Sivil yaşam

Haberin Devamı

Farkındasınızdır. Yaşamlarımızı sivil etkinlikler, kanıtlar değil resmi etkinlikler ve kanıtlar belirliyor. Ortada ciddi bir eşitsizlik var. Yaşamla resmi olanın arasındaki derin uçurum. Bir tarafta resmi açıklamalar, bu açıklamalara çanak tutan üsluplar, öte yanda yaşanan “gerçekler” var. Ancak bu gerçekler hiçbir zaman delil sayılmıyor, önemsenmiyor. Merkezi, hiyerarşik ve mülkiyetçi; dolayısıyla iktidarın her türlü tavrının belirlendiği “resmiyet” yaşamın bütün odaklarında kendini hissettiriyor.

Örneğin içi yanan bir il var karşımızda: Zonguldak. Maden göçüklerindeki aymazlıkların bedelini ödeyen hayatlar var. Onlara sunulan resmi açıklama şu: “Bu mesleğin kaderidir yaşananlar.” İnsanlar gözyaşlarıyla kaderin ve kederin arasına sıkıştırılan bu “resmi” sözlere bakıp ne diyeceklerini şaşırıyor. Otuz yaşamın, üç yüz yaşamın, üç bin yaşamın her defasında bu biçimde karartıldığına tanıklık etmek sadece bir kader olarak tanımlanabiliyor resmi olarak. Oysa o otuz yaşamda, üç yüz ve üç bin yaşamda resmiyetin hiçbir yerine temas etmeyecek bir gerçeklik var: Yaşamın herkesin doğal hakkı olduğu.

Örnek vermek gerekirse: Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde bu tür göçükler yaşanmıyor. O halde resmi olarak “kader nedir”, sivil olarak “kader nedir” soruları aklımıza düşüveriyor.

Onlar aslında çocuk değil

Gelelim başka bir hususa. Şu anda cezaevlerinde yatmakta olan çocuklar. Adlarını koyalım. Ne taş atan, ne de Terörle Mücadele Kanunu (TMK) mağduru çocuklar diyelim onlara. Açıkça söyleyelim: Kürt çocukları diyelim. Sivil toplum örgütlerinin defalarca dillendirdiği bir insanlık ayıbı var ortada. Hukuksal firelerle dolu bir süreçten geçiriliyor bu çocuklar. Ve işte gelen resmi açıklama: “Onlar aslında çocuk değil.”

Halbuki bu insanların çocuk olduklarına dair yüzlerce sivil belge var. Yüzlerce manasız dava ve bu davaların manasız, yaşamlara kast eden sonuçları. Bu sonuçların gelecekte doğurabileceği trajedilere yönelik “resmi” açıklamaları da hayal etmek zor olmuyor bu yüzden. Bir tarafta “Bu ülkeyi cehenneme çeviririz” tehditleri, öte yanda “Şehitler Ölmez” sloganları.

İkisinde de gencecik insanların yaşamlarını yok sayan o tavır mevcut. Oysa ülkemiz devasa bir gençlik potansiyeline sahip. Gerçek gücü ancak yaşamlarını temin altına alabilirsek ortaya çıkabilecek bir potansiyel! Ne tuhaf: Çocuk ve gençlik bayramlarıyla dünyaya örnek olabilecek bir diyarda yaşıyoruz. Ama bir de bakmışsınız aynı ülkede panzerler çocukların üzerinden geçmiş. O zaman aklımıza yine benzeri sorular düşüyor: Resmi olarak kim çocuktur ve gençtir? Peki ya sivil olarak?

Şurası açık ki idealar dünyasından gerçek yaşama geçiş zaman alacak. Alsın; bu gerçeği isteyen çok sayıda insan var Türkiye’de. Kandan, “asarım, keserim”lerden, “sen anlamazsın ben senin yerine düşünürüm”lerden bıktık artık. Yeni bir topluma ihtiyacımız var. Sesi olan bir topluma. Ancak sesi olan demek en çok bağıran, en çok cazgırlık yapan demek olmamalı; zira bu “rating” toplamaya meyilli medyatik, kısaca yeni bir “resmi” söylemin kurbanları olmaktan öteye geçmeyen bir refleks olurdu.

DİĞER YENİ YAZILAR