Bugün 8 Mart! Demek ki zamanı geldi...

Haberin Devamı

Beni uzaktan tanıyanlar için eli maşalı bir feministimdir! Beni yakından tanıyanlar ise söz konusu maşayı çoğunlukla bizim evdeki yassı şeker kavanozundaki dörtgen şekerlere uzanmak için kullandığımı bilirler. Çağımızın illeti “light” sendromu birçok konuda olduğu gibi bu konuda da bana bulaşmıştır, vesselam... Ama iki artı iki eşittir dört: Son yirmi yıldır sistem bilinçli olarak feminizmi dışarda bırakmaya yeltense de feminizmi önemseyen biriyim ve bir müddet daha böyle kalacağım! Üstelik feminizmin sadece kadınlar tarafından değil erkekler tarafından da benimsenmesini arzu edenlerdenim.
Neden mi?
Çünkü ülkemizde erkekleri çok yakından ilgilendiren ve pek romantik sayılamayacak bir kadınlık sorunu vardır ortada.
Neden mi?
Çünkü şu liberal geyikten gerçekten bezdim: Efendim kadınlık sorunu yoktur insanlık sorunu vardır...
“Öyle deme, her şey bir yana bundan iyi bir ortaokul kompozisyonu çıkar” diyenlerse yanılmaktadır; bu kadar bayat bir konudan hiçbir şey çıkmaz. Çok zorlarsak Fatma Aliye’nin niye paranın üzerinde olduğu konusu gibi akıllara ziyan bir konu çıkabilir. Yeni paralardaki hiçbir çehre bu kadar tartışılmamış ve her şeye kadir bilinçaltlarımızda bu denli isyan uyandırmamıştır! Bir kadının adını kullanarak yazamamasının sıkıntı ve utancını millet olarak üstlenmeyiz de konuyu olmadık bir noktaya getiririz: “Fatma Aliye zaten vatan hainiydi, üstelik vasat bir yazardı, ne işi var onun resminin kutsal Türk parasının üzerinde...” diye. Bu arada bu kutsal para döviz kurları karşısında şekilden şekile girmektedir, ama bunun hiçbir önemi yoktur çünkü asıl önemli olan tarihin net bir biçimde anlaşılması ve yanlışların baştan aşağı “yargısızca” gözler önüne serilmesidir! İşin ilginç yanı tarihi yazanlar nedense kadınlar değildir. Onlar vasat, adsız, fikir yoksunu, ortalıkta görünmemesi gereken mahluklardır.
En azından Fatma Aliye’nin dönemindeki kadınların çoğunun kaderi böyleydi.
Ya şimdi?
Artık kadınlar hadise yaratacak biçimde görünebiliyor, seslerini çıkarabiliyor ve haklarını arayabiliyorlar. Kısaca fırsat eşitliği konusunda çok daha rahatlar. Eğitim konusunda da YÖK’e rağmen iki yüzyıl önceki sıkıntıları çekmiyor, seçme ve seçilme haklarını kullanabiliyorlar...
Lütfen şiddetsiz bir dünya
Ancak... Size önereceğim ilginç bir kitap bu sözlerin çoğunlukla kaba bir ciladan ibaret olduğunu, kazın ayağının pek de böyle olmadığını söylüyor. Bu kitap TÜBİTAK Yayınları’ndan çıkan Yeşim Arat ve Ayşe Gül Altınay’ın ortak ürünleri ve hayatımızdaki şiddetin nerelerde gezindiğini göstermesi açısından okkalı bir öneme sahip.
“Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet” adlı bu kitapta yazarlar, şu cennetten çıktığı farzedilen dayak ve şiddetin kadın paydasına düşen boyutunu araştırmışlar. Rakamlarsa korkunç! Bunlar Doğu’da eğitimden yoksun kadınlarımız için geçerli değil sadece; bizzat üniversite eğitimi almış ve Batı’daki kentlerdeki kadınlarımızın yaşadıklarıyla da ilgili.
Kitaba göre her üç kadından biri dayak yiyor ülkemizde. İşin bir de öteki kıyısı mevcut: Yüksek öğrenim görmüş altı erkekten biri eşine fiziksel şiddet uyguluyor. Bir başka boyutu da şu: Kadınların aileye kocalarından daha çok gelir getirmesi dayak riskini neredeyse iki kat artırıyor, öyle ki bu durumdaki üç kadından ikisi fiziksel şiddetle burun buruna geliyor. Ve böyle verilerle devam ediyor kitap...
Sizler bu satırları okuduğunuz sırada ben
Viranşehir’de ve muhtemelen töre cinayetleri üzerinde kafa patlatıyor olacağım. Ve bir öneri:
Yarın bir fırsatını bulursanız Güldünya konserine gidiverin. Ya da o CD’yi alın dinleyin.
Ülkemizi sarmış bu cenderenin kapısının aralanması biraz da bizim o kapının farklı eşiklerine ulaşabilmemize bağlı değil mi?
Popüler kültürün bu konulara el atmasını destekliyor, bu hususta emek sarfeden girişimcileri ve sanatçılarımızı içtenlikle kutluyorum.
Siz “evet ama-hayır ama” diye tartışadurun bense 8 Mart’ı bahane ederek asıl dileğimi iletmiş olayım: Lütfen şiddetsiz bir dünya!
Belki bu kez tutar.

DİĞER YENİ YAZILAR