinde kuşağın en önemli temsilcilerinden Jack Kerouac ve William Burroughs bir arkadaş cinayetine tanık oldular. Hatta durumu polise bildirmedikleri için tutuklandılar! Ardından bu cinayeti romanlaştırmak akıllarına düştü ve 1944 yazını bu cinayet romanını yazarak geçirdiler. Ne yazık ki kitap yazıldıktan tam altmış yıl sonra basılabildi. “Neden bu kadar bekletildi?” diye elbette sormak mümkün. Ama yanıtı o kadar kolay değil! Metni okurken bunun bir cinayet romanı olup olmadığını sorguladığınız bir atmosfer var kitapta. Belki de sırf bu yüzden... Cinayet ve cinayetin ötesine taşan daha sahici bir şeyler...Kitabın adı da yazdıkları kadar aykırı bir ada sahip: Ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar... Bu sıra dışı ad konusunda Burroughs’un açıklaması şöyle: “Kitabı yazarken duyduğumuz bir radyo yayınından esinlendik. Bir sirkte yangın çıkmıştı ve radyoda şunun söylendiğini hatırlıyorum: Ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar! Sonra da bunu isim olarak kullandık!” Dost Körpe’nin dilimize kazandırdığı roman, İngilizceyi altı yaşında öğrenen ve göçmen bir ailenin çocuğu olan Kerouac’ın ve Beat kuşağının önemli temsilcilerinden olan Burroughs’un daha tanınmadıkları bir dönemde yazdıkları bir kitap olma özelliğini de taşıyor. Kitap, bir arşiv özelliğine sahip ama bugüne dair söyleyebileceği sözlerin kudretini de içinde barındıran bir yapıt. Romanın dünyada yayımlandıktan kısa bir süre sonra hemen dilimize aktarıldığını görmek gerçekten sevindirdi beni. Bu duyarlılığından ötürü Sel Yayıncılık teşekkürü hak ediyor.
Düşler bitiyor, sabahlara karışıyor. Geçen sabah uyanır uyanmaz acilen bir dağ çamı bulup ona bakmam lazım diye geçirdim içimden. Nedeni belli: Bize dağ çamlarına bakmamızı öneriyor Carl G. Jung. Bahar yorgunluğu soluğumu kesmediği zamanlarda yürüyüşlere çıkıyorum ve ağaçlara bakıyorum uzun uzun. Bir yandan da aklım Jung’un söylediklerinde. Engellerden bahsediyor. Diyor ki, bir dağ çamı büyürken ya da gelişirken ne yoluna bir kaya çıkınca kızar ne de böyle engelleri nasıl aşabileceği üzerine planlar yapar. Yalnızca sağa mı doğru büyüsem yoksa sola mı diye kararsız kalır kısa bir süreliğine. O engelden uzaklaşıp uzaklaşamayacağını hissetmeye çalışır. Bunun saf ve o dağ çamına özgü bir uğraş olduğunu anlarız. Bu yöneltici dürtülerin onun egosundan değil ruhunun bütünlüğünden geldiğini de.Ağaçlarda olan bu güdünün biz insanlarda da olduğunu söylememe gerek yok. Derinlerden gelen yaratıcı bir duygudur bu. Ama malum: Yaşadığımız çağ egolarla yaşama çağı. Galiba bu yüzden sürekli yanlış yapıp duruyoruz. Önümüze çıkan kayaları bir çırpıda yok etmeye çalışıyoruz. Oysa iç sesimizi dinleyebilsek, o derinlerdeki yaratıcılığa bırakabilsek kendimizi. Ah bir ona yeniden güvenebilsek!Her çam birbirine benzer ama her biri bu yeryüzünde özeldir. Tıpkı insan gibi. Sorunlar birbirine benzese de ayrıdır birbirimizden yaşadıklarımız. Hiçbirimiz öbürünün aynısı değildir ki. Hepimiz farklı ve biriciğiz. Bu yüzden büyük genellemelere kalkışmak nafiledir ya; hele önyargılarımızı haklılık paydasında toplama çabası, bu çabayı yaygınlaştırarak kendimizden kaçışımız...Peki bu kendimize has tecrübeler eşliğinde birbirimizi görmeyecek miyiz? Tam da bu yüzden birbirimizi seçebilmek anlamlı olurdu. Bende olmayanı sende görmek; sende olmayanı bende bulman... Ancak bu surette ortak, yaşamdan beslenen bir sağduyu geliştirebilmek. Dünyaya farklı açılardan bakanlarla dünyayı paylaşmak. Paylaşmanın aslında bu olduğunu keşfedebilmek. Bu olmadan hepimiz bu yeryüzüne tutsak canlılar olmaz mıydık? Kendi öznel deneyimlerimize sıkışıp kalmak, kendi duygu, istek ve arzularımızın “en gerçek” duygu, istek ve arzular olduğu yanılsaması içinde kendi sesimizi kendi sesimizle boğmak, boğmak, boğmak...Of.Hem kendi gerçekliğimizi hem de yeryüzününkünü görebilmemiz için bütün alemin baharı üzerimizden eksik olmasın. Nevruz bayramınız kutlu olsun; nevrozsuz bir hayata eşik olsun.Not: Bu bahar günlerinde Engin Geçtan’ın Zamane’sini okuyun derim. Otorite, öfke eşliğinde Türkiye, psikiyatri perspektifinden.
Kerpiçten evler yıkılır, toplam ölü sayısı şu kadar. Olası fay hatlarının yeniden çizilmesi söz konusudur. Ardından gelecek olanlar da bellidir: Depremin neden ve sonuçlarına ilişkin çıkarılan istatistikler, tablolar. Bu kadar mı?Bu tabloların içinden bakar bir anne. Resmi açıklamaların, sayı ve istatistiklerin ardında belli belirsizdir silüeti. Varla yok arası bir yerde durur. Dalgın gözlerle boş bir yerlere bakar. Üç çocuğunun arkasından hayatla ölüm arasında bir yere takılıp kalmıştır toprak bakışları.Bir yerde yaşanan somut bir gerçeklik vardır: Alınmayan önlemler, bu önlemlerin alınmayışından kaynaklı bir son, bu sonu hazırlayan tedbirsizlikler ağı, öte yanda ise tanımı güç bir maneviyat. Hangi anneye üç çocuğunu üç saniyede yitirmenin istatistiğini sunabilirsiniz? Keza sundunuz, bu ne işe yarar?Hayat devam eder diyebilirsiniz. O noktadaki bir kadının hayatı devam edebilir mi? Etse bile buna devam denir mi?Dört beş saniyede akar hayat, oradan orayaTaziyelerin arasına sığıştırılamayacak, enkazların altında tutulamayacak yaşam gerçekleri vardır o maneviyatta. Bir anne yan odada üç çocuğunu kaybeder. Bir daha onları bulamayacak biçimde. Bir anne kendi evinin, çocuklarının mezarı olduğunu görür.Yüreğindeki toprağın içine yürür su annenin; orada acıyla pelteleşir, yası çamura döner. Belki balçıklaşır da. Sonra katılaşır içi, kurur. Kumdan tuğlalar gibi kaskatı kalıverir kadın. Katılır ruhu.Hatırlar: Yer sallandıkça ev kuma döner; kuma döndükçe tavanlar ve dört duvar erimeye başlamıştır kendiliğinden. Kerpiç tuğlalar parçalar, parçalanır, üstüste kum olur, hızla akmaya başlarlar odaya. Depreme yenik düşen evin merkezkaçından kurtulamaz, dönerek, girdaba koşan su dalgacıkları gibi birbirlerinin üzerine yıkılarak, çekimin büyüsüne kapılmış akar kum taneleri odaya. Oraya. Çocuklara. Yaşama. Yaşanmışa. Odada kim ve ne varsa yağar onların üzerine. Kum saati. Dört beş saniyede akar hayat, oradan oraya. Kerpiç sıkışmış kumdur; kumdan tuğlalar. Zaman hızla akar kum saatinin içinde Elazığ’da deprem anında. Hayat, hızla akar. Üç dört saniyenin içinde yaşam ölüm olur, başlangıç son. Bu kadar.
Bu seneki baharı hiçbir sene olmadığı kadar hasretle bekliyorum. Kışlar giderek daha mı kasvetlendi nedir... Bu konudaki hislerimi az buçuk paylaştığım oğlum Ali Deniz’in boş bulunduğum anlarda bana takılmaları ise hiç bitmiyor.“Sana baharın selamı var!” “Hangi baharın?” “Karnabaharın!” Gel de oğlana hak verme! Baharı hissetmek böyle bir şey aslında. Beyninizden bedeninize yürüyen kıpırtılar, olan bitenle çocuksu bir ruh eşliğinde dalga geçme hissiyatı, badem ağaçlarının yer tanımaz coşkusu, sümbül kokularının ortalığa savrulan mayhoş kokusu.Dahası mı?Üzerinize bir hırka alıp fütursuzca dışarı çıktığınız, sonra doluya tutulduğunuz zamanlar geliyor! Umulmayanın her an olabileceği, olanaksızın aşikâr olduğu zamanlar. Bu zamanlara eşlik edecek olansa şiir kenti olan İstanbul’dur elbette. Böyle zamanlarda saatlerce laf olsun diye Boğaz kıyılarında sürttüğümü biliyorum. Kişisel tarihim bu mekanlarda zihnime not düşülmüş denizin binbir çeşit rengine karışan anlarla dolu. En çok da gevrek kahkahalarla. Kanlıca’da pudra şekerli yoğurt yemeyeli ne kadar çok olmuş... Ha bu arada Adalar’ı da unutmamalı. Mimoza kokularının ele geçirdiği o nal sesli yolları. Sırf bu yüzden nal toplamak sözü bana hep mimoza kokan muzip bir kaybedişi hatırlatmıştır!İç mekanlar mı?Bir zamanlar baharda tanıdığım yegane iç mekanlar sinema salonlarıydı! Sarkaç Nisan ayına doğru yürürken başlardı festival!Kadın filmleri Sinop’taGeçenlerde posta kutuma düşen bir elektronik ileti başka bir festivali müjdeliyordu bana. Malum 8 Mart haftası. Bir yolunu bulursanız bu festivaldeki filmlere gidin derim. 8. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali bu. 12-21 Mart’ta Fransız Kültür Merkezi, Goethe Enstitüsü, İstanbul Modern salonlarında, ardından 10-11 Nisan’da Kars, 17-18 Nisan’da Sinop’ta gerçekleşecek. Diyorlar ki: “Yeryüzü zor bir yıl geçirdi. Türkiye de, kadınlar da... Yine, gözyaşımızla, başörtümüzle, anne olmamız, tenceresi boş olmamız hasebiyle, ‘namus’, ‘iffet’ timsalleri ya da cezalıları olarak yani düşünce, duygu, düşten azade sırf bedenden ibaret yeryüzü misafirleri olarak anıldık ya da hepten unutulduk. Biz de yine, bu yılın festival programını, kadınların düşünceleri, duyguları, deneyimleri, en çok da düşlerini ve umutlarını bir kez daha paylaşmak ve hatırlatmak için hazırladık... Programda yer alan filmlerden kaçırılmaması gereken bazıları ise şöyle: * Antonia’nın Yazması * Kırık Aynalar * Mrs. Dalloway * Sorulmayan Sorular * Çiçekler Simone de Beauvoir İçin * Ben Hasta Değilim Anne * Sesler * Acılı Çikolata * Aramızdan Birileri...Gündüz seansları 14:00, 15:30, 17:00 ve 19:00’da. Akşam seansı ise her gün 21:00’da... Bakarsınız oralarda buluşur karşılıklı birer çay, kahve içer bahar usulü laflarız!
Grizunun kara kömür madenlerinden aldığı intikam bitip tükenmez. En çok metanı sever. Ne zaman ki metan yüzde 5-15 oranında havaya karışır, işte o zaman can pazarı başlar derinde. Oran buysa bir kıvılcım yeter ve hayatların kara sonu hemen orada gelir.Balıkesir Odaköy’deki grizu patlamasından sonra içimiz yine kavruldu. Ölümü bu kadar sıradanlaştıran bir ülkede yaşamak... Kaçınılmaz olarak tekrar o soruyu hatırladım: Ölümün bu kadar sıradanlaştırıldığı bir ülkede yaşamın değeri nedir ki! Derinin, bilinmezin, belki tarihin, belki ondan da eskinin yolculuğunun sindiği maden ocaklarındaki kayıplar... Cansız bedenleri, meçhul anıtlar olarak yakınlarının yüreklerini yakmaya devam edecek, kısa bir süre sonra hemen hepimiz tarafından unutulacak bir mazinin içine saklanacaktı. O cansız bedenler ki yeni bir grizu patlamasında yine aynı tepkileri vererek anlamlandırmaya çalıştığımız rayından çıkmış bir geleceğin içine karışacaklardı. Anlamasak da empati ve iyi niyetle çözmeye çalışacağımız bir bilmece olabilirdi grizu patlamaları. Ama bir yere kadar. Ne de olsa uzakta, farklı bir mekanda, kokusunu tanımadığımız bir maden diyarının izbe derinliklerindeydiler. Havaya karışan nahoş şeylerBöyle düşünüp içimi rahatlatmaya çalışırken yıllar önceki Zonguldak direnişi aklıma düştü. Bir kentin sokaklarını dolduran kadın, erkek, çoluk çocuk; grizu patlamalarının kaderleri olmadığını haykıran, emeklerinin karşılığını isteyen coşkulu bir kalabalıktı bu. Ellerinde tencereleriyle yürümüşlerdi. Akın akın büyük kentlerden gitmiştik yanlarına. İçimizde diri bir umut belirmişti. O direnişin nasıl kırdırıldığını hatırladım sonra. Grizu patlamalarının maden ocaklarıyla ilgili olmadığını fark etmem bu hatırlayışa denk düştü o zaman... Her daim havaya karışan nahoş bir şeyler vardı... Ne zaman derinlere, bilinmeze, karanlığa doğru bir yol açılmaya çalışılsa, havaya karışan nahoş şeyler. Sahi Susurluk da Balıkesir’deydi, değil mi? Tam çözülebilir, çözüldü derken... Havaya karışan nahoş şeyler.Ve gümmmm.Yiten umutlar, biten direnç.Evet... Kaçınılmaz olarak tekrar o soruyu hatırladım: Yaşamın bu kadar sıradanlaştırıldığı bir ülkede umudun değeri nedir ki! Not: Aylin Duruoğlu’nun Kafka’nın Dava’sını hatırlatan tutukluluk öyküsü on aylık kabustan sonra bitti! Zarafetinizle yaşama yeniden hoş geldiniz sefalar getirdiniz Aylin.