Yaklaşık 4000 vuruşluk bir yazıda bunun nedeni tam olarak bulunamaz. Ama yine de açıklamaya çalışacağım.
Bir şey vardı. Yutkunmamıza engel olan derbeder bir ıssızlık. İçin için biliyorduk ki bizden çalınanın yalnızlığıdır bu. 30 yıl böyle geçmişti. Dımdızlak ortada kalmıştık. Umut, gerçeklik, şimdi ve sonrası adına, öylesine büyümüştük. Tomris Uyar’ın bir öyküsünde kahramanı Yazgülü’ne sordurttuğu gibi: “Bana uzun yıllar yetecek bir geçmiş elde edebilmek için neler yapabilirim acaba?”
Bizim geçmişlerimiz de böyleydi işte: Yaşamımıza dar gelen, bu yüzden de yok saydığımız anılar silsilesi. Bu çorap söküğünün ana ilmeğinin 1977 yılının 1 Mayıs’ı olduğunu farkedebilmek için geçirilen onca yıl...
1 Mayıs 2009’da meydana giren insanların sloganlarında yüreğimizi beterinden burkan hummanın nedenlerinden biri bu vurdumduymaz sürecin hafızalarımızda yarattığı travma ve boşluk hissiydi... Ama daha ötesi mevcuttu. Bayraklarıyla meydana giren yaklaşık beş bin kişi ve sloganları “İşte Taksim, işte 1 Mayıs” ile yok sayılan geçmişi yerinden oynatmış, toplumsal belleğimizdeki o tozlu kapının sihirli sözcüğü oluvermişti... Zaman mekana karışmış, metruk film orada kopmuştu. O ana kadar makul bir heyecan dalgasının içindeydim. Sonra olan oldu; alkışlarla birlikte bambaşka bir boyuta geçiverdim. Boğazımda biriken birkaç tuhaf hıçkırıktı hepi topu. Ama oluverdi işte. Taksim o zaman kendi içinde metronun dibinden de dibine vuran büyük bir abise döndü. Derin, kimsenin aynı kalamayacağı bir dip, bir sırdı. Yuvarlanıverdim o kuyuya, döl yatağına. Sanki otuz yıllık bir geriye sarıştı bu, her şeyi taptaze gözlerimin önüne getiren zamanın içinde bir yolculuk. Meydandan aşağı inen boşluk, sadece havaya sıkılı yumrukları, özgürlük inancını değil, edinilebilecek en önemli gerçeği “bir insanın geçmiş duygusu” fikrini de sunuvermişti bana. Bir tür Alef’di; her şeyi onda gördüğümüz Borges’in Alef’i. Bildik bilmedik orada, ona tabi ve oydu. Tüm zamanlar, çocukluğumuz, hayallerimiz, geçmişimiz, hatta bu geçmişe nezaret edecek olan geleceğimiz... Tarihle birlikte her şeyi sezebildiğimiz yerdi o derin Taksim, abis.
Geçmişle birlikte başka neyi mi gördüm orada, o karanlık çukurda, dipte? Eğer olabilseydi bir geçmişimiz yani 1 Mayıs 1977 katliamı yaşanmasaydı 1 Mayıs 2009’un nasıl yaşanabileceğini gördüm. Farklı bir bugündü, ne yalan söyleyeyim.
2009’da yeniden özgürdük
Dahası, gerçekten özgürdük. Meydanda yüzbinlerce kişi vardı. Camcısı, hemşiresi, yazarı, çizeri, gazetecisi, üniformalarını çıkarıp eğlenceye gelmiş olan polisi, politikacısı, öğretmeni, öğrencisi, eşcinseli, anarşisti, emekçisi, emeklisi, ev kadını, doktoru, pastacısı, fırıncısı, çiçekçisi, imamı, genci, yaşlısı, şusu, busu. Dünyanın binbir türlü şarkısına eşlik eden dev bir orkestra vardı sular idaresinin orada. Bin dilden şarkılar söylüyorduk hep birlikte. O sırada çevredeki yüksek binaların tepesinden çiçekler boca edildi üstümüze. O kadar doğal ve o denli kendiliğindendi ki her şey. Cennet, meydandı; ruhlarımız şimdiki zamana aitti ve rahattık. Demir attığımız liman kendimiz olabilmenin gücüydü. Söylediklerimizde, yazdıklarımızda özgürdük. Söyleyeceklerimizde, yazacaklarımızda daha da özgür. Daha henüz söylenilmemiş, yazılmamış o berrak hayallerde, o berrak hayallerden beslenecek muhteşem gerçeklerde çok çok daha özgür. Şakalarda, sululuklarda, ayyaşlığımızda, serkeşliğimizde, şamatada, dostlukta, sevgililikte, mesleğimizde, ciddiyetimizde, seçtiklerimizde, seçmediklerimizde, değiştirdiklerimizde, değiştiremediklerimizde... Çok rahattık, çok. Zaman bizimdi, bize göreydi; bizlerse sonsuz zamanın yandaşlarıydık; şimdiki zamanın ruhu yaşamın alınteriyle nakışlı asaleti ve mucizeye dayalı kudretiydi.
İşte öyle bir 1 Mayıs 2009’du gördüğüm.
(.....)
Sonra içine yuvarlanmış olduğum o derin boşluğa bakarak hayalle gerçek arası tuhaf bir şeyler mırıldandığımı hatırlıyorum.
Uçsuz bucaksız başka bir bilinmezdi karşımdaki. Yazmakla yaşamak arası bir aksisedayla bana karşılık verdi. Yazmakyaşamakyenidendoğmak... Böyle bir şeyler. Biraz daha dikkat edince şöyle bir cümleydi sanki: “Olup bitenlere rağmen anaların ak sütü gibi her şeye başlanabilir yeniden.”
(.....)
Yazının eş zamanlı vurgusu için sevgili dostum Karin Karakaşlı’nın bugün Radikal 2’deki yazısına bakmanızı öneririm...
Ve tuhaf bir denklem daha: Türkiye PEN Kadın Yazarlar komitesi 2-3 Mayıs’ta Mardin’deydi. “Taşa nakışlı hayat ve edebiyat” demiştik başlığımıza... Bilge köyünde yaşananlardan sonra mezar taşlarına yazılmış kaderi de yeniden, yeniden düşünmek farz oldu.
Yeniden...
“Neden ağladığımı tam olarak bilmiyorum” diye dert yandım Karin’e telefonda. Benzer ama tanımlayamadığı bir dizi nedenden ötürü o da aynı gözyaşları içersindeymiş o sırada...
Haberin Devamı

