Haber gazetecinin namusudur. Onu korumak için bazen meşru savunma mecburiyetine düşebiliyoruz.Ben bugün öyle bir durumdayım.Dün, konuştuğum "yüksek derecede bir siyasi yetkili"nin bana şunu söylediğini yazdım:"Dört tane AWACS uçağına şu dönemde 1,5 milyar dolar ödemek bizim için lükstür. Ama yanlış anlaşılırız endişesi ile istemeye istemeye bunları alacağız."Başbakan'ın anlaşmayı, sürenin dolmasına 15 dakika kala Hava Kuvvetleri Komutanı'nın gece yarısı ziyareti sonrası imzalamış olması bu açıklamanın temelini güçlendiriyordu.Haber VATAN'ın manşeti oldu.Açıklamak farz olduAnadolu Ajansı'ndan dün gelen haber beni üzdü ve şaşırttı. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda VATAN'ın manşetini konu alan soruya şu cevabı vermişti:"Genelkurmay Başkanlığı 'ihtiyacımız yok' dese belki bu uçakları almazdık, ancak onlar ihtiyaçları olduğunu dile getirdikleri için alınmasına karar verilmiştir.Bu tercih neye göre yapıldı, onu bilemem.Bence demokrasi bakımından aksayan en önemli husus 1,5 milyar dolarlık bir alışverişte Meclis ve Meclis Bütçe Komisyonu'nun onayının olmamasıdır. En önemli eksiklik budur."Ajans Vecdi Gönül'ün "ABD'ye karşı bir jest yapılmamıştır" dediğini haberinin başlığına çıkarmıştı.Bu noktada kaynağımı açıklamak, hak olmanın ötesinde şart olmuştur:Haberin kaynağı, bizzat Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'dür.Siyasetçilere dersGönül, Amerika'daki NATO toplantısından dönüşünde tezkere kırgınlığı nedeniyle Washington'da bütün kapıların yüzüne kapandığı yolundaki haberler üzerine "Bizim herhangi bir randevu talebimiz olmadı" demek için beni aramıştı.Ama ilişkilerdeki soğumayı hissettiğini, karşılıklı güvenin tekrar oluşması için biraz zaman ve çokça anlayış gerektiğini, Türkiye'nin de 4 AWACS'la ilgili satın alma kararını bu duyarlılık adına verdiğini telefonda söyledi.Ben haberin kaynağını, devlet adamlığı kimliği, gözümde siyasetçi kişiliğine ağır basan Vecdi Gönül'ü gereksiz polemiklerden zarar görmesin diye sakladım.Çünkü burada önemli olan Türkiye'den açıkça özür dilemesini isteyen Amerika'ya "onurumuzla oynama, samimiyetimizi anlatan jestlere bak" mesajını vermekti.Bunu Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül anlamadı ama bütün siyasetçilere ders olacak yararlı bir tecrübenin kazanılmasına yardımcı oldu:Gazeteciler, hayatlarını yüksek sesle yaşamak zorunda olan bir mesleğin mensuplarıdır. Ertesi gün yalanlamak zorunda kalacakları sırları siyasetçiler bizlerle paylaşmamayı öğrensin!
Savaşın birinci mağlubu Saddam ise Türkiye'nin de ikinci mağlubu olduğunu gösteren işaretler çoğalıyor.ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, savaş sonrası bölgeye yaptığı turneden dönerken İncirlik'te uçak değiştirdi ve çekti gitti. Ne gelmişken Ankara'ya uğramayı düşündü ne yetkililerle Adana'da görüşmek için bir zemin aradı.NATO toplantısı için Washington'a giden Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, görüşme taleplerinin cevapsız kalması nedeniyle ziyaretini erken bitirerek dönmek zorunda kaldı.Savaştan önce Washington'a giden iki Türk bakan Yakış ve Babacan kabullerden göz açamıyor, Başkan Bush'la bile görüşebiliyordu, savaştan sonra Milli Savunma Bakanı Gönül, üst düzeyde bir memurla bile buluşamadı.Askere sitem..Beyaz Saray'ın sesi sayılan New York Times gazetesi yazarı William Safire, tezkerenin dönmesi ardından Amerika'nın düş kırıklığını ve sebep olacağı sonuçları bir ay önce yazmıştı:"Güven ilişkisi derin yara aldı. Türkiye, asker ve tank dolu gemilerimizi denizde öylece bırakıp aniden tarafsızlığa sarıldı. Türkleri Kore Savaşı'nda bizim yanımızda savaşan yiğit insanlar olarak hatırlayan Amerikalı kuşakların yerini, Türkiye'yi suratımıza kapıyı çarpan ülke olarak anacak bir kuşak aldı..."Türkiye, Amerikan askerlerinin geçişine izin vermeyeceğini baştan söyleseydi tahribat bu kadar ağır olmayabilirdi.Hayal kırıklıklarını derinleştiren önemli nedenlerden biri, tezkerenin kabulünü sağlayacak çabalarda Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin, bekledikleri liderlik rolünü oynamamasıdır.CNN Türk'e mülakatında ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz, bunu açıkça söylemiştir.Onarım yolu..Evet, stratejik ortaklık yara almıştır ve tamiri, zaman ve emek isteyecektir.Fakat Türkiye'nin çok yönlü menfaatleri ve özelde Irak'taki güvenlik ve ekonomik çıkarları, karşılıklı güveni zayıflatan bu yaranın en kısa zamanda tedavi edilmesini gerektiriyor.Wolfowitz'in bunun için ödememizi istediği bedel ağırdır:"Türkiye hata yaptığını kabul etmelidir..."Onuruna düşkün bir ulusun desteği ile ayakta duracak ve tekrar oyunu isteyecek hiçbir iktidar bunu açık açık yapamaz. Irak savaşında yapılan hata zaten yönetim tarafından kabul edilmiştir.Birbirimizi eleştirerek saptadığımız bu gerçeği, muhatabımız süper güç bile olsa, özür anlamında itiraf etmemizi kimse bizden istememelidir.İşbirliğinde iki taraf bulunur ve devlet politikası duygulara, önyargılara feda edilemez. Amerika da hatalar yaptı.Yaratıcılık ve anlayış, iki tarafın da borcu olmalı.
Atamalar, türban zorlaması, Milli Görüş Teşkilatı'na sahip çıkılmasını isteyen Dışişleri Bakanlığı genelgesi...Bunlar, 23 Nisan resepsiyonunu boykotun sebepleriydi ve 30 Nisan'daki MGK'nın da gündemini oluşturdu.O toplantıyı geçmiştekilerden ayıran fark, eleştiriler karşısında AKP hükümetinin sessiz kalmayacağı konusunda yaratılan beklenti oldu.Yedi buçuk saatlik toplantı MGK bildirisinde şu kritik cümle ile özetlendi:"Devletin temel niteliklerinden olan laiklik ilkesinin önemi ve titizlikle korunması vurgulanmıştır."MGK askeri bir kuruluş değil, hükümet de bu kurulun parçasıdır.Yani laikliğin önemini vurgulayan iradeye iktidar da dahildir.Nitekim MGK üyesi olan Adalet Bakanı Cemil Çiçek toplantıdan sonra "Orada (MGK bildirisinde) dile getirilen hususlar hepimizin ittifak halinde vurgu yaptığı konulardır" dedi.Neden derin nefret?Genelkurmay Başkanlığı dün zehir zemberek bir açıklama yaptı.Kamuoyunu yanlış yönlendiren gerçek dışı bilgilerin ve bunlara dayalı yorumların "TSK'nın derin nefreti ile" karşılandığı ifade edildi.Anlaşıldığına göre hassasiyetin temelini, MGK'da Başbakan ile Genelkurmay Başkanı arasında geçtiği medyada öne sürülen bir diyalog oluşturuyor.Kadrolaşma eleştirileri üzerine Başbakan, Yüksek Askeri Şûra'da 1. Ordu Komutanı Orgeneral Edip Başer'in emekliye sevkedip Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman'ın Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atandığını hatırlatıyor ve şunu soruyor:"Bu durumun da kadrolaşma olarak değerlendirilmesi mi gerekir?"Genelkurmay dün bu senaryoların "gerçek dışı ve hayali" olduğunu, ordu içinde uyumsuz grupların bulunduğu yalanını yayma kastı taşıdığını bildirdi.Ve temelde TSK'yı "cumhuriyetin korunması ve kollanması" yönündeki görevinden soğutmayı hedef aldığını...Erdoğan önleyebilirdiDünkü açıklama, devlet organlarının uyum içinde olmadıklarını gösteren yeni bir kanıttır.Ama bir fatura çıkarmak lazımsa muhatabı Genelkurmay olamaz. Disiplinini, kimliğini ve iç huzurunu korumak her ordunun görevidir.AKP iktidarı bu gerçeğe saygılı olsaydı, dünkü Genelkurmay açıklaması önlenebilirdi.Genelkurmay dört gün susmuş, beklemiş ve sonunda "meşru savunma" mecburiyetine itilmiştir.MGK'da madem ki böyle bir atışma olmamıştır, siyasi iktidar tarafından hemen yalanlanmalıydı.İktidar "delikanlı reklâmı"na uyduruk bir cila uğruna çok değerli bir fırsatı heba etmiştir. Yazık..
Bekleyenler çok, kapı da dar olunca, insanlar o kapıların önünde birbirlerini çiğnerler.İçeri girmek için hile de yaparlar.15 Haziran'da 1 milyon 600 bin lise mezunu genç sınava girecek ve bunların 200 bini fakültelere alınacak. Gençlerin geleceğini o "180 soru - 180 dakika"lık sınavdaki performansları tayin edecek.Hepsi şunu biliyor:Ya sekiz kişiden biri olup hayat kavgasının umut ve fırsatlar taşıyan yeni alanına sıçrayacaklar veya 11 yıl okuyup kendilerine bir meslek verememiş sistemin mağduru olarak mutsuzluk ormanına savrulacaklar...Bu ülkede genç olmak çok zor.Toplumsal aklın bu zorluğu aşmakta bulduğu çare, bugünkü VATAN'ın manşeti.Son sınıf öğrencileri artık okula gitmiyorlar. Sahte hastalık raporlarını okullarına verip bu sayede kazandıkları zamanı ÖSS sınavına hazırlanmak için dersanelere giderek, evlerinde testleri çözerek değerlendiriyorlar.Hastaneler ve doktorlar da, meşrulaşmış görünen sahtekârlığa alet oluyorlar.Bunu çocukların iyiliği için yapıyorlar..Ama korkunç bir bedeli var bunun. Gençler ÖSS öncesi, ülkenin bir gerçeği ile tanışıyor ve eğitimin kazandırdığı tüm olumlu değerleri imha eden bir hayat dersi alıyorlar:"Kuralları çiğnemenin bu ülkede bedeli yoktur, avantajı vardır!"Oysa unutulan gerçek şu: Hilenin kaybettirdikleri kazancından fazladır.Bir defa ÖSS, 400-500 saatlik dersane hazırlığı ile başarılamaz. Dersane ancak iyi bir lise eğitimini sınavda iyi kullanmayı sağlayacak beceriyi kazandırabilir çocuklara.Eğitimciler o nedenle sınav aracını amaç haline getiren yanlışı düzeltmelidir. Aksi halde sınav sisteminin aksaklıklarını bahane ederek eğitim sistemini değiştirmek için pusuda bekleyenlerin ekmeğine yağ sürülecektir.Gençler okula niçin gitmiyor?Çünkü ÖSS'de lise son sınıfta öğretilenler sorulmuyor. Bu durumun ahlâki çürüme sorunları yanında, üniversiteye eksik bilgi ile gitme sonuçları da oluyor.Bu yıl için tren kaçtı ama önümüzdeki yıl yakalanabilir. Yakalanmalı...Lise son sınıf müfredatını ÖSS sınav sorularına ağırlıklı olarak dahil etmek, pek çok sorunu çözecektir.Görgüsüz herif!Dünyanın en prestijli terzisi sayılan Huntsman & Sons'un "en yağlı müşterisi" bir Türk'müş..Bu vatandaşımızın Londra'daki mağazaya her uğrayışında en ucuzu 4 bin dolar olan takımlardan 30 tane birden sipariş verdiğini Washington Post gazetesi, dünyaya duyurdu.Firmanın sahibi bu Türk'ün müşterileri arasında özel bir yeri olduğunu söylüyor.Türkiyemizin de dünyada özel bir yeri var!Meselâ OECD ülkeleri arasında en düşük milli gelir, en yüksek enflasyon, en fazla dış borç bizde.. Yolsuzlukta da birinciyiz, çocuk ölümlerinde de..Bu perişan tablo içinden çıkan "yağlı müşteri" Türkiye'ye onur vermez tam tersine, geri kalmış ülkelerin haram kazanç fırsatları ile görgüsüzler ürettiğini gösterir.Türkiye'ye yapılan mali yardımları, vergileri ile ödediklerini bilen Amerikalıların bu haberi okuduktan sonra neler hissedeceklerini düşünebiliyor musunuz?O ismi sır gibi saklanan Türk'ü görmek ve pahalı elbiselerinden hiç değilse birinin üstüne bir bardak kırmızı şarabı boca etmek isterdim.Avans olarak şimdilik teessüflerimi sunuyorum!
AKP iktidarı yerel seçimleri 6 ay erkene almak istiyor. Amaç, yıpranma süreci başlamadan belediye seçimlerini yapmak ve yerel yönetimlerde de iktidar olmak. Bu kabul edilebilir bir gerekçedir. Ayrıca seçim baskısı altında popülist politikalar izlemek mecburiyetinden iktidarı bir an önce kurtarmanın yararı da dikkate alınınca cazibesi daha da artıyor. CHP öneriye karşı çıkmayacağını belli etmiştir. Grup Başkanvekili Özyürek, tarih değişikliğinin sorun olmayacağını söyledi. Anlaşıldığına göre AKP önce yerel yönetimleri güçlendirme amaçlı Kamu Yönetimi Reformu'nu geçirecek, daha sonra da yerel seçimlerin öne alınması için Anayasa değişikliği hamlesini yapacak. Ankara'daki bürokrasi diktatörlüğünün Türkiye'nin önünü tıkadığını herkes görüyor. Merkeziyetçi yapıyı değiştiren ve yetkileri taşra ile paylaşan bir sistem yılların özlemidir. Kuruntular ve güvensizlik, dileriz bu defa reformu durdurmaz. Yeni yetkilerle güçlendirilmiş belediye başkanları ile ilgili uygulamanın başansı, merkezi yönetimde de başkanlık sistemine geçiş için cesaret verici olabilir.O nedenle yerel seçimi öne alırken "güçlü başkanlar" çıkarma hedefi hür türlü hesabın önünde tutulmalıdır. Genişletilen yetkiler belediye başkanlarını güçlü yapmaya yetmez. Onlar asıl güçlerini halktan almalıdırlar. Bunun yolu seçim sistemi reformunu da birlikte yapmak, belediye başkanlarını iki turlu sistemle seçmek, yani halkın en az yarısının oyunu alarak gelmelerini sağlamaktır. Kentleri azınlık oylarının iktidarlarından kurtaracak cesareti AKP gösterebilir mi? "Bekleyip görelim" demiyorum, sivil toplum olarak bunu ısrarla isteyelim.Akıllanmaz mıyız biz?Ulusal boyutlu felâketlerin bile kirli menfaat ilişkilerine boyun eğdiremediği korkunç bir ülkede yaşıyoruz. Manşeti gördünüz: 17 Ağustos depreminde bir çok insanın ölümüne sebep olan müteahhitler, mühendisler bir kaç haftalık "cezaevi molası" ardından işlerine dönmüşler, hatta işleri büyütmüşler! İkisi Yalova Belediye Meclisi'ne seçildiği gibi biri de Mimarlar Odası Başkanı olmuş. İşledikleri suçun hesabını vermemişler ama belediye onlara bol bol iş veriyor. Bingöl'de 198 çocuğun altında kaldığı binayı yapan müteahhidin en çok iki yıl sonra masum insanlara yine mezarlar kazdığını duyarsanız şaşmayın. Çünkü düzen böyle kurulmuş: Adam yüzde 40'ın üstünde fiyat kırıp ihaleyi alıyor. "Ben bu inşaatın demirinden, çimentosundan çalacağım" itirafını baştan yapıyor ama kamu yetkilisi hesabını sormuyor. Sorsa "öteki firmadan rüşvet mi yedin?" diyecekler. Sonra... Altı büyüklüğünde bir deprem sistemi kana bulayıp rezil edince yargı devreye giriyor. Eldeki yasa hırsız müteahhide en çok 5 yıl hapis veriyor. Bir de 500 lira ağır para cezası!.. Ve mesleğine ihanet ederek cinayet işleyenler 2 yıl yatıp çıkıyor. Toplumlar acılarını ve kaderlerini kendileri seçerler. İktidar yeni İhale Yasası'ın delmeye çalışacak yerde hırsızlara karşı güçlendirmeye bakmalıdır!
Çağdaş şair ve düşünürlerden Lübnanlı Halil Cibran bakın çocuklar için ne demiş:"Sizin diye bildiğiniz evlâtlar gerçekte sizlerin değildirler; sizlerin yanındadırlar ama sizlerin malı değildirler.Çünkü onların canları, geleceğin sarayında oturur ve sizler düşlerinizde bile orayı ziyaret edemezsiniz.Kendinizi onlara benzetmeye çalışabilirsiniz ama onları kendinize benzetmeye kalkışmayın hiç. Çünkü hayat ne geriye gider ne de geçmişle ilgilenir."Bingöl'deki facia yüzünden kendinizi ilâhi emirleri çiğneyen günahkârların ruh azabı içinde hissetmiyor musunuz?Yerleri geleceğin sarayları olan o canlara Bingöl'deki yatılı bölge okulunun harami şatosunda kimler kıydı?Bu ihaneti cezalandıracak adaleti dünya gözü ile göremeyecek miyiz?Başbakan, enkazı kaldırdıktan sonra müteahhitlerle ilgileneceklerini söyledi dün.Niçin sonra? Hırsızlık varsa buna enkazı kaldıranlar mı bakacak? Devlet, aynı anda bütün uzuvları çalışan bir organizasyondur. Bırakalım bu avutma oyunlarını.."Acının sıcağı haksızlık yapar, masumlara zarar verir" deniyorsa, halkın da acısına saygı gösterilmeli, değil mi?Valilik önüne toplanan halkın üstüne polis aracı sürmek, dürbünlü tüfek taşıyan kar maskeli polislerin havaya ateş açması neden?Devlet şefkatini böyle bir günde değilse ne zaman gösterecektir?O savaş görüntülerini TV'lerinde izleyecek olan dünya halklarının Türkiye hakkında oluşacak yargısı bu ülkeye haksızlık ve kötülük değil midir?Olaylar ardından Bingöl Emniyet Müdürü'nün görevden alınması, devletteki değişimin ümit ışığı sayılabilir. Ama emin olmak için, hırsızlara ve hırsızlığa karşı ne yapılacak; onu beklemeliyiz.İhale yasası ve yapı denetimi ile ilgili yasada yapılan değişikliğin çare olmayacağı görülmüştür. 180 metre kareye kadar olan konutlar ve kamu inşaatları, denetim şirketlerinin görev alanları dışında tutuluyor. Neden?Gecekonduculara ilişilmesin, kamu yapılarındaki hırsızlık ve rüşvet çarkına çomak sokulmasın diye mi?Evet, kanun koymak ve onlan çiğnemek en çok yaptığımız şey.Ama yeter. Çünkü yalnız insanlar değil, doğa da isyan ediyor artık!Cahil cüreti mi bu?Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Başkanı Kaya Güvenç'in gürültüye giden önemli uyarıları oldu.Hükümet, orman vasfını kaybetmiş Hazine arazileri üstündeki yapıların sahiplerinden 25 milyar dolar toplamayı hedefliyor. Devlet bunları yıkamıyor, bari parasını alsın.Doğru ama TMMOB Başkanı "Bütçenin nakit ihtiyaçları, halkın can güvenliği riske atılarak çözümlenemez" diyor. Haklı..Çünkü bu binalar kaçak yapılmıştır, çoğu depremde yıkılacaktır. Hükümet araziyi satmalı ancak sağlamlığı garanti edilmeyen yapıların yıkımını sağlamalıdır.Güvenç'in bir tespiti de şu: "Depremde yıkılan bütün yapılar ovalarda yer alıyor."Çünkü ovalar çürük zeminlerdir.Oralarda konut yapılmaz, tarım yapılır.Anayasamız da "tarım arazilerinin amaç dışı kullanılmasını" yasaklıyor. Ama şu anda 19 ilde planlanan toplu konutların hepsi ovalara kurulacak.Yani doğaya ve Anayasa'ya meydan okuyarak hem rızkımızı, hem başımızı yiyoruz!
Dün sabah yine kahırlı bir güne, utanç verici bir felâkete gözlerimizi açtık.Utanç diyorum çünkü... Deprem bir doğa olayıdır, onu korkunç kılan bizleriz!Bingöl'de 6.4 büyüklüğünde deprem oldu. Dünyanın hiçbir yerinde bu büyüklükte bir deprem bu kadar can kaybı yaratmaz.Uygar toplumlar bilimin ve teknolojinin olanakları ile dayanıklı binalar yaparlar, korunurlar.. İlkel toplumlar da paraları ve bilgileri olmadığı için altında ezilecekleri binalara sahip olamazlar.Türkiye acayip bir ülke..Burada bilime, yasalara meydan okunur, hırsız müteahhitlerin devlet parasıyla yaptığı binalar insanlara mezar olur.Bingöl'de 198 öğrencinin altında kaldığı dört katlı Çeltiksuyu Yatılı İlköğretim Bölge Okulu dört yıl önce yapılmıştı. Bu büyüklükte bir depremi birkaç çatlakla göğüslemesi gereken binadan kaç masum çocuğun cenazesi çıkacak bilmiyoruz.Dün kurtarma ekiplerinin enkaz altından çıkardıkları 12 yaşındaki Veysel Dağdelen sedyede gözünü açtıktan sonra okuluna bakıp dehşet içinde babasına şu soruyu sordu:"Burayı kim yıktı?"Ben söyleyeyim:Biz yıktık çocuğum, biz!Neden İhale Yasası?Bu ülkeyi uzun yıllar Allah korkusu korudu.Ama son yıllarda camiler bile depremlere eskisi kadar dayanamıyor. Hırs öylesine gözünü döndürdü ki insanlarımızın camilerin bile demirinden, çimentosundan çalabiliyorlar. Değil ki okuldan çalmasınlar..Her deprem aynı utanç verici bilançoları çıkarıyorsa hiçbir yetişkin başkasını suçlayamaz. Hepimiz suç ortağıyız!Yapı denetimini tüm kurum ve kuralları ile işletmeyen iktidarlar.. Rüşvet karşılığı hırsızlığa göz yuman belediyeler.. Deprem mimarisinden habersiz mimarlar, deprem hesabı bilmeyen mühendisler.. Ve bunları yalnız depremlerde hatırlayan medya..Başbakan Erdoğan'ın dün Bingöl'e gidip devletin bir hırsıza, çocuklara mezar olacağını bile bile yaptırdığı okulu yakından görmesine memnun oldum.İktidar yeni ihale yasasını delmek için geldiği günden beri uğraşıyor. O hırsızlık anıtı sayesinde Başbakan, akılla göremediği gerçeği belki vicdanının zoruyla görür de Ankara'ya döndüğünde "İhale Yasası'na dokunanı yakarım" der.Koyun gibi beklemekHer deprem, İstanbul'un savunmasız olarak beklediği büyük depremi hatırlatıyor..Uzmanlar dün Bingöl depreminin, beklenen İstanbul depremini tetiklemeyeceğini söylediler.Ama bu tesellinin hiçbir garantisi yok. Çünkü Marmara'da zamanını bilmediğimiz ve büyüklüğü 7'den az olmayacak bir depremin ihbarını bilim bize yaptı."Ağzından yel alsın" laflarıyla önleyemeyiz bunu. Ancak zararlan azaltacak ve direnci artıracak topyekûn hazırlık işe yarayabilir.İstanbul'daki köprü ve viyadüklerin çürük olduğunu, yaralıları götüreceğimiz hastanelerin bile bu depremde ayakta kalamayacaklarını bir yıl önce öğrendik.Peki ne yaptık? Hiçbir şey yapmadık. Ama yine de kaygılanmayın siz.. Yeni iktidar hele şu türban işini halletsin, devlet kadrolarını işgal etsin, radikal dinci örgütlerin devlet koruması altına alınmasına itiraz edenleri bir alt etsin, inşallah o işlere de sıra gelecek!
MGK toplantılarında neler konuşulduğu ve ne kararlar alındığı, sonuç bildirilerinden pek anlaşılmaz.Üç beş satırlık açıklamadan her siyasi görüş kendi çıkarına uygun yorumlar üretir. Olan bitenin aydınlığa çıkması birkaç gün alır.İrtica tehdidi ekseninde, iktidarı hedef alan eleştiri ve uyarılara sahne olacağı beklentisi nedeniyle dünkü toplantıya gergin bir havada gidildi.Yaratılan beklenti, kurulun askeri kanadının her şeyi dan-dan söyleyeceği biçimindeydi.Merak edilen, eleştiriye hedef olan hükümet kanadının ne tavır alacağı idi.Bir gün önce arkadaşlan ile strateji belirlemek için toplantı yapan Başbakan Erdoğan'ın şu sözleri gerginliği doruğa çıkardı:"Gerilim istemiyoruz. Ama yumuşak başlıysak uysal koyun da değiliz!"Uysal koyun-deli danaBen bu sözleri kriz potansiyeli değil çözüm umudu olarak gördüm.Çünkü Erdoğan'ın sözü, eleştiri ile karşılaştıkları takdirde savunma yapacakları anlamına geliyordu.İktidarın icraatını savunma gücünü kendinde hissetmesi, gerektiğinde ikna olmaya ve geri adım atmaya hazır olduğunu da gösterir.Elbette iktidar "uysal koyun" olmamalı ama "deli dana" da olmamalı!Mesela Erbakan Refah-Yol döneminde irtica tehlikesini "deli dana" ölçüsüzlüğü ile körükledi, yaptıklarının savunulur yanı olmadığı için de önüne konulan kararları 28 Şubat MGK'sında "uysal koyun" gibi imzaladı."Gerçeğin ışığı fikirlerin çarpışmasından doğar" anlamına gelen Osmanlıca bir atasözü vardır, severim.. Devletin güvenlik siyasetinin konuşulduğu MGK bir fikir platformu olabilirse bundan herkes kazançlı çıkar.Özellikle bu dönemdeMeselâ devlet içindeki siyasi kadrolaşmanın azgınlığı makul bir çizgiye çekilebilir..Yurtdışında Türkiye'nin altını oyan köktendinci örgütlerle diyalog kurulmasını büyükelçiliklere görev olarak yükleyen o rezalet Dışişleri Bakanlığı genelgesi iptal edilebilir..Öte yandan yurtdışındaki Türk örgütleri ile diyalogda askerlerin rol alması, MGK Genel Sekreteri'nin ulusal AB politikasına ters görüşler savunması yanlıştır; bunun düzeltilmesi sağlanabilir.Dünkü toplantının açıklamasında "Laiklik ilkesinin önemi ve titizlikle korunması vurgulandı" deniyordu.Bu içeride ne tonda vurgulandı; daha sonra öğreneceğiz. Hükümet bu mesajı nasıl algıladı; icraatına bakarak yakında göreceğiz.Ama korkulan olmamıştır.Başbakan'ın yakın çalışma arkadaşlarını MGK'dan hemen sonra toplantıya çağırması da bizce olumlu bir işarettir.MGK'yı demokratik karar mekanizmasının verimli bir uzvu olarak çalıştırmak, yumuşamayı ve sonuç alıcı bir denetimi hayatımıza kazandıracaktır.İktidar partisinin her istediği yasayı Meclis'ten geçirme gücüne sahip olduğu şu dönemde işleyen bir MGK, her zamandan daha çok lâzım.