Bilgi ve şevkat yuvası: Darüşşafaka

Haberin Devamı

Tam 147 yıldır babasız ve yoksul çocuklara kucak açan Darüşşafaka “eğitimde fırsat eşitliği ilkesiyle” binlerce genci hayata hazırlıyor. Erzincan ve Marmara depreminde babasız kalan öğrencileri çatısı altında toplayan Darüşşafaka son olarak da Mardin Bilge Köylü çocukların yuvası oldu. Ama bu yazı bir Bilge Köyü yazısı değil. Bu yazı bilgiyi ve bilgeliği kendine hedef edinmiş bir yolu anlatıyor.

Ocağın erken inen ikindilerinden birinde Darüşşafaka’nın kapısından içeri girdim. Binanın her yerine özenli, serinkanlı bir şevkat yerleşmişti.

Toplantı odasına geldiğimde beni okulun başkan vekili ve aynı zamanda öğrenci seçme komitesi başkanı olan Davut Ökütçü karşıladı. Kendisi bizzat Darüşşafakalı olan bu insanın gözlerinde de aynı titiz şefkati gördüm. Ökütçü, 6 yaşında babasını yitirmiş, bu yitirmişlik ve beraberinde gelen yokluklarla hayata 1-0 yenik başlamış, Diyarbakırlı gencecik bir çocukken ilkokul müdürü sayesinde Darüşşafaka ile tanışmıştı. Bunun nedenini çok iyi kompozisyon yazmasına borçluydu bu Diyarbakırlı çocuk. Öyle ki Türkiye çapındaki bir yarışmada üçüncü olmuş ve herkesin dikkatini çekmişti. Ökütçü, maddi olarak ileriye gitme şansı yokken Darüşşafaka’nın sihirli değneğinin yetkin gücü ve evrensel misyonuyla başarı basamaklarını hızla tırmanmış, Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği’nden New York Syracuse Üniversitesi’ndeki endüstri ve işletme mühendisliği eğitimine uzanan yolunda ne Darüşşafaka’yı ne de ABD’deki eğitiminde ona sonsuz destek sunan Türk Eğitim Vakfı’nı (TEV) unutmamıştı. İki kuruma da duyduğu şükran borcu, Koç Holding’ten emekli olduktan sonraki yaşamını aktif (ve aktivist!) bir eğitim elçisi olarak sürdürmesine yol açmış, bugün ülke olarak eğitim konusunda acilen ihtiyaç duyduğumuz insan profilinin nadir örneklerinden biri haline gelmesine neden olmuştu.

Babasını yitirmiş dördüncü sınıf öğrencileri sınavla seçiliyor

Ökütçü, bulunduğumuz toplantı odasına gelen çaylarla birlikte koyulduğumuz sohbet esnasında Darüşşafaka’nın farklı bir misyonuna da dikkatimi çekti. İşin aslı beni okula getiren nedenlerden biri de buydu. Okul, babasını yitirmiş ve dördüncü sınıfa başlayacak olan çocukları seviye sınavıyla alıyor, on yıllık bir eğitimden sonra bu çocukları donanımlı biçimde yaşama bırakıyordu. Bunun dışında ise “eğitimde fırsat eşitliği” ilkesini gözeterek ülkenin geçirdiği deprem, sel vb. felaketlerin peşisıra devreye giriyor, Türkiye’nin her bölgesinde babasını yitirmiş çocuklara sağlam kapısını, hiçbir kâr amacı gütmeksizin ardına kadar açıyordu. Sınavla aldıkları çocuklara ek olarak, bu travmalardan etkilenmiş çocukları kendi bünyesine katıyordu Darüşşafaka. 1939 Erzincan depremi bunun ilk örneğiydi. Bu depremde babasız kalan tam 83 çocuk, gerçek bir sosyal sorumluluk örneği gösteren İş Bankası’nın desteğiyle okula kabul edilmişti. Hayat ne tuhaf: Bu 83 gençten biri yıllar sonra İş Bankası’nın genel müdür yardımcısı olacaktı! Bir diğer örnek ise Adapazarı depreminde yaşandı. Geçtiğimiz yıl ise Bilge Köyü’nde yaşananlardan sonra yine benzer bir durum gerçekleşti. Öncelikle valilikten, sonrasında bu çocukların ailelerinden alınan izinle, o yıl ilkokul 4’üncü sınıfa başlayacak beş çocuk Darüşşafakalı oldu.

Ökütçü bu çocukları okullar açılmadan İstanbul’a getirmiş ve hayatlarında ilk kez uçağa binen çocukların A’dan Z’ye her türlü ihtiyacını göğüslemiş ve onların “Davut Amca”sı olmuştu. Velileriydi onların. Lafa girip, neden dördüncü sınıf diye sordum. Ökütçü bunun Darüşşafaka’ya başlama yılı olduğunu, daha küçük yaşta çocukların annenin bakımına ihtiyaç duyduklarını söyledi.

Tam “Davut Amca”nın bu çocuklarla Mardin’den Diyarbakır’a yaptığı bu “ilk” yolculukta çocukların söylediği kardeşlik ve barış şarkılarını, Diyarbakır valisinin onayıyla onları VIP salonundan uçağa en son bindirdiğine dair anekdotları geniş geniş sormaya hazırlanıyordum ki toplantı salonunun kapısı çalındı. Darüşşafaka’da ilk senelerini geçirmekte olan Anadolu’nun dört ilinden dört çocuk kırmızı hırkalarıyla ateş gibi içeri düşüverdi. Samsun, Bilecik, Trabzon ve evet Mardin’den, dört öğrenciydi bunlar.

Paylaşmanın ve arkadaşlığın değerini öğreniyorlar

Sapsarı saçlarıyla Samsunlu Erkan Işıkçı insanlara yardım etmek için “eczacı” olmak istiyordu. Darüşşafaka’ya gelmeden önce futbol meraklısıydı ama okulun basketbol sahaları müthişti ve galiba artık basketçi olacaktı! Üstelik mandolin de çalmasını öğrenmişti bu kadarcık zamanda. Elleri o kadar narindi ki! Belki bir sonraki sene kardeşi de gelecekti okula; ama bileğinin hakkıyla gelmesi gerekiyordu.

Bilecikli Nisanur Akkerman eskiden doktor olmak isterken şimdi hem doktor hem de drama öğretmeni olmak istediğini söylüyordu. Darüşşafaka’ya geldiğinden beri tiyatro onu ayrı bir biçimde cezbediyordu besbelli. 26 Mart’ta “Kralın Giysileri”ni sahneleyeceklerdi. “Kral çıplak mı?” diye sordum. Hayır, hayır kral pijamalıymış! Nisanur, tiyatro sevgisinin dışında okulda yaşadığı güzel ortamı anlattı bana.

Trabzonlu Bedirhan Durmuş, sınav öncesinde tanıtım toplantılarında kuru pasta eşliğinde kendisiyle sohbet eden öğretmenlerden birinin ona dönüp şöyle dediğini anlattı: “Senin gözlerin çok parlak. Sen sınavı kesin kazanırsın.” Bedirhan’ın gözlerine baktığınızda o ışığı görmemeniz mümkün değildi zaten. Foto muhabiri arkadaşım Çağrı Kılıççı da bunu teyit etti. O gözlerdeki parlaklık objektifin içinden bile göz kamaştırıyormuş! Arkadaşlığın ve paylaşmanın kıymetini bu okulda çok net anladığını vurgulayan ve bir çift ışık olan Bedirhan’ın, çocuk teri ve oyunla sırlanmış kısık sesiyle ileride “büyük bir elçi” olmak istemesini doğal karşıladık bu yüzden. İçimizden bir ses onu bir gün gerçekten büyükelçi olarak göreceğimizi söyledi!

Kötüler kalmasın diye savcı olmak istiyor

Ve sonra sıra Hilal’e geldi. Kırmızı hırkasına eşlik eden kırmızı tokası, iri gözleriyle Hilal Çelebi’ye. Hilal savcı olmak istiyordu gelecekte. “Neden” diye sorduğumda “İçimden öyle geliyor” dedi. “Türkiye’de hiç kötüler kalmasın istiyorum. Türkiye çok güzel, dünya çok güzel, kötüler kalmasın...” Geride bıraktığı coğrafyada yaşanılanlar bu 10 yaşındaki çocuğu böyle etkilemişti besbelli. Ona orayla ilgili hiçbir şey soramadım. Ama onun savcı ya da hakim olma dileğinde yatan gerçeği görmemek mümkün değildi. Genelde günlük tutuyor, şiir ve hikâye yazıyordu Hilal. Hikâyelerinde daha çok Darüşşafaka’yı anlatıyor, kahraman olarak kendinden ve arkadaşlarından bahsediyordu. Okula ilk geldiğinde ağlamış ama zamanla alışmış, arkadaşlarını ve öğretmenlerini ailesi gibi görmeye başlamıştı. İstanbul’u ilk gördüğü zaman, özellikle Boğaz Köprüsü’nden geçerken sulara düşecekmiş gibi korkmuş, sonra alışmıştı. Tıpkı Davut amcası ve öğretmenlerle birlikte Mardin’den İstanbul’a yaptığı ilk uçak yolculuğunda heyecandan midesi bulanmış, başı dönmüş ama sonradan buna da alışmış olduğu gibi.

Bu sözlerin ardından sınıflara geçtik. Hilal’in sınıfında fotoğraflar çekilirken tavandan sarkan yaprakları ve bu yapraklar üzerindeki yazıları gördüm. Değer bilme, paylaşmak, empati, merak, şevk, bağlılık, doğruluk diye birbirlerine eklenerek gidiyordu yazılar yapraklar üzerinde. Bugün bu kavramlara ne kadar çok hasret olduğumuzu düşündüm. Bunlarla yoksul ve anlam kıtlığında gezinen dünyalarımıza düşecek ışığı. Sırf bu yüzden 6 Ocak 2010’lu Darüşşafaka tarihini kişisel tarihimde daha farklı hatırlayacağımı fark ettim.

DİĞER YENİ YAZILAR