Çok basit gibi görünebilir ama dünyada öğrenilebilecek en zor dil, barış dilidir. Bir kere karşındakinin yerine kendini koymak ve “Ama sen de şunu dedin, bunu yaptın...” diye kayıtlı cümlelerle söze başlamamak zor bir kelamdır, zor.
Öyledir öyle olmasına ama barış dilinin o görkemli kuşatıcılığına inananlardanım. O dildeki dibe çökmüş yalınlık ve cesaretini yaşamın gerçek enerjisinden alan taraf büyüleyicidir. Dünyanın neresinde olursa olsun gücünü her türlü militer ve hiyerarşik eril yapının gotik iktidar tutkusuyla kuşatmaya tenezzül etmeyecek bir dildir barış dili. O dilin iradesi, kaynağında ciddi bir korku ve özgüvensizlik barındıran sertliğe, hoyratlığa şunu der: “Senin bu saldırganlığının, faşizan dikbaşlılığının ve erkek egemen dilinin ardında yatanın ne olduğunu biliyorum, seziyorum ve buna kızacağını bilsem de öfkenin gerçek nedenini anlıyorum!”
Barış dili, kadına özgü diyebileceğimiz her türlü dişil anlamı dışlayan hoyrat bir dünyaya, bir kez daha yeniden bakmamızı önerir. Kutuplaşmaya zorlayan o dünyada, yaşamı bir rövanş maçına dönüştüren onca illet arasından yaşamın “yenmekle yenilmek” arasında bir hezeyan olmadığını hatırlatır bize. Zira yaşamda yenmek kadar yenilmek de güzeldir. Belki de en çok yenilmek...
Oysa yaşamlarımız o kadar hoyratlaştırıldı ki! Savaş dilinden, yenmekten ve iktidardan başka hiçbir şeye inanamaz hale geldik.
İki erkek karşılıklı küfür ediyordu sanki...
Bu dili bana hatırlatan iki olgu var bu hafta: İlki İsrail’le yaşananlar. Olaydaki feci can kaybının trajik boyutunu aşan bir dili vardı tecrübe edilenlerin. Öte yandan sadece İsrail’in o eril, erkek egemen dile abanan üslubu değildi beni endişelendiren. Söz konusu durumdaki haklılığına, tam da bu yüzden dünyada bulduğu insani desteğe karşın Türkiye’nin verdiği ültimatomlar da aynı oranda düşündürdü beni. Aynı dildi kullanılan. İki erkek karşılıklı birbirlerine küfür ediyordu sanki. Hani şu trafikte aynı yolda karşı karşıya gelen iki sürücü gibi, ya da maçta iki takım taraftarlarının birbiriyle atışması gibi. Sanki ölenler değildi asıl konu; gerçekte söz konusu olan insani yardım değildi; ne Gazzeliler, ne Mavi Marmara’da yaşananlar... Başka bir zıtlaşma, başka bir hırs var edilmişti ortada sanki. Dünyadaki asıl savaşların gerçek nedeninin hiçbir zaman tek tek insanlar ve onların yaşamları olmadığını, başka menfaatler, başka zamanlar, başka çıkarımlar olduğunu çağrıştıran bir hamleler dizisiydi altmetinde akan. İnsana, “Barış dili bu değildir; böyle olamaz dedirten başka bir şeyler...”
Kafama takılan ikinci husus BDP Milletvekili Emine Ayna’nın sert sözleriydi. Sayın Ayna, kullandığınız dil, tam da eleştirdiğiniz savaş dili, yani stratejik manevralar içeren eril dildir. Biz kadınlara ait olmayan bir dil. Hep ona yabancı kalacağımız, mesafeli kalmamız gereken bir dil. Barış dilini vicdanımız ve yüreğimizle gerçekten istiyorsak önce savaş dilinden vazgeçmemiz gerekiyor. Hepimizin, deneyimlerimizden çok iyi bildiğimiz gibi ülkenin cehenneme dönüşmesi hepimizin cehennemi ve dilsizliği olacaktır.
Barış dilinde yaşam değerlidir, tek tek bütün insanların yaşamları. “Oh olsun, nasıl çaktım, nasıl benzettim, nasıl morarttım, amma haddini bildirdim...” başlıklarına sığamayacak insan yaşamları. Bir de barış dilinin savaş diliyle elde edilemeyeceğini yeniden keşfetmek, bir ihtimal.
Barışın dili
Haberin Devamı

