“Uyan anacım uyan!” Uyandım. Uyanmak ne kelime koşup pencerenin önüne sığındım. Sanki gün içindeydim de fıldır fıldır bir rüzgar esiyordu içimde!
Diyarbakır’da sıcak bir tan vaktiydi. Davulcu sokağın erken serinliğinde asfaltla birlikte uzayıp giden bir name tuturmuştu. Tek kişilik bir orkestaydı, çok dilli bir rep müziğinin solosunu yapar gibi bir hâli vardı. “Uyan Şemse Uyan!”
Şemse mi? Buna da sonradan uyandım. Otelin önündeki parkın adıydı Şemse. Şemse Allak Parkı. Bundan yıllarca önce Mardin Yalımlı’da yasak aşk yaşadığı gerekçeyle taşlanarak cezalandırılan ve Diyarbakır’daki hastanede hayata gözlerini yuman talihsiz kadının adıydı Şemse Allak... Şimdiyse davulcu en olmayacak olanı, Şemse’den uyanmasını istiyordu. Deli mi neydi: Taşa boğulmuş bir kalbi uyandırmak kolay mıydı ki!
Deliydi deli, besbelli. Gözü dönmüş bir hayat aşığı, hovarda bir umuttu. Şemse’yi de bir güzel uyandırıverdi. Şemse ah Şemse, öyle güzel ve alımlıydı ki! Ancak bununla da yetineceğe benzemiyordu davulcu. Müsrifliğe kaçan bir ev sahibiydi sanki. Şemse’yi uyandırdıktan sonra “Uyanın be çocuklar uyanın” diye bağırmaya başladı.
Çocuklar... En derin uykularda en zor uyananlardı bu saatlerde. Oysa onlar da uyandı bu cömert davulcunun ritmine dayanamayıp!
Polise taş attıkları gerekçesiyle cezaevlerinde kendilerine reva görülen hayatı öfkeyle göğüslemeye çalışanlardı. Öyle genç ve çocuktular ki... Bedbin bir kabustan uyanırcasına silkiniverdiler ruhlarına asılı kalmış hiddetten.
Davulcu bununla da yetinmedi. Sahura kalkmaya hazırlanan, hazırlanmayan kadını, erkeği, Türkü, çocuğu Kürdü, genci, yaşlısı herkesi uyandırdı. Hiç kimse artık gak guk edecek halde değildi. Zira hemen hepsi yılların yılları devirdiği, gözü şiddetten ve iktidardan başka nane barındırmayan o sarkaçta hiç kimse yerine konmaktan, ruhlarındaki talandan, anlaşılamamaktan, çok yorulmuştu. Davulcu bununla da kalmadı. Cadde vardı, caddenin kenarında alacalı bozkıra doğru uzanan binalarda yanan ışıklar. Onları da kattı konvoya.
O önde biz arkasında iki üç saat sonra arazözlerin geçeceği yolda uzun uzun yürüdük. Gün gerçekten ışıyana, gerçek ham ve bayağı gerçekliğiyle ortalığı bulandırana kadar yürüdük, yürüdük. Yürürken düşündük. Küfürleri, kişisel hınçları ve kompleksleri, bela okumaları, yer ve rant kavgalarını değil de inancı, güveni, umudu ve mutluluğu anarak düşündük. Alacakaranlıkta olmanın huzuruydu bu. Alacakaranlıkta yorgun, kırık ve rahatsız kalplerin göğe açıldığı ve yaşamın hakiki ritmini bulduğu saatlerde böyle olurdu. Egoların egolara yenilmediği, ince hesapların manasız başka hesaplara yenik düşmediği, hırs küpünde boğulmadan önceki zamanlar. Bize çok yakın olanı, bizlerden çalınmış olanı, yeniden yakalayabileceklerimizi, kaçırmış olsak bile yeniden elde edebileceğimiz fırsatları düşündük.
Yaşamlarımıza sahip çıkabilmenin gücünü ve bunun getireceklerinin düşünü kurmayı özledik. Tükürükler saçan büyük ve iddialı lafları başkalarına bırakmaya karar verdikten sonra kendimi bu tuhaf alacakaranlık konvoyunun “yalancısı” ilan ettim! Evet, bize öyle geldi ki ertesi gün tutacağımız yaşam orucu böylesi bir umut için olacak... Tıpkı Walter Benjamin’in dediği gibi: “Sadece kurtulmuş bir insanlık geçmişe tümüyle sahip çıkabilir.”
Alacakaranlıktaki mutluluğun sırrı
Pencereyi açık uykuyu aralık bıraktığım bir saatte davulcunun coşkusuyla ayağa dikildim. Alacakaranlıktı
Haberin Devamı

