Vaatler

Haberin Devamı

Trakya Üniversitesi, Selimiye Camiili o güzel kentin bir diğer yüz akı. Geçtiğimiz çarşamba, Mart’ın son günü karşımda Edirne, alçakgönüllü ihtişamıyla bana bakıyor! Balkan Savaşı’ndan hemen önce Batı Trakya’dan buraya göçmüş bir ailenin en büyük çocuğu olan dedem Edirne’de doğup büyümüş. Bu yüzden Edirne ile kan bağım da var.

Dolayısıyla Edirne’ye tarafsız bakmam mümkün değil!

İşin aslı üniversiteyi gördükten sonra tarafsız bir gözle baksam da düşüncelerimin değişmeyeceğini fark ediyorum. Trakya Üniversitesi, yaşayan ve üretime değer veren bir kurum. Ana kampüsten içeri girdiğinizde sizleri sağlı sollu kadın heykelleri karşılıyor. Bayılıyorum! 1986 yılında yaşamını yitiren heykeltraşımız İlhan Koman anısına her yıl düzenlenen heykel yarışmasının sonucunda sergilenmeye değer heykeller kampüsün her tarafına dikiliyormuş! Zaten Edirne bir heykel kenti. Üstelik yaşamın içinden, kendi halinde insanların heykelleriyle bezeli bir kent. Süpürge yapanı, balıkçısı, balıkları ve elbette Koca Sinan’ı ile eskiyle yeniyi, yaşamla ölümsüzlüğü birlikte yaşıyor.

Üniversitenin Kütüphane Haftası nedeniyle düzenlediği programda bir konuşmam var: Edebiyat özgürlük vadeder mi? Burada Edirne ile ilgili sayısız araştırma ve inceleme kitabına imza atmış olan Kütüphane Daire Başkanı Ender Bilar’ın çabalarını özellikle anmak istiyorum. Konferans öncesinde, yaptıklarının Don Kişotvari bir girişim olduğunu söylüyorum kendisine. Ama sonunda ikimizin de görüşlerinin vardığı yer aynı: İnatla devam etmek gerek! Burada üniversitenin şöförü, Kırklareli yetimhanesinde büyümüş olan Zafer Bey’in dediklerini de anmadan geçmeyelim. Uzun yıllar otobüs şöförlüğü yapmış ve bu işin hakkını verdiğini düşünüyor. Her yolculukta şuna inanmış: “Otobüste sadece 60-70 kişi taşımıyorum. Bu insanların bağları olan ailelerini, akrabalarını ve tanıdıklarını da taşıyorum. O halde on binlerce insana karşı sorumluluğum var!”

Konferansta, ben de yaklaşık bu kadar, ama ilgili bir topluluğun önünde benzer bir izlekte konuştum. İlk başta özgürlükten ne anladığımı, ardından edebiyatın bu alanı genişletip genişletemeyeceğini. Çağımızdaki ya da modernizmdeki kıymet ve değer (ya da kullanım değeri) arasındaki uçurumu. “Dünyanın en kıymetli tablosunu yapabilir, en muazzam romanını yazabilir, en anlamlı heykelini ortaya koyabilirsiniz ama bunu dolaşıma sokamıyorsanız; kısaca yapıtınız kullanım değerine ulaşamıyorsa sonuç ürün ve ürünün oluşturulduğu an adına hüsrandır” dedim.

Ama sonuç olarak söylediğimi burada da özetle tekrarlayım. Bu hususun, sanatın sonsuz zamanla ve gerçek özgürlük vaadiyle kurduğu ilişkisi anlamında pek de bir önemi yok. Neden mi? Çünkü sanat, belki onu ortaya koyandan bile bağımsız olarak, zamanın bütün depremlerine karşı koyabilmiştir. Bakınız: Selimiye.

DİĞER YENİ YAZILAR