Seçimden sonra dine dayalı siyasetin gemi azıya alacağından herkes korkarken ben o ölçüde tedirgin değildim.Evet, Tayyip Erdoğan bir tarihte demokrasiyi, kendilerini (yani siyasal İslâm'ı) hedefe götürecek araç olarak tarif etmişti. Ama ben hiçbir zaman Erdoğan'ın Türkiye'yi, halkını, Cumhuriyet'in birikimlerini ve kurumlarını bu kadar hafife alabileceğine ihtimal vermedim.Bana göre Tayyip Erdoğan iktidarı kendisi için istiyordu. Bunun için dini hassasiyetleri kullanabilirdi. Bu yüzden doğacak şüphe ve güvensizlikleri de iktidara geldikten sonra giderebilirdi.Nitekim öyle oldu. "Milli Görüş gömleğini çıkardık" dedi, Erbakan'dan devraldığı tabana verilmiş sözleri yerine getirirmiş gibi yaptı ama en küçük gerilim ve çatışma ihtimalinde geri çekildi. Demokrasiye, daha önce kullanılıp atılacak bir alet gibi baktığını söylerken iktidara geldikten sonra ona uluslararası kalite ve güvence garantisi sağlayacak çabalarda inanılmaz gayret ve samimiyet gösterdi.Sezer'e by-passFakat devlet kadrolarına yönelik işgal çabalarının saldırganlık boyutunda devam etmesi artık beni de düşündürüyor.İktidar değişikliklerinin üst kadrolarda belli düzeyde değişiklik yaratması doğaldır. Her iktidarkendisiyle uyum içinde çalışacak "kaptan"ları, başarılı olmak için kendisi seçmek ister. Ama bu, seçimlerin siyasi olmaktan çok teknik özelliği olur.Başbakanlık ve Milli Eğitim Bakanlığı müsteşarları, Cumhuriyet'in laik niteliğine muhalif düşünceleri tescilli kişilerdir. Ve iktidar bu konuda yükselen haklı itirazları dikkate almamakta direnmektedir.Atama kararnameleri Cumhurbaşkanı Sezer tarafından geri çevrilen kişiler, bu denetimin işlemediği makamlara yerleştirilmektedir. Nitekim son olarak Çankaya'nın itiraz ettiği üç kişi TBMM'de önemli görevlere getirilmişlerdir.Şüphe çeken inatBu ısrarlı çabalar, Fethullah Gülen'in Amerika'ya gidişinden önce ortaya çıkan ve olay yaratan kasetinde, müritlerine verdiği öğütleri hatırlatıyor: Devlete girin, can damarlarında dolaşın, can alıcı noktalarını tutun ve sakın bireysel, erken bir hareket yapmayın, haber bekleyin..Cumhuriyet'in laik değerlerini Müslüman bir yapıya devretmesi zamanının geldiğini söyleyen Ömer Dinçer'in Başbakan Müsteşarlığı koltuğunda oturmaya devam etmesi, siyasal İslâm düşüncesine bağlı kişilere dayalı kadrolaşmanın dur durak bilmemesi, yakında Tayyip Erdoğan'ın bile kontrol edemeyeceği tehlikelerin sebebi olabilir.Erdoğan bu tırmanışa "dur" demekte gecikmemeli, elde ettiği değişim fırsatını ziyan etmemelidir.
Diyarbakır'da 21 yıl önce çöken Hicret Apartmanı'nda 93 kişi ölmüştü. Müteahhidi 1,5 yıl yattı, çıktı..Konya'daki Zümrüt Apartmanı'ndan 26 ölü çıkarıldı. Kurtarılanların sayısı 31 olduğuna göre kurban sayısı 80'i bulabilir. Kurtarma çalışmalarında uzman AKUT'un sözcüsü Hakan Korkut "Marmara depreminde bile böyle enkaz görmedim. Çok çürükmüş" dedi.Şimdi hırsızlığın kurabiyeye çevirdiği bu çürük kolonların suçlusu "Dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet'ten yargılanacak ve büyük ihtimalle Hicret'in müteahhidi gibi 1,5 yıl yatıp çıkacak.Yapanın yanına kâr kaldığı, inşaat ve iskân izinlerini veren sorumlulara dokunulmadığı için rezaletler ve onun ürünü olan felâketler hayatımızdan hiç eksik olmayacak.Bu yetersiz cezalar yüzünden daha ne kadar böyle utanç verici ölümlere mahkûm olacağız?Daha önemlisi şu: Türkiye'de böyle yüz binlerce, milyonlarca bina var. Beklenen büyük İstanbul depremi gelip çattığında ne yapacağız?Hırsız müteahhitlerin ve onların rüşvetle besledikleri sorumluların günahlarını o kıyamette binlerce masum insan ödedikten sonra kuracağımız linç mahkemeleri bize ne kazandıracak?Önce yargı..Bu çaresizlik girdabından kurtulmakta en büyük görev yargıya düşüyor."Cezalar yetersiz" sözü kolaycı bir teslimiyettir. Yasaları "toplumsal yarar" gözlüğü ile okuyan bir göz, caydırıcı cezaları aynı yasalardan mutlaka çıkarabilir. Nitekim bu yaratıcılığı yargı kap-kaç olaylannda göstermiştir. Suçu hırsızlık değil gasp sayarak ağır cezalar vermeye başlamış, bu sayede olaylarda gözle görünür bir azalma sağlanmıştır.Yer seçimi yanlış.. Üstelik demirinden, çimentosundan çalındığı için çürük.. Apartmanı yapan müteahhit, onun mesulü olan mimar ve mühendis, izni veren kamu otoritesi böyle bir binanın çökebileceğini bilmezler mi? Bilirler..O halde işledikleri suç niçin "dikkatsizlik ve ihmal sonucu ölüme sebebiyet" oluyor?Bu düpedüz cinayettir. Hatta maddi menfaat sağlamak için çeteleşerek öldürmeye teşebbüs ve öldürme suçudur.Sonra meclis..Türkiye'nin içine düştüğü ahlâki çöküntü, mahkemeleri, halkın güvenliğini tehdit eden bu kirli ilişkilerin üstüne buldozer gibi yürümeye mecbur ediyor.Deprem tehdidi soruna "acil ve hayati" damgası vuruyor.Adalet en başta halkın can ve mal güvenliği için lâzım. Yapanın yanına kâr kaldığı sürece bu kitlesel cinayetler bitmeyecektir.Cesur savcılar ve hakimler bu sorumlulukla aradıktan takdirde mevcut yasalarda bile halkı koruyacak caydırıcı cezaları mutlaka bulabileceklerdir.Bunun yanında meclis de bayram tatilinden sonra ulusal felâket boyutu alan bu soruna el koymalı, cezalan ağırlaştırarak mahkemelerin işini kolaylaştırmalıdır.Milletvekilleri unutmasınlar ki, kendileri ve aileleri de bir hırsız müteahhidin ve rüşvet yiyen işbirlikçilerinin bir gün kurbanı olabilirler.Ve dokunulmazlıkları onları burada koruyamaz!
Yine enkaz kaldırıyoruz.. Yine mucize eseri kurtulanların öykülerini TV'lerden izleyip teselli arıyoruz.Ders çıkarmasını bilenler için acı, felâketlerin sunduğu ilâçtır. Ama ne yazık ki bu tatsız ilâçlar bile işe yaramıyor, bizi değiştiremiyor. Bir zamanlar safarilerde avlanmak serbestti.. Avcı, dürbünlü tüfeği ile sürüdeki bir ceylânı nişanlar, tetiği çeker, kurban merminin şoku ile sıçrayıp yere düştüğünde etrafındakiler kaçışırdı. Birkaç saniye sonra hayatta kalanlar hiçbir şey olmamış gibi o boşluğu doldururdu.Bizim alışkanlıklarımız da öyle.. Unutma ve gaflete dönme süremiz biraz daha uzun, o kadar.Şimdi birkaç gün bağınp çağıracak, linç etme ihtiyacı içinde sorumlu arayacak, enkazı kaldırdıktan sonra her şeyi unutacağız.Yazık değil mi?. Demokrasinin kriterlerini bile AB'den alan bu ülke, başına yıkılmayacak evlere halkını kavuşturmak için AB üyeliğini mi bekleyecek?Konya'da dört yaşına yeni girmiş 11 katlı bir apartman durduk yerde çöktü. Katları iskambil kâğıdı gibi üst üste yığılan binanın enkazından 15 ölü, 31 yaralı çıkardılar. Henüz çıkarılamayanların ne durumda oldukları belli değil.Hırsızlık yıkıyor..Jeoloji Mühendisleri Odası, zemin etüdü için dün örnekler almış.. Keşke bunu inşaat izni talep edildiğinde yapabilselerdi. TV muhabiri dün Belediye Başkanı'na "Burasının eskiden dere yatağı olduğunu söylüyorlar, öyle mi?" diye sordu. O da "valla bilmiyorum" dedi. Bizim devletin kaydı olmadığı gibi hafızası da yoktur.Ama su yolunu şaşırmaz, yoluna çıkanı cezalandırır.Başbakan dün olayı çözdü bile: "Teknik bir hata" dedi.. Mühendislerden önce bunu nasıl başardı?.. Neyse, Suudi Arabistan Hac Bakanı gibi "Takdir-i ilâhi" de diyebilirdi. Değiştiği için "teknik bir hata" dedi. Ama değişimi yeterli değildir. Çünkü Türkiye'nin özlem ve ihtiyaçlan daha hızlı, daha ilkeli, daha güvenli bir yaşamı garanti edecek değişimleri talep ediyor.Sorumlulardan hesap sorulacakmış.. Bu lâflara karnımız tok. Binaları hırsızlık yıkıyor. Başbakan "Teknik hata" diyerek hırsızları onurlandırmasın. Çağdaş yönetimler, böyle binaları yapanların yakasına insanlar taşınmadan, yıkıntıların altında ezilmeden önce yapışıyor.Kader seçilebilirYa kaderci halkımız?. Önümüzde belediye seçimleri var. Kaçımız o koltuklara parti yerine adam gibi adamlar seçeceğiz? Başbakan Erdoğan dün her ilde "kurtarma birimleri" oluşturacaklarını söyledi. İktidar hâlâ yıkılmayacak binalar vaat edemiyor. Sadece oturduğunuz apartman çöktüğünde cesedinizin veya bir mucize sonucu ölmediyseniz yaralı bedeninizin daha çabuk çıkarılacağını vaat ediyor.Gerçekte Konya'daki facia, beklenen büyük depremin bizden talep ettiği silkinişin uyarışıdır. Devletin bu uyarıyı algılamasını önleyen devasa "teknik hata"yı tamir etmek için ne kadar zamanımız kaldı, kimse bilemez.Siyasetçilerin her sözünü keramet gibi dinleyecek yerde, kötü olmayı göze alıp onları düzeltmek için savaşmak lâzım. Sivil toplum uyumaya devam ettikçe bilimin, hukukun ve disiplinin güvencelerine sahip olamayız. "Teknik hata"larla telef oluruz!
Hac farizasının sonu olan Mina'daki şeytan taşlama sırasında, daha önce seyrettiğimiz bir film gibi tekrarlandı: İzdiham, panik ve facia: Hacı olmak için kutsal topraklara giden insanlardan en az 250'si öldü, bir o kadarı da yaralandı.Suudi Arabistan Hac Bakanı Emin Medeni "Takdir-i İlâhi" dedi.. Yani mesele bu kadar basit.. Hatta "Allah'ın takdiri" kabul edildiğine göre kimse kimseyi eleştirmesin, ölenler öldükleri ile kalsın, kurbanların yakınları da kutsal topraklarda kaybettikleri anne ve babaları için yas tutmasın..Hani utanmasa "Bu yüzden onlar için sevinmelisiniz" diyecek!Suudi Arabistan her yıl hac dönemlerinde 2-3 milyon Müslüman tarafından ziyaret ediliyor. Çağın ve dinin değerlerine gerçekten saygılı bir devlet, ülkesine büyük para kazandıran bu insanların dini görevlerini güven içinde tamamlamasını garanti etmek zorundadır.Ama Suudi rejimi böyle bir duyarlılığın çok uzağındadır.Karşı çıkmalıyızHac organizasyonu, dört yılda bir tekrarlanan olimpiyatlar için gereken özen ve uzmanlığın daha bile fazlasını gerektiriyor. Çünkü her yıl tekrarlanıyor. Bu iş için uzman kuruluşların yardımını almak lâzım. Ama totaliter İslâm rejimleri bilgi ve uzmanlığı, dışardan gelip içerde kendi saltanatlarını sarsacak tehdit olarak gördükleri için çağırmıyorlar.Nasıl olsa hac ziyareti yapan ülkelerden böyle bir talep yok. Nasıl olsa bu faciaları "Takdir-i İlâhi" sayarak bile bile gelen ölmeye razı milyonlar var.Türkiye, İslâm dininin imajına da zarar veren, özüne ters bu kaderci tutuma, İslâm'ı demokrasi ve insan hakları ile birlikte yaşayan tek Müslüman ülke rolüne uygun olarak karşı çıkmalıdır.Son on yılda Suudi Arabistan'da 700'e yakın hacı adayı öldü. Kurbanlar arasında çok sayıda Türk vatandaşı da vardır. Daha ne kadar seyredeceğiz?Dinimize kötülükTürk hükümeti önce kendi vatandaşlarını korumak için, sonra da çağ dışı rejimlerin İslâm'a verdikleri zararı önlemek için artık harekete geçmelidir. Çünkü baskı rejimleri, kökten dinci terör eylemleri ve üstüne gelen bu ilkellik facialan, dünyada "İslâm dininin demokrasiye ve insan haklarına elverişli olmadığı" yolunda bir yargı doğuruyor.Türkiye, çağa açık öbür Müslüman ülkeleri de yanına alabilir ve Suudi Arabistan yönetimini, güvenli bir hac organizasyonu için uzmanlık yardımı almaya mecbur edebilir.Böyle bir talep, Suudi Arabistan'ın egemenlik haklarına müdahale de değildir, saygısızlık da değildir.Hac ziyaretine ev sahipliği yapan topraklar bütün Müslümanların ortak değeridir. Asıl saygısızlık, insan hayatını kaderciliğin pamuk ipliğine bağlamak ve bu yüzden İslâm'ı ilkel toplumların inancı olarak gösterenlerin ekmeğine yağ sürmektir.
Türkiye'de kamu yönetimi, çağdaş yaşamın talep ettiği kalite düzeyinin gerisinde kaldı.Deprem korkusu ile yaşamamızın sebebi budur. Boğaz Köprüsü'nden geçenlere ecel teri döktüren sebep de..Kar ve fırtına köprünün askı halatlarından birini koparmasaydı belki ulusal yas sebebi olacak bir felâkete kurbanlar verdikten sonra uyanacaktık.Peki köprünün "yoruldum" diyen mesajını aldık ve gereğini yapıyor muyuz?Hayır.. Aynı deprem konusunda olduğu gibi her kafadan bir ses çıkıyor. Oysa öncelikleri iyi saptanmış bir tedbirler dizisine ihtiyaç var ve güvenliği artırmak yolunda para ve zaman gerektirmeyen acil adımlar atılması lâzım. Meselâ...Bir gün bile kaybetmeden köprünün Anadolu yakasına konulan gişelerini Avrupa yakasına aktarmak..Bir VATAN okuru hatırlatıyor: 31 yaşına giren köprünün açılış töreni halka açık yapılmış, ertesi gün gazeteler, kalabalığın bir tarafa yığılması yüzünden köprünün "büyük tehlike" atlattığını yazmıştı. Teknik adamlar da daha o gün "böyle sabit yüklenmelerin köprüyü tehlikeye soktuğunu" söylemişlerdi.Köprüden 2010 yılında geçmesi beklenen araç sayısına 1980'1erde ulaşıldı. Anadolu yakasındaki gişeler yüzünden köprünün bir tarafında, hele karlı ve fırtınalı günlerde yoğun yığılmalar yaşandı. Bu tecrübenin ışığında ikinci köprünün gişeleri Avrupa yakasına kuruldu ama Boğaziçi Köprüsü'nü koruyacak adım atılmadı.Niye? Cevabı yok!Bizce temel sorun, kamu kurumlarının başına getirilen kişilerin bu postları liyakatleri ile değil, siyasi ulufe olarak almaları.. Çoğunun hayatla, örgütle, hizmetin üretilip sunulduğu aşamalarla ilgisi olmuyor. Sırça köşklerinde kendilerine o koltuğu veren siyasi iradenin "emir çavuşu" oluyorlar. Öyle olmasa, Boğaz Köprüsü ile ilgili sorunumuz olmazdı bugün.. "Depremlerde niçin bu kadar çok kurban veriyoruz?" sorusuna depremlerden sonra cevap aramazdık.Neyse, köprüyü güçlendirmek için umuyoruz gereken yapılacaktır.Ama gişelerin doğru yakaya aktarılması.. Bu hemen yapılmalı!İnkâr ve iftira..15 Mayıs 1919'da İzmir'i işgal eden yabancı güçlere ilk kurşunu atan kişi, gazeteci Hasan Tahsin'dir.Milli Mücadele'nin ilk kurşununu o sıkmış ve şehadeti ile kurtuluş ve bağımsızlık ruhunun ateşini yakmıştır. Türklüğe adanmış cesur ve temiz bir yaşamın son rütbesi olmuştur ona şehitlik.İslamcı bir gazete, onun "Sabatayist ve terörist" olduğunu yazdı, "sonradan imal edilen bir efsane ye benzetti ve İzmir'deki anıtına "felâket bir heykel" diye saldırdı.Hasan Tahsin'le ilgili araştırmalarda ve onun anıtlaşmasında emeği geçen bir gazeteci olarak bu saygısızlığı kınıyorum.Kurtuluşun ve Cumhuriyet'in yolunu açan kahramanlan inkâr eden, onlara iftira eden zavallılara da acıyorum.Çünkü "Müslümanım" diyen bir insanın, ezanlara özgür semalar kazandıran kahramanlara saygısızlık etmesi düşmanlık bile değildir, zavallılıktır. Allah yardımcıları olsun!
Başbakan Erdoğan dışarda Batı'nın önyargılarını sarsan güçlü görüşler ortaya koyuyor.Harvard Üniversitesi'nde "Türk halkı Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk'le birlikte tarihsel bir dönüşüm sürecine girmiş, en ileri demokratik standartları yakalama çabasında büyük mesafeleri başarıyla katetmiştir" dedi.Türkiye'nin AB'ye girmesinde Avrupa'nın ve tüm Batı dünyasının da menfaati bulunduğunu etkileyici ifadelerle savunan Başbakan şöyle dedi:"Biz medeniyetler uyuşması ve uzlaşması istiyoruz. AB onun adresi olmalıdır. Bu da Türkiye'nin AB'ye katılımı ile gerçekleşecektir. Çünkü AB bir hıristiyan kulübü değil de bir siyasi değerler bütünüyse o zaman bu bütünün içinde Türkiye'nin de yer alması şarttır.""İslâm kültürünün demokrasiyle bağdaşmadığı görüşüne katiyetle itibar etmiyorum" diyen Başbakan, Türkiye AB üyeliği yolunda ilerledikçe temsil ettiği demokratik değerlerin Ortadoğu'da artan bir cazibe yaratacağını, bunun "demokratik değerlerin ve medeniyetler arasındaki uyum projesinin zaferi" olacağını söyledi..Laikliğin tarifi..Atatürk'le başlayan cumhuriyet devrimleri, laiklik, demokrasi ve çağdaş uygarlık hedefi.. Şükran ve övgü ifadeleriyle Başbakan'ın resmi konuşmalarına yansıyan bu kavramlar, hem ona hem Türkiye'ye itibar ve güven kazandırıyor.Bu konuşmaları kim yazıyorsa ellerine, seslendirdiği için de Erdoğan'ın ağzına sağlık. Ancak laiklik temelinde bu görüşler onun düşüncesinde ne zaman içselleşecek ve ne zaman iç politikadaki söylem ve eylemlerine de yansıyacak?Başbakan partisinin laiklik anlayışını 1982 Anayasası'nın 2. madde gerekçesinden aldığını söylüyor. "Bu uygulansa bir çok sorun halledilir" diyor.Sözünü ettiği gerekçede şunlar yazılı:".. Hiç bir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir.."Perhiz ve turşuHerhalde Başbakan Erdoğan bu metni yanlış okuyor.Çünkü gerekçede ibadet etme hak ve özgürlüğüne saygı ve güvence vardır.Ama buradan, Başbakan'ın sık sık tekrarladığı "Herkes inancını yaşasın" izni çıkarılamaz.Türbanı ibadet özgürlüğünün bir unsuru gören kapı açıldığı andan itibaren öbür özgürlüklerle çatışan taleplerin "ibadet" gerekçesi altında sıraya gireceğini görmemek gaflettir.AKP iktidarında bu niyeti taşıyanlar devlet kadrolarını işgal etti.Cumhuriyetin laiklik başta, temel değerlerini müslüman bir yapıya devretmesi zamanının geldiğini söyleyen bir zat Başbakanlık Müsteşarı olmuştur.O koltukta oturdukça güven sorunu aşılamayacaktır.Erdoğan samimi ise, Türkiye'nin dışarda övdüğü değerlerini içerde de korusun, savunsun ve kendisine güvenenlere inandırsın..Tarihi misyonu budur.Kurban Bayramı'nızı kutluyor, canlandırdığı yardımlaşma ve dayanışma ruhunun kalıcı olmasını diliyoruz.
Türkiye 30 yıllık Kıbrıs politikasını bir anda değiştirip atağa geçti. Niye acaba?Bu sorunun cevabı, AB'nin genişlemeden sorumlu üyesi Verheugen'in Alman Federal Meclisi'ndeki sözlerinde yatıyor:"Kıbrıs sorununun çözümü Türkiye için yerine getirilmesi zorunlu bir kriter değildir. Ancak üye adayı bir ülkeyi (Rum yönetiminin temsil ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti) tanımayan diğer bir üye adayı ülke (Türkiye) ile müzakerelere başlanması zor görünüyor."Bu gerçeği Ankara çok geç kavradı.Yumurta kapıya dayanmıştır ve mayısa kadar çözüm gerçekleşmezse, Kıbrıs Rumları AB üyesi olacak, sorun daha vahim bir hale gelecektir. Çünkü o zaman şunu diyebilirler:"AB üyesi bir ülkeyi tanımayan bir üye adayı ülke ile müzakerelere başlanması imkânsız görünüyor!"Rumların müzakereleri yokuşa sürmeye başlaması, böyle bir beklentiye dayanıyor.Biz düne kadar Kıbrıs'ta oyun bozan görüntüsünden kurtulursak aralık ayında AB'den müzakere tarihi almak konusundaki zorlukları aşacağımızı hesap ediyorduk.Bu yolda hükümet dramatik bir hamle yapmış, çözüme açık çek vermiş, Başbakan "Güney Kıbrıs nereye varıyorsa KKTC onun bir adım ilerisinde olacak" demiştir.Türkiye AB'den tarih alma şansını tehlikeye sokmamak için bu adımı atmak zorunda kalmıştır ama Kıbrıs Rumlarının böyle bir riski yoktur. Çözüm olmasa da onlar mayısta tam üye olarak AB'ye girecekler.O nedenle sürprizimizle övünüp avunmanın, Rum-Yunan tarafını dünyanın gözünde çözümü önleyen taraf olarak teşhir etmenin bize bir şey kazandırmayacağını görmek gerekiyor.Kıbrıs, hakem kararı ile çözülmeyecek. Uzlaşma irademizi dünyaya gösterdiğimize göre bundan sonra Rum-Yunan tarafını ikna çabalarına daha fazla emek vermek lâzım.Hükümet yaratıcılığını bu alanda göstermelidir. Marifet, Verheugen'in şu kanaatini bir kez daha doğru çıkarmaktır:"Türkler kararlı oldukları takdirde çok verimli olabiliyorlar.."Siyaset ve ticaretRahmetli Özal, halka ters gelen adımları konusunda kendisini uyaranları "Alışırlar.. Alışırlar.." diye cevaplardı.Başbakan Erdoğan da aynı taktiği benimsiyor galiba.Üçüncü pazarlama şirketini kurduğu haberinin duyulması ardından yapılan eleştiriler ve "şirketlerini kayyuma devret" çağrısı karşısında hiç oralı bile olmadı.Bakalım CHP Milletvekili Kılıçdaroğlu'nun bu konuda meclise verdiği araştırma önergesi karşısında ne tutum alacak?Bunun siyasal etiğe ters olmadığını savunamayacağına göre, iktidar milletvekillerinin koruyucu kanatlarına sığınacaktır. Dokunulmazlık zırhını "öldür Allah" vermeyen arkadaşları da ona bu kolaylığı sağlayacaktır. Ama bu destek, iktidar gücünü ticari kazanca çevirme konusunda onları da tahrik edecektir.Unutmamak lâzım: "Ticaret ahlâka ve adalete dayanmazsa, kimimiz haksız yere kaybetmeye, kimimiz de açgözlülüğe sürükleniriz.."AK Parti, Milli Görüşün yeşiline değil ama paranın yeşiline dönüyor. Yazık!
Fırtına ve kar olmasaydı, Boğaziçi Köprüsü'ndeki metal yorgunluğunu farketmeyecektik.Köprünün askı halatlarından biri kopunca geleneksel ihmalimiz ortaya çıktı.VATAN olmasaydı tehlike toplumun dikkatine sunulmayacak, kopan parçanın kaynakla tutturulması ardından tıpkı büyük depremi beklediğimiz gibi köprüdeki felâketi -her şeyden habersiz- bekleyecektik.VATAN'ın uyarısı üzerine başlayan çalışmalar, köprüde şerit kısıtlaması nedeniyle trafiği etkilemiş, halkın yaşamını zorlaştırmıştır.Ama biz, bazı dar görüşlü insanların hezeyanlarından gocunmuyoruz. Felâketin getireceği bozgun ve yıkımı önlemenin sevabını "gereksiz telâş yarattınız" diyen kadercilerin eleştirilerinden daha fazla önemsiyoruz.Çünkü yaptığımız uyarı gereksiz değildir ve ulaşılan her yeni bilgi bizi doğruluyor.Allah'a emanet..İnceleme sonunda köprüyü güvenli hale getirecek plan ortaya çıkacaktır. Ama ne yapılması gerektiğini dünya uygulamaları gösteriyor..Boğaziçi Köprüsü'nü yapan İngiliz firması bu köprünün aynını Bristol'de inşa etmiş. 26 yıl sonra metal yorgunluğu belirleyerek halat bağlantıları yenilemiş..Boğaz Köprüsü 31 yaşına geldi ama askı halatı kopmasaydı böyle bir inceleme ve yenileme, kimsenin aklına gelmeyecekti.Karayolları Genel Müdür Yardımcısı Cahit Turan, rüzgâr hızının saatte 162 Km'yi geçmesi halinde köprünün trafiğe kapatılacağını söyledi. Bu kriteri nereden bulmuş?Boğaziçi Köprüsü'nün ikizi olan Bristol Severn Köprüsü, rüzgâr 90 Km'ye varınca trafiğe kapatılıyor. Aynı özelliklere sahip bulunduğu halde bizimkini 160 Km. hızındaki rüzgârdan hangi sebep koruyor?"Allah'a emanet" diyen cahil kaderciliği ile "Bize bir şey olmaz" gafilliği dışında elle tutulur bir üstünlüğümüz var mı? Yok..Acı istemiyoruz..22 Ocak Perşembe günü İstanbul'da saatteki hızı 111 Km'ye çıkan fırtına vardı.İngilizlerin 90 Km'de kapattığı köprüyü biz, şerit kısıtlaması bile yapmadan açık tutmaya devam ettik.Köprü işletmeciliği değil, başkalarının hayatı ile ip cambazlığı yapmaktır bu!İnsanlar gibi toplumlar da acılarının çoğunu kendileri seçerler.Biz kaderciliği reddediyoruz.Köprü yapmak marifettir ama asıl marifet onun güvenliğini ilk günkü sağlamlığı ile devam ettirmektir.Teknoloji çağının sunduğu kolaylıkları hak etmek için, emrettiği disiplinlere uymak gerekiyor.Yöneticileri "Niçin görevinizi ihmal ettiniz?" diye eleştirelim fakat trafik sıkışıklığının vereceği rahatsızlık yüzünden onları tedbiri geciktirecek telkin ve baskıların hedefi haline getirmeyelim.Yıllarca Boğaz Köprüsü diye bilmeden Sırat Köprüsü'nden geçmişiz.Bu ayıp yeter!