Hayatımız sınav!

Haziran sınav ayıdır ülkemizde. Yıllarca küskün köşelerinde büyük sınavlara hazırlanan geçlerimizden 180, bilemediniz 200 dakikalık sınavlarda hayatlarına yön verecek esaslı hamleler yapmaları beklenir

Haberin Devamı

Bazen ve rastlantısal olmayacak biçimde bu hamlelerde maya tutmaz, diyelim ki şans eseri tuttu, çoğunlukla da işe yaramaz. “Yirmi yıllık mesleğimi sevmiyorum, yanlış tercih yapmışım yanlış!” diyen o kadar çok insan tanıyorum ki... Buna rağmen eğitim sistemimizde hiçbir şey değişmiyor, mutsuz insanlar cumhuriyeti genişledikçe genişliyor.
Sınavlar ve bununla gelen seviye tespitlerinin yarattığı ritüeller yüzünden çocuklarımız ve gençlerimiz mahvoluyor, cinnet geçirenler hemen Satanist damgası yiyor ve nihayetinde yıllardır bir arpa boyu yol gidemediğimiz de ortaya çıkıyor!
Üstelik bu durumun yalnızca ülkemize özgü bir dava olmadığı da aşikâr. Sadece bu ülkelerden bir kısmı başta coğrafyanın belirleyiciliği olmak üzere, din ve dil yönünden biraz daha şanssız! Yıllarca önce ABD’nin sosyalist dergisi The Nation’da ABD’nin sınav politikaları üzerine yazılmış bir makale okuduğumu hatırlıyorum. Makalede Başkan Ronald Reagan döneminde giderek ciddi bir baskı haline gelen TOEFL, GRE vb. sınavların özellikle 3. Dünya ülkelerinden ABD’ye gidecek öğrenciler için ciddi bir engel oluşturmasının sakıncalarına değiniliyordu. Bu sınavların ve skorların belirleyiciliğinin ağırlığının gün be gün arttırılması, eğitimde muhafazakârlaşmanın bir temsilinden başka bir şey değildi. Kısaca: Eleyiniz ve indirgeyiniz, aklı olan kazansın yöntemi. İyi de bu hangi akıldır, sormak gerekli! Zira akıl var, akıl var...
Gelecek için iyi olan nedir?
Muhafazakârlık denince, çok yakın zamanda Yeni Muhafazakârların farklı yansımalarına, artçı şoklarına tanık oluşumuz düşüveriyor aklıma. Ne de olsa 3. Dünyalının tekiyim ve soruyorum: Eğitim gibi güzel, verimli bir alan bu tür bir tutuculuktan neden nasiplenmesin! Standartlaştırma fikrine denk düşen bu sınavların böylesine yaygınlaşması, “puanını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim”e kadar varması yeterince tuhaf gelmiyor mu size? Bu garip “hayat felsefesi”ne vakti zamanında YÖK’ü protesto etmiş olan akademisyenlerimizin bile sahip çıkması düşündürücü değil mi? SBS’lerle başlayan LES’ler ve ALES’lerle çürüyen ömürlerimiz... Ömür daha anlamlı bir şey olmalı! Ah olabilse...
Zor, farkındayım.
O zaman en azından şunu soralım veliler olarak kendimize: “Çocuğumun iyi bir geleceği olsun” fikrinin “iyi olan nedir?” ve “şimdiki zaman yoksa gelecek sahiden var mıdır?” denklemini kurmadan yeni mutsuz insanlar yaratacağı gün gibi aşikâr değil mi? Diyelim ki oldu; çocuğumuz “başardı” ve yola revan olup iyi bir üniversiteye kapağı attı. Sonra? İyi bir kariyer yapmanın karşılığı en temel olarak nedir günümüzde?
Ben size yekten söyleyeyim: Para kazanmak. Ancak bu para kazanılırken nitelikli yaşamdan da kastedilenin ne olduğunu bilmeyi isterdim. Para kazanma ve bu surette “bişiy olma” fikrinin sağlayabileceği “muhafazakârlığın” hayat karşısındaki en beter muhafazakârlık olduğunu bilmem hatırlatmama gerek var mı...
Şurası açık ki böylesi bir “liberal muhafazakârlığın” dini, imanı da yok. Ama dini ve imanı bahane ederek kıtalararası “mazbut” mekanlarda, havada karada, faizi “kul ve hakikat yararına”, bol kepçe para kazananları da çok iyi biliyoruz...
Hayır, hayır. Çocuklar ve gençler tüm bu olup bitenleri hak etmiyor! Bırakalım da sezgileriyle içlerinde duydukları gerçek sesin ritmine uyarak “dans” edebilsinler. Küçük yönlendirmeler ve insani pusularla bu özgüveni gençlerine sunabilen eğitim, gerçektir ve temeldir. Ötesi? Zaten kendiliğinden gelecektir.
Daha gençken bizler de bunu böyle istememiş miydik?
Not: Konuyla ilgili olarak Cihat Şener’in Notos’tan yeni çıkan “Hayatımız Sınav”
adlı kitabını okumanızı öneririm...

DİĞER YENİ YAZILAR