O sabah telefonum pek erken çaldı. Zor bela açtım. Onunsa sesi sabahı hatmetmiş bir haldeydi ya da hiç yatak yüzü görmemiş bir titreşim.
- Oscar ödülleri Slumdog’a gitti, sen hâlâ uyu, dedi.
- Vay anasını, dedim.
Öylesine, laf olsun diye sarfettiğim bir cümleydi. Biraz kırıldı tabii, haklı olarak. O saatte entelektüel cümleler sarfedecek halde değildim, o ise ruhu panik atağa düşmüş makineli bir tüfek, çağıldayıp duran bir nehirdi telefonun öbür ucunda. Gerçekten severim bu hallerini, direkt yaşamı çağrıştırır bana.
- Yazar Borges’in o kurgusunu hatırlıyor musun? Hindistan’da geçen bir olayı anlatır.
- Hangisini yav? Dur dur buldum, “Issız Adam”. Yok öyle değildi, neydi?
- “Eşikteki Adam”. Eşikteki...
- Doğru ya... Ee, n’olmuş ona?
- Onun başında bir atasözü vardır, orada ne der?
- Ne der?
- Hindistan dünyanın kendisinden daha büyüktür...
- Yani?
- Bu ne demek biliyor musun?
- Bir Hintli dünyaya bedeldir?
- Hayır, değil işte. Bu matematik felsefesinde parçanın bütünden daha büyük olabileceği ile kanıtlanabilecek bir durum. Kısaca Batı felsefesinin ağaca çıktığı yer! Ya da şöyle: Batı mantığının “bütünün parçadan büyük” olduğu inancının sarsılması.
En azından sorgulanması... Borges’in yaşadığı dönemde sorgulanmaya başlamıştı bu. Gelişmeler gösterdi ki parça bütünden büyük ya da en azından bütün kadar olabilir.
Eşikteki Adam’da da öyleydi.
Hindistan’ın kendine özgü yaşam anlayışını sömürü mantığı ile çözemeyenlerin çaresizliği vardı orada. Sustum. O da bunu fırsat bilip, sözlerine devam etti.
- Geleneksel mantığa göre hiçbir parça bütünden büyük olamaz, bütünü tehdit edemez, biliyorsun. Oysa bunun tersi kanıtlanmış durumda.
- Davos ruhunu delen de bu parça mıydı yoksa?
- Kesinlikle hayır. O ses iktidarın sesiydi iktidarın!
- Peki bunun filmle ne alakası var?
- Parça, bütüne kafa tutabilir. Filmde bu mevcut.
Hollywood’a kafa tutmak
Artık dayanamadım:
- Hollywood’a kafa tutmak demek, sömürgeleşme düzenine kafa tutmak demek mi oluyor şimdi? Üstelik bir İngiliz yönetmenle, üstelik patenti batı kokan bir yarışma üzerinden?
Yarışma ile hem Oscar ödülünü, hem de filmdeki yarışmayı işaret ediyordum besbelli. Ukalalıksa al sana ukalalık!
Devam ettim:
- Kaldı ki Hindistan’da bu film Batı’da karşılandığı gibi karşılanmamış. Allah kahretsin dünyaya rezil olduk refleksi hakimmiş.
- Hayır, dedi, benim demek istediğim bu değil, iyi düşün. Slumdog Millionaire, bir kenar mahalle ya da kenardaki bir öykü olsa da sistemin onaylayabileceği bir kurgu, anlasana... Kırmızı halılı o ortamı hatırla, sonra yıldızları, şu doğal görünümlüleri (doğal görünüm deyince ikimiz de bastık kahkahayı, doğallık üzerine üretilebilecek medyatik deyişleri düşündük sanırım). Anlıyor musun?
Son yirmi yıldır hemen hiçbir şeyin doğal olarak yaşanmadığı gezegenimizde hayatımıza göz diken doğallığı anlıyordum ama Slumdog’un üstü kapalı zaferini anlayamıyordum.
- Sisteme ancak bu şekilde kafa tutulabilir artık, dedi. Ve sistem çatır çatır eleştirilebilir. Hindular’ın Müslümanlar’a yaptıkları, polisin çürümüşlüğü, televizyonun popüler kültüre yaftalanışı ve insanlara uyguladığı zulüm.
- Ve hatta Şark’a duyulan özlem?
- Ve hatta ve özellikle Şark’a duyulan özlem de... Tac Mahal’e gelen turistler. Kalabalık, pislik, yoksulluk, çarpık yapılaşma, rüşvet, mafya, geride kalmışlık hissi, anlaşılmazlığın yarattığı korku, bu korkudan kaynaklı olan çekim ve derken gelen o mucize: Batılı Doğu’yu keşfeder. Sistemin ahmaklıkları ve bu batağın içinden yükselen mucizedir bu. Filmin sonunda batağa düşen ağbi Selim’in Allah Büyüktür mırıltısı “iyiler hep kazanır, kötülerse kaybeder” dersine dönüşebilir Hollywood felsefesinde, bal gibi de. Ve al işte sana Oscar... Derken hayata asılıp, kalacak o gerçek ödül: Aslında Hindistan dünyanın kendisinden daha büyüktür dersi.
Sistemi bilmem ama sonunda ben pes ettim...
Ve yazıyı da burada bitirecektim.
Derken filmi seyretme şansı doğdu! Nasıl olduğunu hiç sormayın. Ama insanın ciğerine kadar işleyen o yoksulluk karelerinin ötesini çok da fazla seçemedim. Cemal ve Selim’in öyküsünü takip ettim.
Batı ve doğu ayrımından çok, ikisinin birbirine geçmişliğine, kural koyucuların hep güçlüler olduğuna, bu gücü anlatmak için bile sistemin dilini kullanma gerekliliğinin aşikârlığına takılıp kaldım... Sonra bizdeki yarışma programlarını, o yarışma programlarının ritüellerini hatırlamak bile yetti bana; oralardan kafama vurup duran mesajlar arttı, taştı. Derin konulardı, derin. Bu yarışmaları kınayıp, eleştirip hayatın her alanını yarışa çeviren yaşamın ta kendisini düşünmeyi ise başka bir zamana bıraktım. Yönetmen Danny Boyle bunu hepimiz adına sormayı başarmıştı, zaten.
Uzun lafın kısası: Slumdog Millionaire tüm bunları düşünmek için bereketli bir film. Bir de felsefeci Melsen Tunca var ki... Matematik felsefesindeki bütün-parça ilişkisini o bana hatırlattı, sağolsun.
Kenar mahalle
Haberin Devamı

