Nefret yangını sanki ateşe muhtaçmış gibi şimdi üstüne bir de benzin sıkılacak.Canavarın arkasından üzülmek öldürdüğü masum insanlara saygısızlıktır, ruhlarına azap vermektir.Bu doğru ama insan eliyle gerçekleştirilen adalet genellikle mükemmel olmuyor ve yeni haksızlıklar getiriyor, kurtuluş umudu besleyen yığınların başına yeni musibetler açıyor.Vietnam utancını Irak’ta da yaşayacağı belli olan Amerika, bağımsızlık ilân etmek için sabırsızlanan Irak Kürtleri ve ülkedeki kanamanın durması için bir şokun iyi geleceğini zanneden Bağdat hükümeti, Saddam’ın idam edilmesi için acele ediyor.Dün Saddam Hüseyin üvey kardeşleriyle görüştürüldü. Avukatı, işaretlere bakarak idamın bayrama girilmeden, yani bugün gerçekleşebileceğini söyledi. Başbakan El Maliki, infazda gecikme olmayacağını belirtti.Günah defteri...Saddam, 1982’de Duceyl’de 148 Şii’nin öldürülmesindeki sorumluluğu nedeniyle ölüm cezasına çarptırıldı ve alelacele temyiz süreci tamamlandı. BM İnsan Hakları Komiseri “Acele etmeyin, adil yargılama konusundaki kuşkuların giderilmesine imkân tanıyın” diye çağrı yaptı ama işe yaramayacak.Bir yerde ilâhi adalete bu tür zorlamalar hizmet edecek. Çünkü böyle bir cezayı Saddam kadar hak etmiş bir zalim tarihte bile kolay bulunmaz.1980’de İran’a saldırarak sekiz yılda bir milyon Müslüman’ın ölümüne sebep olan savaşı o başlatmıştı.1988’de Halepçe’de siyanür gazı ile 5 bin sivile katliam uygulayan odur. Saddam’ın suç ve günah defteri, bir zalim için dahi kaldırılamayacak ağırlıktadır.Kuveyt’i işgal eden, esirleri ekin gibi biçen Saddam Hüseyin’den 270 toplu mezara tıkılmış binlerce masum da davacıdır.Lanetli egoizm...O halkının neredeyse karşılıksız bağlılığını ve ülkesinin zengin kaynaklarını cennet yaratma imkânı elindeyken cehennem inşa etmekte kullanan bir sadisttir.Lanetli egoizmi Türkiye’yi ve Atatürk’ü örnek alarak ikinci bir çağdaş Müslüman ulus yaratmasına imkân vermemiştir.Evet, Amerika’nın işgal bahanesi kitle imha silâhları ve teröre yardım ettiği suçlamaları doğru çıkmamıştır ama ne fark eder?İlâhi adalet onun faturasını da “cezalandırıcı” rolünü üstlenen Amerika’ya kesmiştir. İşte Bush orada eriyor, rezil oluyor!Saddam’ın infazı, Irak halkını ayıran derin fayları kapatmaya hizmet etsin isteriz ama bunun olmayacak duaya amin demek olduğunu biliyoruz.Saddam davasının Irak’ta iç savaş ile uzlaşma tercihlerinin ayıracı olacağı belliydi. Yazık ki işgal otoritesi Amerika ve Bağdat’taki hükümet bunu göremedi.Bu körlük şimdi Saddam’la beraber iç savaş tehlikesinin tehdit ettiği Irak’ın bütünlüğünü de idam sehpasına çıkaracaktır!
Eski devlet adamları ulusal servet sayılırlar; köşeye çekilmeleri israftır.Demirel takdiri hak ediyor çünkü birikimini cömertçe değerlendiriyor.Önceki gece üniversite gençleriyle beraberliğini naklen yayınlayan TV programı sayesinde milyonlarca vatandaşa doğru mesajlar iletti.Siyasetçilerin her toplantıda muhatap olduğu türban sorusu ona da soruldu. Demirel türban yasağının yargı kararlarına dayandığını, dini ve siyasi simge özelliği taşımasından ileri geldiğini belirterek dolaylı desteğini şu ifadelerle açığa vurdu:“Bırakın bağlayan bağlasın, açan açsın ama okulda bir süre sonra başı bağlı olan ‘ben inançlıyım, sen değilsin’ iddiasına dönüyor iş. Türkiye böyle bir ayrışmaya tahammül eder mi, etsin mi?” Eski Cumhurbaşkanı, ders olacak bir diyalog aktardı.Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’na kızı sormuş: “Baba türban mı takayım, okula mı gideyim?” Babası hiç düşünmeden “Oku... Çünkü Kuran-ı Kerim ‘oku’ diye başlıyor” cevabını vermiş.Aynı soruya daha önceki Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz da muhatap olmuş ve o da kızına aynı yolu göstermiş.Demirel’in konuşması bana 1995’te Marsilya Müftüsü olan Şuheyb Binşeyh’in aynı konudaki demecini hatırlattı. Binşeyh şöyle demişti:“Din alimi kendine şu soruyu sormalı: Neden Tanrı kadını örtmek istedi? Cevap çok açık:Kadının haysiyetini, kişiliğini erkeğe karşı korumak için. O dönemin aracı peçe idi. Bugün kadının haysiyetini, kişiliğini koruması için tek yol eğitim öğretim, yani okuldur.Modern toplumda kadın için en iyi korunma, yüksek eğitimle elde edilen bilgilerdir.” Din kutsal bir mirastır. Onu siyasete alet edenler, günaha girdiklerinden emin olabilirler!*****Arınç da istiyor!AKP “354 milletvekilim var, cumhurbaşkanını ben seçeceğim” diyor.Buna kâğıt üstünde hakları var ama “demokratik meşruiyet” konusunda özürlü olacaklarını biliyorlar ve çok rahat değiller. Açık, demokratik bir seçim olmayacağı şimdiden belli.Başbakan Erdoğan’ın adaylıktan vazgeçmesi ihtimali her zaman için hesaba katılmalıdır. Nereden mi belli?Dün NTV’de Meclis Başkanı Arınç “şartlar elverirse” cumhurbaşkanı adayı olacağının işaretini vermiştir.Bülent Arınç, siyasi ve toplumsal muhalefetin cumhurbaşkanlığı konusunda AKP’yi etkileme yöntemlerini eleştirirken şöyle dedi:“Şunu söylemeleri gerekirdi; ‘Cumhurbaşkanlığı mutlak tarafsızlık gerektiren bir makamdır. Devletin birliğini temsil eder. Milleti kucaklayan bir kişilik olmalıdır. Geçmişte aktif politika içinde yıpranmış bir insan olmamalıdır...’ Bunun gibi mantıklı şeyler söylerlerse karşılığı bulunabilir.” “Tayyip Bey’den daha iyisi karşınızda oturuyor” diyecekti belki de, utanmış!Bülent Arınç için artık “pusuda bekliyor” diyemeyiz. Açıkça istiyor!
Eski Yargıtay Başsavcısı Kanadoğlu’nun iddiası siyasi kulisleri hareketlendirdi.Sabih Kanadoğlu’na göre muhalif partiler ve bağımsız milletvekilleri birlikte hareket edip meclise girmezlerse AKP tek başına cumhurbaşkanı seçemeyecektir.Çünkü cumhurbaşkanı seçebilmek için birinci turda 367 oy gerekiyor.Eğer bu sayıda milletvekili meclis salonunda yoksa demek ki toplantı yeter sayısı bulunamamıştır. Böyle bir durumda yapılacak seçim zorlamadır ve itiraz halinde Anayasa Mahkemesi tarafından yapılmamış sayılarak iptal edilecektir.Meclisin normal yasama çalışmaları sırasında Anayasa, karar yeter sayısının 139 olacağını belirtirken toplantı yeter sayısının 184 olmasını şart koşuyor.Buradan yola çıkarak 367 oya dayalı bir karar için daha az bir katılımla gerçekleştirilecek seçimin geçerli kabul edilemeyeceği iddiasına hak vermek mümkündür.Cumhurbaşkanının uzlaşma ile seçilmesi tercihi de Anayasa’dan açıkça yansıdığına göre “AKP’nin yolunu kesiyoruz” diyenlerin heyecanlarına hak verilebilir.“Derhal seçim” yolu...Ama şu soruyu da kendimize sormalıyız:Çoğunluk dayatmasına tedbir alan anayasa koyucu acaba azınlık şantajına kapı açabileceğini düşünmedi mi?AKP’nin milletvekili sayısı 354. Kanadoğlu’nun görüşüne göre iktidar partisi mecliste yalnız kalacak olursa en az 367 katılım gerektiren cumhurbaşkanlığı birinci tur seçimi hiçbir şekilde yapılamayacak yani meclis cumhurbaşkanını seçemeyecektir.Anayasa öyle bir durumda ne olacağını açıkça yazıyor:Milletvekili seçimleri derhal yenilenecek, cumhurbaşkanını yeni meclis seçecektir.Demokratik bir anayasa, muhalif azınlığa cumhurbaşkanı seçimini kilitleyerek ülkeyi “derhal seçim”e sürükleme hakkını verir mi? Herhalde vermemeli.Toplumsal uzlaşma elbette hedef olmalıdır. Ama bizce Anayasa, uzlaşmayı zorlamakta değil “mümkün olanda” aramış, dört turda oy şartını 367’den 276’ya kadar geriletmiştir.Karanlıkta körebe...Şu da var: Kanadoğlu’nun savı geçerli olsaydı Anayasa açıkça yazardı.Olağan yasama çalışmalarında karar yeter sayısı ile toplantı yeter sayısını ayrı ayrı belirten Anayasa cumhurbaşkanı seçimi için bunu yapmamışsa bir anlamı vardır.Süreci bulandırmaktan artık sakınmak lâzım. Çünkü cumhurbaşkanı seçimine dört aydan daha az bir zaman kaldı ve biz hâlâ ilkeleri tartışıyor, hayalet taşlıyoruz.Evet Türkiye başkanlık sistemi ile yönetilmiyor ama yine de cumhurbaşkanımız, öteki ülkelerdeki eşitlerinden daha geniş yetkilerin sahibidir.Adaylar çoktan ortaya çıkmalı, yeteneklerini, dürüstlüklerini incelemeye başlamalıydık. Buna hakkımız var.Aynı günlerde yeni cumhurbaşkanını seçecek olan Fransa’da adaylar aylar öncesinden belirlendi ve kamuoyunun projektörleri altında incelemeye çoktan alındı.Biz karanlıkta körebe oynuyoruz.İyi bir cumhurbaşkanına sahip olma şansımız yine de sıfır değildir ama dürüstçe itiraf etmeliyiz ki bunu pek hak etmiyoruz!
Bütçe, iktidarın gelecek bir yıl için belirlediği yol haritasıdır.Vatandaşlar önlerindeki yılın hedefleriyle ilgili mesajları bütçeye bakarak alırlar.Pazartesi gecesi TV’den meclisteki son bütçe oturumunu izleyen vatandaşlar “imam bildiğini okur” atasözünün bazen gerilimli zaman zaman komik ve düşündürücü yansımalarını izlediler.Bütçe hariç her şey konuşuldu. Halkın ilgisini uyanık tutma niyeti böyle gerektirdi herhalde.Muhalefet gündemi belirlemekte daha baskın çıktı. İktidar övüneceği icraatların reklâmını yapabilirdi ama muhalefetin tahriklerine kapıldılar. Sakin, gururlu bir iktidar görüntüsü yerine kısıldığı köşede dayak yiyen boksör durumuna düştüler.İktidarda dört yıllık kıdem önemlidir ama AKP olgunlaşamıyor. Bir türban kışkırtması, koca parti grubunun dengesini kaybetmesine yetebiliyor.CHP lideri Baykal “Eşinin taktığı türban, siyasetçinin ayıbını örtmeye yetmez” diyecek yerde “Başörtüsü eşlerin ayıplarını örtmeye yetmez” deyiverdi.Başbakan ve AKP grubu “altına hücum” heyecanında atladılar bu sözün üzerine. Tayyip Erdoğan, kastedilen şeyin türbanlı eşleri aşağılamak olmadığını zabıtları okuyarak anlamasına rağmen türban madenini işlemekten kendini alamadı.Bir söz ustasına yakışmayacak bu ifade belirsizliği nedeniyle Deniz Baykal, her türban eleştirisi karşısında kendini kaybetmesi nedeniyle de Tayyip Erdoğan puanlarını düşürmüşlerdir.O gecenin patırtısından akılda kalacak en ciddi şey, Yuvacık Barajı ile ilgili yolsuzluk iddialarını gün ışığına çıkaracak meydan okumaydı.Suçlamaların hedefindeki CHP milletvekili Sirmen “dokunulmazlığımı kaldırın, yargılanayım” diyor, iktidar partisi kendileri için de yol olur korkusuyla buna karşı duruyor.Deniz Baykal kürsüde “Eğer Yuvacık Barajı ile ilgili milletvekili dokunulmazlığını kaldırmazsanız namertsiniz, namert!” diye bağırıyordu.Bütün Türkiye’nin duyduğu bu çağrıyı, acaba iktidar duydu mu? Göreceğiz.*****Sorumludan davacı olmaz!Tunceli’deki yatılı bölge okulunda yaşanan olay korkunç.Küçük öğrencilerin üst sınıftaki büyüklerin cinsel tecavüzüne uğradıkları haberi, duyanların kanını dondurdu. Rezalet sözcüğü olayı anlatmakta yetersiz kalıyor.Yetersizlik tabii ki en başta Milli Eğitim Bakanı’nı tarif ediyor. Bakan Çelik haber üzerine olayın vahim olduğunu söylemiş, davacı havalarda esmiş gürlemiş..Sorumluluk koltuğundadır, o davacı olamaz. Bu olay haber olmasaydı kimse duymayacaktı. Bakan Çelik “Soruşturma yapmak hafif kalır, seferberlik ilân etmemiz gerekir” diyor.Evet öneri şu şartla yerindedir:Seferberliğin ilk hedefi “Bakanlık koltuğunu ondan kurtarmak” olacak!
Oyuncu Gamze Özçelik ile eski milli basketbolcu Gökhan Demirkol davasının ilk perdesi kapandı.Özçelik’e ilâçla uyutup tecavüz etmek ve cep telefonuyla çektiği görüntülerini internette yayınlamak suçlamasıyla yargılanan Demirkol hüküm giydi ama mahkeme “iyi hal” diye tanımlanan indirimden sanığı yararlandırdığı için ceza 5 yıl 10 aya indi.Yargıtay hükmü onaylarsa daha önce cezaevinde geçirdiği süre dikkate alınacağı için Demirkol 19 ay daha yatacak.Haber VATAN’ın gündem toplantısına geldiğinde ilk tepkiler şöyle oldu:“Böyle bir suça iyi hal indirimi uygulanır mı? İyi hal görüntüsü varsa samimiyetine hemen inanmalı mı?” Toplumda adalet duygusunun tatmin edilememesinden kaynaklanan tedirginlik her fırsatta açığa çıkıyor.Asayiş korku verici ölçüde bozulduğu için kendisini güvende hissetmeyen vatandaşlar suç işleyenlere en ağır cezaların uygulanmasını tek çare olarak görmektedirler.Polis şeflerinin sık sık “Biz yakalıyoruz, mahkemeler bırakıyor” yakınmalarını ve işkence suçlularının bile “iyi hal” indiriminden yararlanabildiklerini duymak tepkileri yaygınlaştırmaktadır.Ama öbür yanda Yargıtay içtihatları “iyi hal” indirimi yetkisini cesaretle kullanmaları için hakimleri özendirmektedir. Sanığın sabıkasız olması, samimi pişmanlık gibi sebepler cezayı altıda bir indirmesi için hakime yetki veriyor.Bu indirimin bizde Avrupa’dan daha fazla kullanılmadığını öğrendim dün.Galiba sorun indirimden değil, cezaların genellikle alt limitlerine yakın verilmesinden kaynaklanıyor.Adalet duygusunu zaten tatmin etmeyen cezalar, bir de indirime uğrayınca ceza adaleti tamamen zedeleniyor.Sorunun çözümü, yasaları yapanlardan daha çok uygulayanlara bakıyor.*****Risk ve şansİki büyük dinin bayramlarını aynı günlere denk getiren tesadüfte ilâhi bir mesaj algılamak da var.Bu rastlantıyı bir rekabet ve gerilim sebebi haline getirmek de...İslâm bir sevgi, hoşgörü ve barış dini ise -ki hiç şüphesiz öyledir- gerçek bir Müslüman’ın tam da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genelgesinde tarif ettiği gibi hareket etmesi gerekir.Yani Kurban Bayramı ile yılbaşının ayrı anlamlar taşıdığını bilerek gelişmiş, uygar bir insanın iki mutluluğu aynı gün yaşayabileceğini göstermek...Diyanet İşleri müftülükleri niçin uyarmak ihtiyacı duydu acaba?Umarız bu hazırlık bir ihbara değil “ne olur ne olmaz tedbiri”ne dayanıyordur.Ama Türkiye’de böyle provokasyonlara açık insanların bulunduğu gerçeğini göz ardı etmek gün geçtikçe zorlaşıyor. Bununla beraber irtica odaklarının etkilediği insanları hurafe ve vehimlerden kurtaracak etkinlik ve derinlikte bir kadronun şu anda Diyanet İşleri Başkanlığı’nda bulunması şanstır.Bu şansı iyi kullanalım.
Herkes demokrasiden söz ediyor ama pek az kişi halkın tercihlerine saygı gösteriyor.Meselâ kamuoyu araştırmalarının tümünde ortak bir eğilim var:Yüzde 70’in üstünde bir çoğunluk “Cumhurbaşkanı’nı doğrudan halk seçsin” diyor.Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Demirel dün Star’ın “Her Açıdan” programındaydı ve sokakta fikri sorulan on kişiden sekizinin “halk seçsin” dediğini izleyince sevindi.Çünkü kendisi de bu görüşü savunuyor.Eski cumhurbaşkanına göre seçim sistemi değişikliğinin Türkiye için yararlı olmayacağı konusunda geçmişte ortaya atılan savların önemi yoktur.“Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin artık zamanı gelmiştir. Dün öyle olabilir, bugün lâzım olan bu” diyor.Bu sütunu izleyenler, bizim de aynı görüşü paylaştığımızı, cumhurbaşkanını halka seçtirmenin gereksiz bölünmeleri önlemek yanında pek çok tartışmayı da bitireceğine inandığımızı bilirler.Başkanlık veya yarı başkanlık sistemine geçmeye de gerek yok. Avrupa’da 17 ülke -ki çoğu bizim gibi yönetiliyor- cumhurbaşkanını halka seçtiriyorlar.İki satırlık bir anayasa değişikliğinin kabulü, siyasal ve ona bağlı ekonomik depremler yaratma korkuları uyandıran bu ağır problemi “Halkla gelen düğün bayram” çözümüne kavuşturacaktır.“Cumhurbaşkanı meclisin içinden olsun” veya “Laikliğe bağlılığı şüpheli biri Çankaya’ya çıkmamalı” türünden dilekler ve uyarılar bir anda önemlerini kaybedecektir.Cumhurbaşkanını biz, aday olduğunu göğsünü gere gere altı ay, hatta bir yıl önce korkmadan açıklayabilecek insanlar arasından niçin kendimiz seçemiyoruz?Son güne kadar pusuya yatıp siyaseten rehin alınmış milletvekilleri tarafından Çankaya’ya çıkarılan cumhurbaşkanlarına daha kaç dönem mahkûm olacağız?Sakın haaa!Doğru işler deniz feneri gibidir, hep ışır...Vatikan sözcüsü Lombardini, Papa’nın ziyareti sayesinde Türkiye’nin doğu ile batı arasında bir köprü olduğunu yakından gözlemlediklerini dün bir kez daha tekrarladı.Aynı gün Mekke’den ters bir haber geldi:Irak İslâm Devrimi Yüksek Konseyi’nin düzenlediği konferansa Irak’a komşu tüm ülkeler davet edilirken Türkiye dışarda bırakılmıştı.Sebep?. Konsey üyesi El Hekim şöyle dedi:“Irak’ı kaosa sürüklemeye çalışan Sünni ve El Kaide terör örgütüyle bağlantıları olan çevrelerin İstanbul’da düzenlediği konferansa ev sahipliği yaptığı için Türkiye’yi davet etmedik.” Dış politika kaleciliğe benziyor. Son dakikada bir gol yersin, yaptığın sayısız kurtarışın önemi kalmaz, yenilginin sebebi olursun.Sünni-Şii çatışmasında taraf olarak suçlanmak Türkiye’ye yapılabilecek en ağır hakarettir.Hakareti yapanlar kadar sebep olanlar da suçludur.Mezhep kavgasında Türkiye’nin ağırlığını bir tarafa koyma hakkını, seçilmiş iktidar bile kendinde bulamaz!
Demokratik toplumlar ile diktatörlükleri birbirinden ayıran fark rekabetteki adalettir.Diktatörlüklerde dışardan bir girişimcinin iş yapıp para kazanmasının ihmal edilemez şartı diktatörün yakınları ile veya ülke krallık ise prenslerden biri ile ortak olmaktır. Başka türlü bürokrasiyi aşamaz, izinleri alamazsınız.Paranızı, vaktinizi, sağlığınızı kaybedersiniz oralarda.Türkiye nerede peki?Avrupa Birliği’nin standartlarına uyum çabaları harcıyoruz ama her gün yeni bir yolsuzluk rezaleti patlıyor bu Ali-Dibo’lar yurdunda!Neler dönüyor?Meselâ İstanbul’un Zeytinburnu’nda deniz turizmi için pırlanta olacak liman ihalesi yapıldı. Dünyanın en büyük kurvaziyer turizm şirketleri beklenirken ihaleye sadece iki firma katıldı.Çünkü ihalenin en can alıcı noktası, bu dev proje ile ilgili tüm izinlerin kamu kurumlarından bir yıl içinde sağlanması şartına dayanıyordu. İhaleyi alan firma bunu başaramadığı takdirde işi kaybedecekti. Üstüne üstlük parası da yanacaktı.Böyle bir şartın her dilde tercümesi aynıdır. Kamu adına iktidar gücünü kullanan otorite muhataplarına şunu diyor:“Benden icazeti olmayanlar bu işe hiç heveslenmesin!” Zaten ihaleyi kazanan şirketin ortaklarından biri “Neden katılımcı firmalar beklenenden az oldu?” sorusunu cevaplarken şifreyi açık etmiştir:“Ön izinlerin bir yıl içinde alınması şartı onları korkutmuş olabilir..” VATAN olarak projektörlerimizi Zeytinburnu Limanı ihalesine yöneltmemizin bir numaralı sebebi, işte bu tuhaf ve benzersiz şartın varlığıdır.Kazanan konsorsiyumun ortaklarını tanıdıktan sonra ihale yöntemini kurgulayanların amaçlarına ulaştıkları yolunda ciddi şüpheler oluştu.Üç milyar dolarlık projenin lokomotifi, dünyanın en büyük yüz inşaat firması içinde yeri olan Rönesans’tır. Daha çok Rusya’da iş yapan bu dev şirketin Türkiye’ye uyumunu sağlayacak ortaklardan biri Denizcilik İşletmeleri’nden emekli Ömer Koçhan’dır.Satılık güç...Belli ki Koçhan işin bürokrasi boyutu ile ilgilenecektir.Üçüncü ortak Başbakan’ın imam hatipten sınıf arkadaşı ve hemşehrisi Mehmet Emin Erkan’dır. Karadenizli bir yap-satçı olan Erkan, ön izinleri bir yıl içinde garanti edecek “Joker” rolünü oynayacak herhalde.İnsan meraka kapılıyor: Böyle bir yöntemle ihale organize edenlerin bizim akıl edemediğimiz bir iyilik arayışı olabilir mi?Biz bulamadık. Ortada yaratıcılıktan nasip almamış zekâ noksanlığı ile malül kaba bir hilekârlık duruyor. Çünkü burada yapılan, iktidardan izinleri alma ayrıcalığını satılığa çıkarmaktır.Siyaset ilişkilerini paraya tahvil etmek için ahlâk ve vicdan bu kadar zorlanmaz!Devletin ve milletin en yüksek yararı sağlayacağı şekilde bu ihale yenilenmelidir.
Başbakan gerilim siyasetinin ülkeye ve AKP iktidarına zarar vereceğini biliyor ve uzak durmaya çalışıyor.Ama türban ve imam hatip muhabbeti açıldığı zaman kendini tutamıyor. Verdiği son TV mülâkatında Cumhurbaşkanı Sezer’e eleştiri sınırlarını aşan nitelemeler ve suçlamalar yöneltti.Efendim iktidarın atama kararnamesini sevkettiği bürokratların evlerine “elemanlar göndermek suretiyle eşinin başı örtülü mü açık mı; kimler geliyor, kimler gidiyor; bunlar araştırılıyor”muş.Başbakan “Bu ne çirkin, ne ayıptır” diye isyan ediyor.Ayıbın muhatabı kimdir, düşünmeden karar vermemek lâzım:Jurnalci yöntemleriyle yüksek bürokratların aile yaşamlarını inceleyerek onların ideolojik eğilimlerini teşhis etmeye çalışmanın “çirkin” diye nitelenmesi yerindedir.Ama ayıbın asıl sahibi bu ayıplı araştırma yöntemine başvuranlar mıdır, yoksa sebep olanlar mı?Yani yüksek bürokrasiye atama yaparken eşinin türbanlı oluşunu seçim kriteri haline getiren siyasi iktidar şikâyetçi ve mağdur rolü oynamayı hak ediyor mu? Buna rol çalma denir ve AKP de bunu yapıyor!Devletin sicil belgeleri yeterli değilse ve Cumhurbaşkanı’nın ayrıntılı bilgi istediği makamlar apartman kapıcısından istihbarat yapmaya mecbur kalmışlarsa bunun sorumluluğu Çankaya’ya yüklenemez.Suçluları asıl, türbanı cumhuriyete muhalif ideolojinin bayrağı yapan siyaset cambazları arasında aramak gerekir.Sezer’in hassasiyeti kuruntu değil. Görev süresi içinde devleti ve rejimi korumak için kendine ait bir üslubunun olması doğaldır.Cumhuriyetten din devletine geçişin zamanının geldiğini savunan bir Başbakanlık Müsteşarı bunca uyarı ve eleştiriye rağmen yerinde oturuyorsa bu tedbir yetersiz bile kalır.Kalıyor da!Adaleti görmek isterizYargı Acaristanbul için karar verdi: 138 villa yıkılacak bölge yeniden orman haline getirilecek.Türkiye’de hukuk da var, hakim de var; mesele adaleti uygulayacak devlet gücünü harekete geçirmek.İsmet Acar dün yıkım kararına itiraz edeceğini, sonuç alamazsa villaları kendisinin yıkacağını söyledi ve sorumlularından zararının tazmin edilmesini isteyeceğini bildirdi.Acaristanbul’un sorunu, Orman idaresinin izni bulunmadığı halde belediyeden inşaat ruhsatı alınarak bu doğa katliamının gerçekleştirilmesi.Toplum parasal maliyeti ne olursa olsun yargı kararının yerine getirilmesini ve bölgenin ormana kazandırılmasını bekliyor.Çünkü adaletin hükmünü yerine getirememesinden daha ağır bir israf ve hasar olamaz!