Ve bahar çıkar gelir

Haberin Devamı

Düşler bitiyor, sabahlara karışıyor. Geçen sabah uyanır uyanmaz acilen bir dağ çamı bulup ona bakmam lazım diye geçirdim içimden.

Nedeni belli: Bize dağ çamlarına bakmamızı öneriyor Carl G. Jung. Bahar yorgunluğu soluğumu kesmediği zamanlarda yürüyüşlere çıkıyorum ve ağaçlara bakıyorum uzun uzun. Bir yandan da aklım Jung’un söylediklerinde. Engellerden bahsediyor. Diyor ki, bir dağ çamı büyürken ya da gelişirken ne yoluna bir kaya çıkınca kızar ne de böyle engelleri nasıl aşabileceği üzerine planlar yapar. Yalnızca sağa mı doğru büyüsem yoksa sola mı diye kararsız kalır kısa bir süreliğine. O engelden uzaklaşıp uzaklaşamayacağını hissetmeye çalışır. Bunun saf ve o dağ çamına özgü bir uğraş olduğunu anlarız. Bu yöneltici dürtülerin onun egosundan değil ruhunun bütünlüğünden geldiğini de.

Ağaçlarda olan bu güdünün biz insanlarda da olduğunu söylememe gerek yok. Derinlerden gelen yaratıcı bir duygudur bu. Ama malum: Yaşadığımız çağ egolarla yaşama çağı. Galiba bu yüzden sürekli yanlış yapıp duruyoruz. Önümüze çıkan kayaları bir çırpıda yok etmeye çalışıyoruz. Oysa iç sesimizi dinleyebilsek, o derinlerdeki yaratıcılığa bırakabilsek kendimizi. Ah bir ona yeniden güvenebilsek!

Her çam birbirine benzer ama her biri bu yeryüzünde özeldir. Tıpkı insan gibi. Sorunlar birbirine benzese de ayrıdır birbirimizden yaşadıklarımız. Hiçbirimiz öbürünün aynısı değildir ki. Hepimiz farklı ve biriciğiz. Bu yüzden büyük genellemelere kalkışmak nafiledir ya; hele önyargılarımızı haklılık paydasında toplama çabası, bu çabayı yaygınlaştırarak kendimizden kaçışımız...

Peki bu kendimize has tecrübeler eşliğinde birbirimizi görmeyecek miyiz? Tam da bu yüzden birbirimizi seçebilmek anlamlı olurdu. Bende olmayanı sende görmek; sende olmayanı bende bulman... Ancak bu surette ortak, yaşamdan beslenen bir sağduyu geliştirebilmek. Dünyaya farklı açılardan bakanlarla dünyayı paylaşmak. Paylaşmanın aslında bu olduğunu keşfedebilmek. Bu olmadan hepimiz bu yeryüzüne tutsak canlılar olmaz mıydık? Kendi öznel deneyimlerimize sıkışıp kalmak, kendi duygu, istek ve arzularımızın “en gerçek” duygu, istek ve arzular olduğu yanılsaması içinde kendi sesimizi kendi sesimizle boğmak, boğmak, boğmak...

Of.

Hem kendi gerçekliğimizi hem de yeryüzününkünü görebilmemiz için bütün alemin baharı üzerimizden eksik olmasın. Nevruz bayramınız kutlu olsun; nevrozsuz bir hayata eşik olsun.

Not: Bu bahar günlerinde Engin Geçtan’ın Zamane’sini okuyun derim. Otorite, öfke eşliğinde Türkiye, psikiyatri perspektifinden.

DİĞER YENİ YAZILAR