Oyun

Haberin Devamı

Olayın gerçek tarihsel süreci bir yana bizim evdeki gündelik hayata yansıyan seyri on bir yaşındaki oğlumun “Anne bu Ergenekon ne Allah aşkına?” sorusuyla başladı.
Bu soruya verilecek çeşitli cevaplar vardı. Ancak çetrefil olayların afyonunun patladığı yer olan bu ve buna benzer yalın sorular insanı hayli zora sokar, bilirsiniz. Benim durumum da öyle oldu. “Dünya bir toz bulutundan ibaretti” önermesinin bugün dünyada yaşanmakta olan ekonomik sıkıntıyı anlatamayacağı ne kadar ortadaysa, “Bak oğlum Türkiye aslında kafası karışık bir ülkedir” demenin de bugünkü hallerimize ışık tutamayacağı besbelliydi.
Daha masum yollara da başvurabilirdim başvurmasına ama kimi kandırmış olurdum acaba! Playstation deneyimlerinde skandalların ve kirli oyunların şahını bilen bir oğlana “Amcalar atış serbest oyununu oynuyorlar” demek kendimi, o ve onun gibi insanların önünde küçük düşürmekten başka bir işe yaramayacaktı. Çocuklar büyüklerin nerede, ne şekilde kıvırmakta olduğunu çok iyi anlar ve kül yutmazlar. O yüzden temkinli olmam gerekiyordu.
Bir müddet düşündükten sonra “playstation” sözcüğü kafamın içinde ampul gibi yanıp sönmeye başladı: Evet evet playstation üzerinden anlatılabilecek bir kurgu olabilirdi Ergenekon’u betimlemek! Nihayetinde bu zararsız kurgu on bir yaşındaki bir beyne iyi kötü ufuk açabilirdi. Cesaretle işe girişmeyi planladım. Kendisini iyi ebeveyn hisseden herkese olur bu... Gençlerle genç olmak, yeni yetmelerle başa çıkmak, “Buna mihmandar ruhu denir işte, vay be” vb. Böyle bir esenlik duygusuydu tattığım.
Sonra başladım tasarlamaya. Bu playsation işinde ilk önce tarafları belirlemek gerekiyordu. Hemen belirteyim: Oyunun kuralı tarafları belirlemekten geçer, yoksa art niyetim filan yoktu. Sonuçta ben bir oyun kurucuydum ve derdim aksiyonu yansıtabileceğim bir kurgu yaratmaktı! Ve hayal kurarak işe giriştim: İyiler ve kötüler olacaktı. Yok yok, bu işe yaramazdı. Çok geniş bir başlıktı bu, daraltmalı ve olaya daha somutluk kazandırmalıydım. Durdum.
Bir tarafta uzaylılar, diğer tarafta dünyalılar
Bir yerde silahlılar, bir yerde silahsızlar... E, bu da mümkün değildi. Çağımızda kimin niçin silah taşıdığının ucunu kaybetmiştik. Bu başlıktan da vazgeçtim.
Sonuçta A.R.O.G’dan çalıntı gibi duracak olsa da bir tarafta uzaylılar, diğer tarafta dünyalılara kadar vardırdım işi. Ancak bu da kafa karışıklığına yol açabilirdi. Dünya dendiğinde genelde San Francisco’nun en düz ayak meydanına inmeyi hedefleyen uzaylıları hatırlarsak şunu da zihnimizde canlandırabilirdik: Bu uzaylıların karşılarına çıksa çıksa kim çıkar? Olsa olsa Chuck diye yakışıklıca biri... Bu noktada durumu daha yerelleştirmem, senaryo adaptasyonlarında olduğu gibi dünyadan ve İngilizce adlardan vazgeçip yine bir tarafta malum, yakası bir araya gelmeyen zalim uzaylılar, bir tarafta Türkiye demem gerekecek; Chuck’ı Çakal yapıp rahatlayacaktım. Uzaylılar gündüz vakti Taksim Meydanı sorun teşkil eder diye Üsküdar Meydanı’na inmeyi tasarlayacak, ancak oradaki hummalı tüp geçit çalışmaları yüzünden işi Harem’e kadar sarkıtacaklardı.
İşte bulmuştum: Olay Harem’de başlayacak ve otuz iki kısım tekmili birden, her bölümde yeni çehreleri kurguya dahil ederek genişleyecek ve bütün Anadolu’ya yayılacaktı... Elbette her playstation oyunu ve dizide olduğu gibi araya bir sevda figürünün girmesi kaçınılmaz olacaktı. Bunun için de kurgunun sertliği ve atmosferi gereği Susurluk’tan yardım almam gerekebilirdi ama bunu daha sonraki planlara bıraktım. Yine de notlarımı aldım: Bu kadın, endamıyla baş döndüren, konuşmalarıyla insanı yerine mıhlayan, geçmişiyle içimizdeki vicdanın en örselenemeyen noktalarına ulaşabilen biri olacaktı. Çakal’ın duygu tercümanı ve ifadesizliklerinin karşılığı olan biri... Leyla! Bu kurgu için fena ad değildi. Karakterler ve mekan konusunu kısmen de olsa hallettikten sonra sıra kurguya gelecekti. İşin en kolay yanı! Ne de olsa taş gibi bir gerçek yatıyordu önümde.
Önce boğazımı temizledim ve...
Ancak devamını getiremedim. Aklıma gelmeyen başıma gelmiş kurguda tıkanmıştım! O anda bir şey oldu: Farkettim ki konuma merkez aldığım Ergenekon’un gerçekte ne olduğunu aslında ben de bilmiyorum! “Çok kötü, vay anasını, gördün mü adamların yaptığını, o savcının hazırladığı ne kalın dosyaydı, silahlara bak silahlara, bir ölüm listesi hazırlanmış, listede kimler yokmuş kimler” diye laflar yuvarlamanın dışında aslında neyin pratik edilmekte olduğunu anlamamış olduğum ortadaydı. Bu noktada oğluma dönüp bizlere sürekli olarak söylenip duran “İşler bildiğiniz gibi değil, çok karışık çok” biçiminde cümleler sarf etme ihtimalim de vardı. Ancak bu onun merakını giderebilir miydi, emin değilim. Yapacak başka bir şey bulamadığımdan derin bir iç geçirdim. Kahramanları belli belirsiz, kurgusu ise seyirciden esirgenip duran gizemli bir oyundan kim ne anlardı ki!

DİĞER YENİ YAZILAR