Mucizeden kalanlar...

Son 200 yılın en sarsıcı depremi oldu Haiti depremi

Haberin Devamı

Son 200 yılın en sarsıcı depremi oldu Haiti
depremi. Ve o depremden geriye gözyaşı ve yıkılan umutlar kaldı. Bir de tıpkı arkadaşım Esra Dildar gibi mucizeye şahit olanlar...

Haiti sarsıldığında Türkiye medyasına ilginç bir fotoğraf karesi düşüverdi. Bebek İmran’ın Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Mun’un kucağındaki fotoğrafı. Yazıları okumadan önce fotoğrafa biraz daha dikkatle bakınca arkadaki kadını tanır gibi oldum. Esra Dildar’dı bu... Kadıköy Anadolu Lisesi’nden sınıf arkadaşım. BM’de çalıştığını biliyordum ama Haiti ile onu bir müddet bağdaştıramadım. Dönem arkadaşlarımla yazıştım, kısa bir e-posta trafiğinden sonra kendisine ulaşmayı başardım ve o anları bir de onun gözünden hissetme ayrıcalığına sahip oldum...

Bir mucizeyi anlatıyordu Esra, yaşamda kalma mucizesini. Yıllar önce inandığımız mucizelerin bunda bir payı var mıydı bilemiyorum ama o bunları üşenmeden, New York’taki yoğun temposu arasında bana aktardı.

İmran’ın o tarihi fotoğrafı havaalanında Haiti’den ayrılmadan önce çekilmişti. Acının, gözyaşının, çaresizliğin sel olup gittiği topraklardan ailece eksiksiz olarak ayrılışlarının fotoğrafıydı... Haiti’de aile dışında her şeylerini yitirmişlerdi. Genel Sekreter’le birlikte New York’a dönerken uçakta yanlarında BM Haiti İstikrar Misyonu’nun şefi Heidi Annabi ile yardımcısının cenazelerini taşıyorlardı... Dinmeyen gözyaşları... Uçak havalandığında kente yeniden, yeniden baktı Esra...

Cumhuriyeti kurdular ama en yoksul ülke olmaktan kurtulamadılar

Haiti’ye ilk gittiğinde dikkatini çeken şey başkent Port-au-Prince’in kalabalığı olmuştu. İnsanlar, çocuklar, kadınlar... Yukarılardan bakınca şehrin dağlarını, tepelerini azgın bir kangren gibi sardığını gördüğü sayısız mega gecekondu bölgesinden sokaklara taşan yoksul kalabalıklardı bunlar.

Oysa Haiti’nin yoksulluğu daha farklıydı, talihsizdi. Köleliğe karşı bağımsızlığını ilan eden ve cumhuriyet kuran ilk siyah ulustan Kuzey Yarımküre’nin en yoksul ülkesi olmasına uzanan tarihinde, ardarda yönetime gelen dikta rejimlerinin, yolsuzlukların, cehaletin, şiddetin, doğal afetlerin büyük rolü vardı şüphesiz. Toplam dokuz milyon nüfusun yaklaşık üç milyonunun yaşadığı Port-au-Prince’te, gecekondu bölgelerinde 30-35 kişi, ev niyetine paylaştıkları iki oda yapılarda vardiyayla uyuyordu. Vardiyayla uyku, evet yanlış okumuyorsunuz. Bu insanların akan suları, gece yanan lambaları yoktu. Ama özenle korudukları insanlık gururları vardı. Bütün yokluğa yoksulluğa rağmen, çocuklar her sabah tertemiz hazırlanıp okula gönderiliyordu; önlükler, kurdeleler, annelerin taradığı derli toplu saçlar. Her sabah yaşam kokan bir resmi geçitti okul öğrencileri o halleriyle; Haiti’nin saf, gülen yüzüydüler...

Eşi de BM’de çalışıyordu, ayrı kalmamak için Haiti’yi seçtiler

Hal böyleyken 2004’ten bu yana New York’ta BM Barışı Koruma Operasyonları Bölümü’nde çalışan Esra, 2009 yılında BM Kalkınma Programı’nın İnsan Kaynakları şefi olarak bir seneliğine Haiti’ye tayin oldu. Saha deneyimi kazanmak profesyonel anlamda çok uzun süreden beri gerçekleştirmek istediği bir hedefti. Özellikle Haiti’yi seçmesinin nedeni ise BM Haiti İstikrar Misyonu’nda “Toplumda Şiddeti Azaltma Bölümü”nün şefi olan eşiyle birlikte aynı ülkede görev almak istemesiydi. Depremin gerçekleştiği güne kadar da bu görevini sürdürdü. 1999 Marmara Depremi’nden tecrübeli olduğu için depremi başladığı anda hissetti. Ama Karayipler’de oldukları için bir an için inanamadı. Hemen arkasından bunun çok büyük bir deprem olduğunu kavrayıp binadan çıkmak üzere hamle yaptı. Ama bina gürültüyle sağdan sola, soldan sağa sallanıyor, yer hakikaten yerinden oynuyordu. Dışarı çıkması çok güç oldu. Aklında bir tek beş aylık oğlu İmran vardı. Eşi kahramanıydı, ona bir şey olacağı aklının ucundan geçmiyordu. Oysa oğlu...

Deprem devam ederken eşi William’ı cep telefonuyla aramaya başladı. Hatlar kesilmişti. İmran evde dadısıyla birlikteydi, ne kadar denediyse onlara da ulaşamadı. Sarsıntı biter bitmez eşinin üst sokaktaki ofisine çıkan ara yoldaki merdivenleri koşar adım tırmanmaya başladı. “Oğlum! Oğlum!” diye bağırıyordu yüreği ağzında. Yukarı vardığında ise ilk büyük şoku yaşadı. Eşinin ofisi yerle bir olmuştu... Kalbinin durduğunu hissetti ama inanmadı nedense. “Çıkmış olmalı, çıkmıştır o” diyerek arka taraftan dolaştı. Bina yıkıntılarının arasında eşini gördü. Başına çöken ofisinin altından çıkmayı başarabilmiş, üstü başı toz toprak, kan içinde ona doğru geliyordu.

Birlikte evlerine, oğullarına doğru yürümeye başladılar. Dünya durmuştu sanki; her şey susmuştu. Bir tek insan haykırışları vardı, ağlamalar. Tuhaf, çok tuhaf bir şey asılı kalmıştı havada...

Evi yıkılmıştı, peki ya bebeği ne durumdaydı?

Akılları oğullarında, dualar ederek, soluk soluğa, korkuyla, ama inançla yokuş yukarı yürüdüler. Binlerce insan yürüyordu onlar gibi... Vadinin karşı tarafından evlerinin görüneceği noktaya vardıklarında hiçbir şey göremediler. Ev yerinde yoktu. YOKTU. Reddi ilk o zaman yaşadı...

“Hayır!” diye bağırıyordum, “yanlış yere bakıyoruz, bizim evimiz orada değil, bir sonraki tepede!

Oysa daha dikkatli bakınca anladık ki evimiz orada, yıkılmış, küçülmüş, kaymış bir biçimde duruyor. Apartmanımızın sağ tarafı tamamen yıkılmış. Bizim evimizin bulunduğu sol taraf da yıkılmaya başlamış, birinci ve ikinci katların üzerine çöktükten sonra mucize eseri durmuş. William beni sakinleştirmeye çalışıyordu, ama ben durduramıyordum kendimi.

Ya içeride kilitli kaldılarsa? Ya merdivenlerde yakalandılarsa?

Ya? Ya? Ya???”

Yürümeye devam ettiler. Ayağından kanlar akıyordu. Son 500 metrede biri onları arabasına aldı. Apartmanlarının bahçesinde bulunduğu Karibe Oteli’nin önünde durdu araba. Hava kararmıştı. Büyük bir grubun dışarda beklemekte olduğunu gördüler. William ona dönüp “Bu andan itibaren kendine hakim olman gerekiyor Esra” deyince, sanki ölüm ilanı almış gibi kanı dondu. Korkuyla arabadan inip insanlara doğru ilerlemeye başladılar. Sessizliğin içinde. Zaman durmuşken.

Derken bir ağlama sesi duydu.

Karanlıkta kendisini görmeden önce İmran’ın ağlama sesini duydu Esra!

“Sağdı. Burnu bile kanamamıştı...”

Esra ve eşi William şimdi New York’ta

Deprem başladığında dadısı Carena’yla birlikte yere düşmüşler, çocuk kollarından kurtulmuştu. İmran’ı yerden kapan dadı can havliyle kapıya koşmuş, ancak kapıyı açamamıştı... Mutfak balkonuna da pencereden çıkmayı başarabilmişlerdi. İşte o sırada nereden geldikleri belli olmayan iki Haitili, dışarıdan balkona bir itfaiye merdiveni dayayarak önce İmran’ı, sonra dadıyı, son olarak da aşçıyı kurtarmış ve nereye gittikleri anlaşılamadan ortadan kaybolmuşlardı. İmran sürekli ağlıyordu.

“İmran’ımı kucağıma aldım. Ağlaması kesildi...”

Bunca zorluğun ve çilenin ardından bu kez de deprem trajedisiyle perişan olan Haitililerin yardımına ilk koşacak olan BM Haiti İstikrar Misyonu’nun Genel Merkez binası da yerle bir olmuştu. Misyon şefi de aralarında olmak üzere toplam 100 iş arkadaşlarını depremde kaybettiler Esra ve eşi William.

Şimdi New York’talar. Bir mucize eseri yaşadıklarını biliyor ve sürekli şükrediyorlar. Ama kaybettikleri arkadaşlarının anısı, yitip giden yüz binlerce Haitilinin hayali, o topraklardaki hatıralar peşlerini bırakmıyor. Mucize bir yerde duruyor ama bir diğer yanda “Sarsıntı dinmiyor...”

DİĞER YENİ YAZILAR