Şöyle bir şey hayal ediyorum: Bu 23 Nisan’da, diyelim ki Çankaya’ya çıkan bir öğrenci köşkte eline mikrofunu alır ve daha önce resim ya da müzik dersinde prova yaptığı gibi “Galile teleskopu buldu, biliyor musunuz?” der.
Bu laf üzerine herkes dönüp birbirine bakacaktır. Sınıf öğretmeni ufak bir panik atak krizi geçirirken “Bu maaşa bu stres çok fazla” diyecek, anne babanın “Bizi elaleme mahçup etti” diye beti benzi atacaktır. Muhtemelen heyetten birisi “Evladım o asırlarca önceydi, sen karıştırdın biraz, ah şu SBS sınavları yok mu!” diye zoraki bir biçimde dişlerini sıka sıka gülmeye çalışacaktır.
O sırada “Hayır” diyecektir çocuk inatla, “Galile teleskopu buldu ve mertlik orada bozuldu.”
“Allah Allah taktı bu buna” sesleri kristal avizelerin yoğun ve görkemli ışığının iris ve frezyaların taze kokusuna karıştığı ihtişamlı salonu kademe kademe doldururken çocuk, geleceğimizin değerli mirası, kastettiği mertliğin insanlığın kendi kibiri olduğunu söylemeye gerek bile duymayacaktır. Kimsenin asabını bozmamalıdır. Ne de olsa 23 Nisan’dır ve neşe doluyor insandır. Ateş, barut, kağıt, matbaa, telefon değil de neden keçi inadıyla teleskopu dillendirdiği ise çok açıktır. İnsanlığın kainata ve kendinin dışındaki dünyalara bu kadar net ve gerçekten bakabildiği yerdir orası; dolayısıyla kendini ilk kez bu kadar aciz ve küçük hissettiği ufuk. Bu ise antik Yunan’daki söz sahibi erkandan (ki bunlar erkekler-ticaret yapan ve parayı elinde tutanlar olup köleleri, kadınları, çocukları idare eden mutlu azınlıktır), günümüzün diyelim ki İran-İsrail arasındaki gerilimi çözmüş, bu ve birçok konuda aşmış Sarkozy’lerine kadar söz ve erk sahibi insanlığın kaldıramayacağı bir yüktür. Katolik kilisesinin vakti zamanında bu hususta aldığı tedbirler de bunu yansıtır zaten. Zira Galile’nin yaptığı kendinden öncekilerin bir hipotez olarak ortaya attığını bizzat kanıtlamaktır. Bu somut kanıtla, kendisinden öncekilerin söyledikleriyle çok farklı bir yerdedir Galile. Kilisenin neredeyse gururla üstlendiği ve buradan insanlık tarihine yayılan vecd hali, o ilahi “En büyük insan başka büyük yok” tatmin duygusu ve bu duygunun beslediği rehavet gitmiş, bu şişirilmiş ego yerini “Eyvah insanlık elden gidiyor” tarzında bir şüpheye bırakmıştır. Sadece din duygusu için değil o güne kadar kurgulanmış olan felsefe için de bir tehdittir bu.
Gerçekten de teleskop bulunmuş ve mertlik bozulmuştur! Buradan yola çıkarak uzaklara bakabilen, kısaca dünyayı dışardan seyredebilen bir görüş o zaman muhtemelen bize şunu söyler: İnsanlık tarihi erdemle, adaletle, eşitlikle dolu bir tarih filan değildir.
Ha o gün, 23 Nisan’da ne mi olacaktır? Engizisyon mahkemesi bir yana, muhtemelen bilime takınılan tavır takınılacaktır çocuğa karşı da. Serin bir duruş, görmezden gelmek, sevecenliği de barındıran ama şüpheli bir mesafe; aynı oranda da korku.
Yani şimdilik... Başkaldırmaya, sorgulamaya ve insanı, yaşamı anlamaya inat -devam ederse vay haline olan o çocuk.
***
Evrim Alataş’ı kaybettik. O coşkulu, yaşamın ta kendisi olan kalemi bu kadar genç yaşta mı kaybetmeliydik! Yıldızlarla kal Evrim.
23 Nisan
Haberin Devamı

