Sabitlik

Haberin Devamı

Keşke aceleniz olmasaydı, bu kentin gerçek sabit noktasını görebilirdiniz... Bu cümle, bir seminer için gittiğim Berlin’de, kentin kendisine benzemiş biçimiyle hayata takılan bir taksiciye aitti. Adı farklıydı; ama bendeki izlenimiyle “Mesut Bey”in sözcükleriydi bunlar. Yaşamın içerisinde gezinen, alçakgönüllü Alevi bir taksiciydi Mesut Bey. Tegel Havaalanı’nda karşılaştıktan sonra kent dışında, Allah’ın unuttuğu bir yerdeki bir otele beni bırakan, üç günün ardından aynı noktadan alıp, kısa bir kent turundan sonra yine havaalanına teslim eden cömert ruhlu bir insandı. Bana öyle geldi ki asık suratlıları ve “batsın bu dünya” diyenleri bir yana, Arşimet hesabıyla hareket eden dünyadaki birçok meslektaşı gibi yaşamın sabitlik kuralını çözmüş ve içi ferahlamış şu insanlardan biriydi Mesut Bey. Asıl derdi dünyayı yerinden kıpırdatmak olan o insanları bilirsiniz. Tek sabit bir noktaya gereksinim duyarlar. Sonra da gelsin hareketin allahı!
Velhasıl hareket bereket oldu; Mesut Bey’in edalı dizel Mercedesi’yle yol boyunca ilerlerken muhabbet muhabbeti açtı. CHP’den yerel seçimlere, Türkiye’de üniversitelerde yaşananlardan mahalle baskısına, ağaçların ilkbahardaki sundukları lütuftan Belvue, yani Cumhurbaşkanlığı Konutu’nun hemen karşısındaki çayırda Türklerin yaptığı dilllere destan mangal keyfine; bu mangal keyfine dayanamayıp konutundan apar topar çıkarak halkı ziyaret eden eski cumhurbaşkanından yapay göllere; şiir kokan çay köşklerinden bıçaklı yerel düğünlere; Berlin’i mazbut meleklerle dolduran Wim Wenders’in filminden Scientology tarikatına bağlı Tom Cruise’un başrol oynadığı şu yeni Hollywood filmine kadar uzayıp giden nakışlı bir sohbetti bizimkisi.
O demli çayda aklım kaldı
Tüm bu detaylara eşlik eden en iri kıyım payda ise duvardı, elbette! Mesut Bey duvarın izini sürüyor, nerede zeminle bütünleşen bir parça görse frene dokunuyor ve heyecanla “Bakın işte burası, tam burası” diyordu. Berlin’i Berlin yapan sabit noktanın bu olduğunu hissettirir bir edası vardı. Duvarın hâlâ duvar olarak kaldığı bölgelerden birinde dayanamadı, coşkuyla arabasından indi ve bana hâlâ mevcut olan gaz odalarını tek tek gösterdi.
Bense o sıra sabit, mabit; bir noktadan sayısız doğru geçtiğini düşünür bir haldeydim. Tam olarak Berlin’le pek bir alakası yoktu bu durumun. Kafam karışıktı. Holocaust’u yaşamış bir toplum içerisindeki travmayı düşünüyor, bu izin günümüze yansıyabilecek sinyallerini aramaya meylediyordum. Oysa Mesut Bey çok rahattı. Gaz odalarındaki çinileri işaret ediyor, sonrasında Yahudiler için yapılan anıtları kendi elinden çıkmışçasına gözlerimin ve bilincimin önüne seriyordu.
Bir toplumun kendi geçmişiyle; üstelik de bu kadar günlük ve yaşam anında karşılaşıyor olması; kısaca “tarihin foyasının ortaya çıkarılması”, “bir noktadan sonsuz doğru geçer” fikrini yalanlamıyordu. Ama bu doğrulardan biri Holocaustsa “bir dakikanızı almak istiyoruz” diyordu sanki! Bana öyle geldi ki sadece Almanlarda değil kendini yirmi yıllık Berlinli hisseden Mesut Bey’de de böyle bir rahatlık vardı. İri bir laf gibi gelse de sarfetmeden duramayacağım: İnsanlık adına vicdanlarımızı örseleyen kandan topyekun arınmaya hepimizin ihtiyacı var. Ama kaçarak değil; burun buruna gelerek... Tıpkı kendiyle yüzleşebilen ve ancak o koşulda yaşamaya devam edebilen insanlar gibi. Kent bunun özetiydi; belli ki hiç kolay olmamıştı. Ama tam da bu yüzden hüzünle sarmalansa da ışıklı bir kentti Berlin.
Biraz daha dikkatli bakınca Berlin’in insanlarına sunduğu bu rahatlığın “bir gün her şey burnunuzdan fitil fitil gelecektir” korkusuyla yaşayan başka kentlilerin derin ve korku dolu uykuları yanında taze bir uykusuzluk olduğunu fark ediveriyordunuz. Bu, alacakaranlıkta gezinen ama dimağınızın birçok şeyi “aklar ve karalar” dışında görebildiği bir yerdi, sanırım. Irkçılığın berbat bir şey olduğunu görebilmenin sabitliği ve beterliğiydi. Ne zamandır içimizde dolanan ölü duyguların ağırlığıyla değil de, ağaç, börtü böcek, insani duygular ve hepsini ve hepsini yaşatabilmenin keyfine vararak ayrıldım Berlinli Mesut Bey’den. O hâlâ “Vaktiniz olsa eve uğrardık, bizim hanım çok güzel çay yapar” diyordu.
O demli çayda aklım kalmadı desem yalan olur.

DİĞER YENİ YAZILAR