Din sömürüsü yapan siyasetçiler yüzünden Cuma günlerimizi İran görüntüleri mi kaplayacak?Başbakan Erdoğan uyguladığı “Cuma programı”nı genişletti:Namazı Süleymaniye Camii’nde kıldı.Sonra Nakşibendi tarikatı şeyhi Mehmet Zait Kotku’nun kabrini ziyaret ederek dua etti. Ardından da Ensar Vakfı’na uğradı.Bu vakıf, otuz yıla yakın zamandır üniversite kazanan imam hatip mezunlarına burs ve yurt sağlıyor.Büyüklerimiz “ibadet de kabahat da gizlidir” demişler. Hele siyasetçiler için bu ahlâka bağlı kalmak, cumhuriyet değerlerine saygının da gereğidir.Ama AKP iktidarından sonra bu gösteriler ayıp sayılmaktan çıktı.Cemaatler üzerinden siyaset yapmak, cazip geliyor. Çünkü cemaatler oy deposu gibi durarak iştah kabartıyor. Tarikat liderini kazanmak, bir anda yüzbinlerce oyu size getiriyor.Fakat Başbakan’ın göstere göstere yaptığı son ziyaretler, oylarını şeyh rehininden kurtarmış kentli dindarlara yöneltilmiş bir sempati hamlesi olma niteliğine daha yakın duruyor.Erdoğan’ın önünde iki hedef var. Ve bu iki hedefin talep ettiği hassasiyetler birbirleriyle çelişiyor.Meselâ beş ay önce “Kürt sorunu önce benim sorunumdur” demişken geçen gün radikal bir düzeltme yaptı ve “Kürt sorunu değil terör sorunu var” dedi.Bu manevrayı “cumhurbaşkanı adayı olarak kabul görmenin mecburiyeti” saymış olabilir. Ama güvenini kazanmayı hedeflediği kesimin Cuma günkü programı ile tekrar kafasını karıştırmış, hatta kazandığı puanı misliyle geri vermiştir.Türban ve imam hatip sözlerini tutamamış olmanın özrünü seçmenine anlatıp yeni umut vermek, seçime giderken parti lideri olarak Erdoğan’a başka bir mecburiyet yükleyebilir.Ama görüldüğü gibi mecburiyetleri çatışıyor.O nedenle daha fazla gecikmese iyi olur.Cumhurbaşkanı olacaksa bu kimliği inşa etmeye çalışmalı, tarikat cemaat madeninden oy çıkarmak ona düşen bir görev olarak kalacaksa Çankaya hayaline şimdiden veda etmelidir.***Utanın!Ödenek yetersizliği düşürecekse eğitimin düzeyi düşürsün.Ama bu sorun zengin-yoksul ayrımı yaratmak pahasına aşılabilir deniyorsa hayır, eksik olsun!Devlet okullarında velileri para ödeyen çocuklara eğitsel avantajlar sağlama ayrıcalığı yaygınlaşmaya, yoksul çocuklara karşı muameleler insanlık suçu boyutları almaya başladı.Eğer bu okullarda çocukların bir kısmı dünyanın ne kadar adaletsiz, büyüklerin ne kadar bölücü ve sevgisiz olduğunu öğreniyorlarsa şunu derim:O okullarda buna seyirci kalanlar hem öğretmen olarak, hem anne-baba olarak ihanet içindedirler.Görevleri, okullarındaki sosyal ve ekonomik sınıfların duvarlarını yıkmak, eğitimin kanatlarını para karşılığı satmamaktır!
Kurban Bayramı’nda AKP’nin bazı kentleri Türk Bayraklı afişlerle donattığını görmüşsünüzdür.Billboard’lardaki afişler son zamanlarda yükselen milliyetçiliğe yatırım yapıyor.Al bayrağın üstünde şunlar yazıyor:“Kurban Olam Ayına Yıldızına” Önceki gün gazeteciler, bu afişin MHP tabanına yönelik bir mesaj olarak değerlendirildiğini belirterek ne diyeceğini sorunca Başbakan Erdoğan esti, gürledi:“Bir defa ay yıldızlı bayrağımla ilgili kimseyle kendimi mukayese etmem. Benim ta imam hatip çağlarımdan itibaren şiir ve kompozisyon yarışmalarına varıncaya kadar, aldığım terbiyeye varıncaya kadar, aldığım edebi ‘edebiyatın edebisinden bahsediyorum’ terbiyeye varıncaya kadar, burada öncelikli bayrak yatar, vatan yatar. Bunu bir defa bilmelerini isterim!” Edebiyatın edebisinden terbiye alan-almayan herkes herhalde Başbakan’ın ne dediğini sonuna kadar dinlemeyi beklemeden burada kendilerini tutamayıp heyecanla bağırmışlardır:“Kurban Olam senin Türkçene!” Şiir milliyetçiliğiAğdalı cümleler, hatipliği din eğitimi temelinde öğrenen meslek mensuplarının tutkusudur. Bunu iyi de yaparlar ama ayarı kaçırma riski her zaman vardır.Ama Başbakan’ın bayrak ve vatan üstüne söylediklerinin içeriği ve içtenliği, teknik aksaklığı önemsizleştiriyor.Başbakan Erdoğan AKP’li belediyelerce yürütülen bayrak kampanyalarının amacını şöyle açıklamış:“..Çünkü bayrağı olmayanın vatanı olmaz. Vatanı olmayanın da zaten hiçbir şeyi olmaz. Her zaman söylüyorum; ‘Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.’ Kimse bizimle yarışa girmesin. Biz kafatası milliyetçisi değiliz ama bayrak ve vatan konusunda milliyetçilik yapanlarla bir ve beraber oluruz.” Önemli bir ilerlemeden söz edebiliriz ama Başbakan’ın ulaştığı milliyetçiliğin hâlâ “Atatürk Milliyetçiliği”ne uzak bir “şiir milliyetçiliği” olduğunu tespit etmekte yarar vardır.Başbakan’ın yaralayıcı bir yanlışı aylardan beri düzeltilmeyi bekliyor.“Türk” diyemediği ve “Türkiyeli” uydurmasını kullandığı için, “Türk vatandaşı”nı alt ve üst kimliklere bölüp ayırdığı için Atatürk Milliyetçileri aylardan beri peşindeler.Vatan ve bayrak tabii önemlidir ve kutsaldır ama millet onların ayrılmaz parçasıdır.Ve o da bölünmeden korunmalıdır.Başbakan fırsatını yaratıp hatasını düzeltmelidir! Ne taktiği bu?Cumhurbaşkanlığına adaylığı konusunda başvurduğu her şaşırtma, onu halkın gönlünde Çankaya’dan biraz daha uzaklaştırıyor.Tayyip Erdoğan bunu görmüyor mu?Cumhurbaşkanlığı liyakatin en fazla etkili olduğu bir yüce makamdır.İhale yarışı değil ki bu saklanasın.Önceki gün, siyasi rakiplerini eleştirirken “Adaylık falan açıklamış değilim; bunlar niyet okuyucu” dedi.Bu sözleri ile aday olmayabileceği yolundaki yorumlara prim vermiş gibi görünen Başbakan sonra birden makas değiştirdi, cumhurbaşkanı adayını nisanda açıklayacaklarını tekrarlayıp, parti olarak taktikleri olduğunu söyledi.Demokrasi aydınlık ve dürüstlük ister.Belli ki Cumhurbaşkanlığı makamını AKP halkı ikna ederek almayacak.Taktik uygulayarak götürecek!
Genel seçime 11 ay var. Seçmen eğilimleri daha çok değişebilir ama anketler her zaman ilgi çekicidir.ODAK Araştırma adlı kuruluşun “Aralık ayı durumu”nu gözleyen çalışması, sadece üç partinin barajı aşarak meclise girebileceklerine dair bir fotoğraf koyuyor önümüze.Kararsızlar dağıtıldığında şu tablo çıkıyor:AKP yüzde 36,2; CHP 22,9; MHP 12; DYP 5,9; ANAP 3,9; DTP 5,7; GP 1,8; SP 2,4; DSP 3.ODAK’ın bir önceki anketine bakıldığında AKP’nin dört aylık dönemde 7 puan, MHP’nin ise 3 puan gerilerken CHP’nin 2 puan ilerlediği görülüyor.2007’nin öngörüleri, iktidar partisindeki erimenin süreceğini, hatta cumhurbaşkanlığı seçiminde krize yol açan hatalar yapıldığı takdirde AKP’nin dramatik kayıplara uğrayabileceğini düşündürüyor.Ama şunu sormak lâzım:Bu beklenti gerçekleşse bile AKP’den uzaklaşanlar acaba merkez sağın iki önemli partisi DYP ve ANAP’ı ayrı ayrı barajdan aşıracak sayılara ulaşabilir mi?Halk proje bekliyorSeçime uzanan ayları böyle bir beklenti içinde harcamak bizce ölümcül bir basiretsizlik olur!Barajı aşma sorunu yaşamayan partilere düşen sorumlulukları yerine getirmek dışında DYP ve ANAP’nın öncelikle bu meseleyi çözmeleri gerekecektir.Araştırma, seçim şansını doğrudan etkileyecek toplumsal hassasiyetlere de ışık tutuyor. Meselâ tehdit oluşturan sorunlar 100 üzerinden şu puanlarla sıralanmış:Bölücülük 30,4; fakirlik-işsizlik 16,8; dış borç 13; irtica-dini kadrolaşma 10, AB süreci 7,6 ve ötekiler...Partilerden hangisi bu tehdit unsurlarına karşı gerçekçi ve inandırıcı projeler üretebilirse başarıya o kadar yaklaşacaklardır.Seçim ortamını yine en çok yolsuzluk iddiaları ve sistemin yolsuzluklar karşısındaki çaresizliği etkileyecektir.Her dört kişiden üçü, milletvekili dokunulmazlığının sınırlandırılmasını istiyor. Bu alandaki sözünü tutmadığı için AKP’nin özellikle okumuş seçmen katında ciddi sorun yaşayacağı anlaşılıyor.Fark yaratan kazanırAraştırmanın hatırlattığı önemli bir diğer sorun da parti içi demokrasinin işlememesinden kaynaklanan hoşnutsuzluğun yaygınlığıdır.Parti içi demokrasi olduğuna inanmayanların oranı üniversite mezunu seçmenler arasında yüzde 70’i bile aşıyor.Bu sorun sadece AKP’de önemsenmiyor. Orada da parti içi demokrasi var olduğu için değil tabii, iktidar nimetlerinden yararlananların bu eksikliği mesele yapmamasından...Adaylarını yerel örgütlerine seçtiren partilerin şansı, liderin tepeden inme liste hazırladığı partilere oranla belli ki daha yüksek olacaktır. Bu gerçeği gören partiler kazançlı çıkacaktır.Tabii en kötü ihtimal, halkın eğilimlerine toplu olarak sırtlarını dönerek bildiklerini okuyan sulta meraklısı liderler çağının bu seçimde de değişmediğini görmektir.Tanrı bizi korusun!
Amerika ve Irak, Başbakan’ın tüm eleştirilerini hak ediyor. Terörle mücadele için oluşturulan koordinatörlük mekanizması sözde PKK’yı Kuzey Irak’tan söküp atacak ve malî kaynaklarının kurutulmasına da çare bulacaktı.Başbakan, Kuzey Irak’taki kampların yerleri belli iken PKK’ya dokunulmadığını söyledi.İlişkilerin dayandığı güven zeminini çürüten daha vahim bir tespiti var ki o da şu:Irak’taki PKK bürolarının kapatıldıkları Ankara’ya resmen bildirilmiş ama o haber de doğru çıkmamıştır.Yani yalan söylenmiştir!PKK uyuşturucu kaçakçılığından haraç toplamaya kadar pek çok Avrupa ülkesini de içine alan faaliyetlerini tıkır tıkır yürütüyor, Kuzey Irak’ta Amerikan bayrağının gölgesinde barınıyor, silâhlanıyor, cinayet işlemek için Türkiye’ye girip tekrar oraya sığınıyor.Şimdi giremeyiz...Başbakan “Ciddi adımlar bekliyorduk ama olmadı” dedi dün.Hükümetimiz hangi dünya tecrübesine bakarak bu beklentiye girdi, merak ediyoruz. Amerika El Kaide’ye, Taliban’a, terörist ilân ettiği Saddam’a koordinatör mü göndermişti?Bu “icat”ın, kötü yönetilen bir devin düştüğü çaresizlik bataklığında mecbur kaldığı onursuz bir iki yüzlülük örneği olduğunu Ankara’nın baştan görmesi ve bu ayları boşa geçirmemesi gerekirdi.Başbakan’ın şikâyeti hangi gelişmenin habercisi olacak, şimdi ona bakmak lâzım. Herhalde “Yetti artık, Kuzey Irak’ı dümdüz edeceğiz” anlamına gelmiyordur bu çıkış. Çünkü bu ibretlik iki yüzlülüğü göze alabilen “süper güç” bu kötü psikoloji ile ilişkilerimizde daha ağır hasarlar yaratacak dengesiz tepkiler gösterebilir.Irak Kürt yönetiminden de fazla şeyler beklememek lâzım: Saddam’ın idamından kaynaklanan intikam ateşi Irak Kürtlerini hedef alacaktır şimdi. Ankara’nın sitemlerine çok duyarlı olmayacaklardır.Maşalara nasihatTürkiye bölücü terörle mücadelede geçmişteki gibi kendi gücüne dayanmak zorundadır. Terör örgütü muhatap alınamaz.Zaten terör örgütünün Kürt kökenli vatandaşları temsil ettiği iddiasının da dayanağı yoktur.“Kürt sorunu var” ise Türkiye’de demokrasi de var. Ve bu ülke genel seçime gidiyor. Her türlü çözümün özgürce tartışılacağı bir iklimde yaşıyoruz ve geçmişte PKK’ya boyun eğdiren devlet gücünü yönetmiş bir siyasetçi olan Mehmet Ağar bile “çözüm siyasetten geçiyor” diyor.Partiler proje üretmeliler.Geriye bir tek dış güçlerin oyuncağı olmaya aday “alet”ler kalıyor. Onlara da Vatan okuru Prof. Metin Ertürk’ün nasihatını aktarıyoruz:Saddam’ı yaratan, İran’a, Kuveyt’e saldırtan ABD’dir. Şimdi onu deliğe süpüren de Amerika’dır. “Deliğe süpürmeyin kullanın” diyenlerin kulaklarına küpe olur mu bilmeyiz...Ama “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Mustafa Kemal haklı çıkmıştır.Emperyalizme hizmet edenlerin sonu budur!
Siyasi tartışmaların kayıkçı kavgasından daha çözüm üretici olması gerekir.Önümüzde cumhurbaşkanı seçimi var ve iktidar partisi ile ana muhalefet partisi sadece itişip gerilim üretiyorlar.Deniz Baykal nisanda cumhurbaşkanı seçiminin ilk turundan on dakika sonra iptal dilekçelerini Anayasa Mahkemesi’ne vereceklerini söyledi.Ertesi gün Başbakan, medya ve Çankaya gibi değişmez hedeflerine yüklendikten sonra CHP’ye “özel seans” yaptı!CHP’nin “Cumhuriyeti biz kurduk” iddiasına yönelttiği “Sevsinler seni” tepkisi çok basma kalıp olsa da “en kaşarlı kadrolaşmanın CHP döneminde” yapıldığını söylemesi, gurmelerin siyasete ilgisini tahrik babında yenilik sayılabilirdi!Çünkü bu suçlama, AKP’nin kadrolaşmasına da “imam bayıldı” damgasını davet edebilir. Neyse..Millet seçsin; ha gayret!Anavatan Partisi Genel Başkanı Mumcu cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda dün dikkate değer bir çıkış yaptı.Mesela cumhurbaşkanını halkın seçeceği bir Anayasa değişikliğine partileri zorlayacaklarını belirterek şöyle dedi: “Millet kimi seçerse başımızın tacıdır!” Biz de halk tarafından seçilmiş cumhurbaşkanları döneminin başlaması zamanının geldiğine inanıyoruz. Bunun için sistemi değiştirmeye gerek yoktur ve halka gitmek, parlamentoda aranan çözümün taşıdığı risklerden kurtulmanın tek demokratik yoludur.Başbakan’a “Cumhurbaşkanlığını hak etmiyorsun” demek başka “Aday olamazsın” demek başka bir şeydir. Erkan Mumcu’nun uyarısı yerindedir:“Ben Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı için oyumu vermem ama bu ‘aday olamazsın’ anlamına gelmemelidir.” Neden? “Unutulmasın” diyor Erkan Mumcu “AKP’yi mağduriyet ve yasaklar inşa etti. Yeni bir mağduriyet ve yasak ihya eder!” “CHP Erdoğan’ı istiyor” Anavatan lideri böyle konuşarak ihtar etmiyor, Baykal’ı halka ihbar ediyor:“Baykal Erdoğan’a başka seçenek bırakmıyor. Bence Baykal Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını istiyor. Sağduyulu bir çözümü araştırmak yerine gerilimden medet uman bir siyaset izlemektedir.” Toplumda kutuplaşma arttıkça AKP’nin rejim için doğuracağı korkular kitleleri CHP’ye sığınmaya mecbur edecek.Mumcu’ya göre CHP ve lideri bu hesaba oynuyor.Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması, bu yatırımın kârlılığını yükseltecektir.Peki bu durumda CHP, siyasi menfaati için halkı mı kandırıyor? Yani varlığını iddia ettiği tehlikelere karşı rejimi gerçekte korumadığı halde rol mü yapıyor?Ağır bir şüphe ama, cumhurbaşkanını halka seçtirecek reforma niçin destek vermediğine inandırıcı bir cevap bulamadıkça bu gölge CHP’nin üstünde hep duracaktır!
Siyasetin ahlâklı, onurlu, iyi eğitim görmüş, bağımsız ruhlu insanlara ihtiyacı var.Bu şartları gözetmeyen seçimlerin oluşturduğu meclisler yetersiz kalıyor, toplumlar da mutsuz oluyor.Genç bir okurumuz (Alper Aksoy) dün gönderdiği mesajda Türkiye’yi Avrupa demokrasilerinden ayıran kritik farka dikkati çekiyordu:Avrupalı seçmen, hayat standardını hangi parti ileriye götürecek, ona bakıyor. Oysa biz, güzel ülkemizi güzel yapan değerleri hangi parti riske sokar, hangisi güvence altında tutar, buna bakıyoruz. Tercihimizi bu hassasiyet belirliyor.Gelişmiş ülkelerde değerler oturduğu için bütün dikkat refah ve gelişme hedeflerinde toplanıyor, o nedenle gelişmiş ülkeler daha hızla büyüyorlar.Biz ise tek amaca yoğunlaşamadığımız için hep yarım yol gidiyoruz.Bağımsız, onurlu...Kısır döngüyü kıracak cesaretli patlamayı nasıl sağlayabiliriz diye düşünürken dün CHP lideri Baykal’ın verdiği bir mülâkatta söyledikleri ilgimi çekti.Paslı kilidin anahtarı burada olabilir!Baykal başta siyasete epey direnmiş. 1973 seçimleri öncesi Ecevit bencillik iması ile suçlayınca kabul etmiş.Ama şu şartla: “Bunu deneyeceğim. Ancak kontenjan milletvekili olmayı reddediyorum. Giderim memleketime, seçilebilirsem seçilirim!” O zamanlar milletvekilleri her partinin kendi tabanı tarafından seçilirdi. Parti yönetiminin tepeden inme listeye koyduğu kişilere “kontenjan adayı” denirdi. Tabii önseçimle belirlenen adaylar daima daha güçlü ve itibarlı olurlardı.Deniz Baykal böyle bir kaynaktan geldi. Ama şimdi genel başkan olarak aynı güç ve itibara sahip parlamenterler çıkarma şansını hem partisinden hem adaylardan hem kendisinden esirgiyor.12 Eylül darbesinin Danışma Meclisi üyelerini bile beş general belirlemişti. Bugünkü meclisin üyelerini, ait oldukları partilerin liderleri seçiyor. Tek başına..Koyunlar, çobanlarKamu vicdanı parti gruplarına ve oradan meclise yansımıyor. Sebep budur.. Çünkü milletvekillerini halk değil liderleri seçiyor.Esnaf nasıl “müşteri her zaman haklıdır” diyorsa politika esnafı da “lider her zaman haklıdır” esaretine teslim!Gelecekleri liderlerine kulluk etmeye endekslenmiş parlamenterlerle demokrasimizin kısır döngüyü kırmasına imkân yoktur.Sivil toplum örgütleri parti adaylarının önseçimle belirlenmesi için halkı uyandırmalı ve baskı oluşturmalıdır.Siyasi liderlerin rakipleriyle ilgili yetenek eleştirisi yaparken devamlı “koyun gütme örneği” vermeleri sebepsiz değildir. Bize öyle bakıyorlar çünkü.Gerekli olan siyasi evrimin birinci basamağı, liderin değil partili seçmenin belirlediği milletvekili adayları hedefine ulaşmaktır.Milletvekillerini koyunluktan kurtarabilirsek gerisi daha kolay olur!
Yeni yıl ülkemize barış, güvenlik ve mutluluk getirsin.Bu iyiliği hak etmenin şartı, sahip olduğumuz değerlere lâyık olmanın bilincini taşımaktır.Bir cinnet coğrafyasında yaşıyoruz. Bizi bu kötü mahallede özgür ve insan hakları saygı gören bir toplum olarak yaşatan değerleri takdir etmezsek nankörlük etmiş oluruz.Kurban Bayramı ile yeni yılı güvenle, doğallık içinde bir arada kutlama ayrıcalığı Müslüman dünyada bize ait. Bu ayrıcalığı hak ederek yaşamanın mutluluğunu torunlarımıza sağlam devretmek borcumuzdur.Komşularımızda yaşanan savaşlar ve toplumsal facialar, emanet edilmiş değerleri korumak yolunda hiçbir çabanın yorgunluk yaratmaması gerektiğini öğreten dersler değil mi?Şansı ne yarattı?2007 yılının sınavları kaderimizi belirleyecek. Yılın ilk yarısında cumhurbaşkanını, ikinci yarıda millet meclisini yenileyeceğiz.Geçen dört yıl, rejim için güven vermeyen bir partinin iktidarda bulunmasına rağmen siyasi istikrarın ne kadar önemli olduğunu hepimize öğretmiştir.Enflasyon dönemi kapanmış, kırılganlık riskleri sürüyor olsa da devamlılık taşıyan bir ekonomik büyüme dönemi açılmıştır.Uluslararası yatırımcılara finansal hizmetler sunan bir şirket olan Raymond James’e atfen International Herald Tribune gazetesi geçen gün Türkiye’nin 2007’de 27 milyar dolarlık dış yatırım çekeceğini yazıyordu.Bütün siyasetçiler ve özellikle de iktidardaki AKP önderleri bu şansı yaratan sebeplere mim koymalıdırlar.Kazandım derken...İktidar yöneticileri şundan emin olsunlar:Eğer kendilerini başarılı buluyorlarsa birinci sebebi, İslâmcı kadrolaşmadaki ölçüsüzlüğün yarattığı tedirginliğe rağmen Sezer’in Cumhurbaşkanı olarak sağladığı denge ve güven duygusudur.Nisan’da Tayyip Erdoğan veya onun işaret edeceği biri Çankaya’ya oturtulacak olursa AKP, zirvedeki kaleyi kazandığını zannederken neredeyse “her şeyi” kaybedecektir.Aynı hedefe tehlikesiz yürümenin tek çaresi cumhurbaşkanını doğrudan halka seçtirmek olabilirdi. Bu şansı yaratmak hâlâ mümkündür. Ama AKP bunu göze alamıyorsa oraya Tayyip Erdoğan veya bir kukla çıkarılmamalı, AKP’nin takıntılarından üreyen korkuları önemsiz kılacak kişilikte biri cumhurbaşkanı yapılmalıdır.Akıl özgür olmalı. İhtirasın esaretinden korunmalı. İktidar özgür akılla ararsa böyle çok aday bulabilir.Bunu yapmazsa, çıkılacak yolculukta maceradan maceraya koşulur ama istikrar bir daha asla bulunamaz!İlhan Selçuk da ifadesinde akrostiş şifre kullanmıştıGazetecİ-yazar İlhan Selçuk’un 12 Mart döneminde Ziverbey Köşkünde alınan ifadesinde akrostiş bir şifre yerleştirilmişti. Selçuk’un işkence gördüğünü ve tehdit altında bulunduğunu belirten şifre, her cümlenin sondan ikinci kelimesinin ilk harflerinin yukarıdanaşağıya okunmasından oluşuyordu: İşkence altındayım...
Saddam Hüseyin hiçbir kalbin merhametini hak etmiyor ama idam cezası korkunç bir olay.İzlerken mideme yumruk yemiş gibi oldum. Türkiye’de ölüm cezasının kaldırılması ile ne kadar iyi bir iş yapıldığını düşündüm.Bu infazın Irak halkına ve Irak’ın geleceğine barış değil, oluk oluk kan akmasına sebep olacak bir mezhepler savaşı getireceğini söylemek kehanet olmaz.Saddam’ı mahkûm etmek için, despot rejimin Halepçe’de ailesini gazla zehirlediği bir Kürt hakimin başkanlık yaptığı bir mahkeme kurmak gerekmiyordu.O zaten “Bağdat Kasabı” idi, sivillere ve hem de kendi halkına kimyasal gazla katliam uygulayan bir zalimdi.Ama yargılamadaki yanlışlar ve infaz sırasında gösterilen telâş, efsane üretmeye çok meraklı bu coğrafyada Saddam’ı masal kahramanı haline getirerek ölüsünden de yararlanmak isteyecek olanların ekmeğine yağ sürecektir.Amerikan yapımıIndependent gazetesinin Pulitzerli yazarı Robert Fisk, Saddam’ı belâlı, saldırgan bir diktatör yapan günahlardaki Batılı ülke liderlerinin meşum rolünü irdelerken, dün sabahki infaza Bush ve Blair kadar sevinen bir ismin de Usame bin Ladin olduğunu yazıyordu.Doğrudur. Ancak kötülerle aptallar bu kadar yanlış bir senaryo yazabilirlerdi.Koyun can derdinde, kasap et derdinde... Irak’taki Kürtler, Enfal’deki soykırım suçu ile ilgili dava görülmeden Saddam’ın asılmasına yanıyorlar.Saddam’dan bir an önce kurtulma telâşı yanında Irak’taki birliği tehdit eden toplumsal fayların daha fazla derinleşmesine fırsat vermeme kaygısı da bunda etkili olmuştur.Ama işe yarayacak mı?En başta Kürtlere Irak’tan bağımsız bir devlet kurmak için mahkeme kararı mı lâzım?Irak halkı uyansınSaddam’ın sonu, diktatörlük hevesi taşıyan siyasetçilere ibret olur umarız.Irak halkı da bir yanda askeri mutlakiyetçiliğin öte yanda cihad çağrıları içeren kışkırtıcı naraların mutsuzluk, yıkım, yoksulluk ve aşağılanma dışında bir ürün vermediğini, nihayet anlar inşallah.Çünkü her toplum önderini kendi yaratır. Bu tez doğru ise infaz Irak’ta Saddam Hüseyin dönemini kapatacak ama Saddam’lar dönemine son vermeyecektir.Eğer Irak halkı, Saddam gibi bir despotu ne kadar çok hak ettiklerini kanıtlamaya uğraşan kahredici trajediyi oynamaya devam edecek olursa yeni Saddam’ını kısa zamanda yaratacaktır.Saddam’ın idamını Irak halkının intikam ateşini körükleyen bir sebep olarak görmesini değil, makûs talihini değiştirmesine yardım edecek bir milât olarak değerlendirmesini diliyoruz.Mübarek Kurban Bayramı ve yeni yıl, okurlarımıza, tüm ulusumuza ve insanlığa barış, hoşgörü, sevgi ve mutluluk getirsin.