Hipopotamlar

Haberin Devamı

İkinci Dünya Savaşı hemen her şey için bir milat olabilirdi; insanlığın akıllanması için kainâtın sunduğu cehennemden kopup yeryüzüne düşen bir işaret. Ama insan denilen yaratık o kadar “aynı ve değişmezdi” ki! Kan ve ölüm kokusunu yaşanabilecek en sahici son diye beynine kazımak dururken daha fazla savaşmak, daha çok kan dökmek ve ölüm dansı için mücadele etmeyi asıl görev addetti. Sırf savaşın hemen arkasından bastıran Soğuk Savaş dönemi bile insanlığın budalalığını, iktidara ve kazanmaya olan tutkulu aşkını göstermeye yeter de artar bile.

Bunlar olup biterken o yıllarda, özellikle de ABD’de gündelik yaşamın alabildiğine sıradanlaştırıldığı bir yaşam tarzı hakimdi. “Hiçbir şey olmamış gibi” hayatına devam etmekteydi orta sınıf Amerikalı ve bu hissiyatı şüpheye yer bırakmaksızın bütün dünyaya pompalamaktaydı. Bunu destekleyenlerin başındaysa basın geliyordu.

Nedeni belliydi bu projenin: Söz konusu sınıfın can sıkıcı emniyet siboplarının sabitleştirilmesi ve tutucu değerlerin korunması, çoğaltılması ve beslenmesi. Ancak bu koşullar altında mevcudiyetini güçlendirdikçe güçlendirebilirdi bu sınıf. Bu refleks daha sonra karada ve havada, zaman tanımaz biçimde dünyanın hemen her yerindeki prototip ortasınıf “tefekkürü” haline gelecekti! Denklem basitti: Mümkünse her şey olduğu gibi kalsın...

İşte tam bu sırada doğdu Beat kuşağı. Kısaca meteliğe kurşun atan yersizyurtsuz bir kuşak! Ama aynı oranda dikbaşlı, duygusal ve yitikti; aynı sebeplerden ötürü kutsanmıştı da! 1950’lerden 70’lere doğru uzanan yolculuklarında bu kavramları yanlarında taşımış ve yaşamı sorgulamaktan asla vazgeçmemişlerdi. Her türlü baskıyı protesto etmek, tutuculuğun kafesinde insanı yok eden tüm değerleri elden geçirmek, özgürlüğün önüne konan bariyerleri tutup cehennemin dibine postalamak... Ülkeyi bir baştan bir başa katetmek, bu yolculuklar eşliğinde kendi içinde yolculuklara çıkmak. Ve en önemlisi: Her defasında savaşı ve faşizmi lanetlemek! İşte beat kuşağının amentüsü...

Bu ABC’nin eşliğinde kuşağın en önemli temsilcilerinden Jack Kerouac ve William Burroughs bir arkadaş cinayetine tanık oldular. Hatta durumu polise bildirmedikleri için tutuklandılar! Ardından bu cinayeti romanlaştırmak akıllarına düştü ve 1944 yazını bu cinayet romanını yazarak geçirdiler. Ne yazık ki kitap yazıldıktan tam altmış yıl sonra basılabildi.

“Neden bu kadar bekletildi?” diye elbette sormak mümkün. Ama yanıtı o kadar kolay değil! Metni okurken bunun bir cinayet romanı olup olmadığını sorguladığınız bir atmosfer var kitapta. Belki de sırf bu yüzden... Cinayet ve cinayetin ötesine taşan daha sahici bir şeyler...

Kitabın adı da yazdıkları kadar aykırı bir ada sahip:

Ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar... Bu sıra dışı ad konusunda Burroughs’un açıklaması şöyle: “Kitabı yazarken duyduğumuz bir radyo yayınından esinlendik. Bir sirkte yangın çıkmıştı ve radyoda şunun söylendiğini hatırlıyorum: Ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar! Sonra da bunu isim olarak kullandık!”

Dost Körpe’nin dilimize kazandırdığı roman, İngilizceyi altı yaşında öğrenen ve göçmen bir ailenin çocuğu olan Kerouac’ın ve Beat kuşağının önemli temsilcilerinden olan Burroughs’un daha tanınmadıkları bir dönemde yazdıkları bir kitap olma özelliğini de taşıyor. Kitap, bir arşiv özelliğine sahip ama bugüne dair söyleyebileceği sözlerin kudretini de içinde barındıran bir yapıt. Romanın dünyada yayımlandıktan kısa bir süre sonra hemen dilimize aktarıldığını görmek gerçekten sevindirdi beni. Bu duyarlılığından ötürü Sel Yayıncılık teşekkürü hak ediyor.

DİĞER YENİ YAZILAR