Terör akrebe benzer. Zora düştüğü zaman akrep zehirli iğnesini kendini öldürmek için kullanır.Diyarbakır’da dershane önüne pusu kurarak öğrencileri öldüren PKK’nın, ümitsizliğe kapılarak intihar eden akrepten hiç farkı yoktur.Bu olay, ırkçı amaçlar güden bir siyasetin ne kadar acımasız ve bencil olduğunu göstermekle kalmamış, PKK’nın müthiş bir toplumsal zemin kaybetmesine de sebep olmuştur.Katiller güruhunun Diyarbakır’da kalkıştığı misilleme, beklentilerine ters etkiler yaratarak ulusal bütünleşmeyi pekiştirmiştir. Devletin reaksiyonu da güçlü ve hızlıdır. Dün Başbakan ve Genelkurmay Başkanı Diyarbakır’da idi. Bugün de ana muhalefet lideri orada olacaktır.Maliye Bakanı Unakıtan uluslararası camianın PKK’yı nihayet tanıdığını, mücadelemizin bu nedenle kolaylaştığını belirterek “terör kardan adam gibi eriyecek” dedi dün.Yapın, görelim...Bu sözü beğendim ama başarı lâf ebeliğinden daha fazla çaba ve yetenek gerektiriyor. Bölge halkını devletin gücüne inandırmak için eyleme geçmek gerekiyor.Oradaki feodal düzen yıkılmadığı takdirde, kazanılacağı görünen askeri başarının kalıcı olabilmesi yine mümkün olmayacaktır.Devlet şimdiye kadar derebeylerini rahatsız etmekten sakınarak yürüdü. Sonuç ortada.“Bu insanları aşiret reislerinin kulu olmaktan kurtarıp vatandaş haline nasıl getiririz?” sorusuna iktidar en kısa zamanda cevap bulmalıdır.“Haydi kızlar okula” projesi en az askerlerin yürüttüğü mücadele kadar değer taşıyor terör karşısında..Çünkü bu hamle bölücülüğün sonuçlarına değil, doğrudan kaynak sebebine saldırıyor.Güneydoğu’da kızları köle gibi satıyorlar. Bu kızların üçü, dördü bir evde, aynı adamın “canlı kuluçka makinaları” gibi dörder, beşer çocuk doğuruyorlar.Devlet bu duruma çare bulmak şöyle dursun, para desteği ile teşvik ediyor. Başbakan bir vakitler “Allah ne verdiyse çoğalın” demişti; lâfını halâ geri almadı.Çare okumuş kızlarKızları okula göndermeyi başaran proje mucize yaratabilir. Çünkü okumuş kızlar bir adamın ikinci, üçüncü, dördüncü karısı olmaya razı edilemezler kolay kolay.Irkçı despotlara cinayet makinası olacağını bildiği, koruyamayacağı, sevgi ile adam gibi yetiştiremeyeceği çocukları dünyaya getirmezler.Kölelikten üreticiliğe geçişin hızı, teröre karşı savaşın kaderini de belirleyecektir. Yıllardır konuşuluyor ama yapılmıyor.Güneydoğu’daki kamu arazileri niçin oradaki insanlara dağıtılmıyor? Niçin hayvancılık ayağa kaldırılmıyor?İhanete karşı direnmelerine değecek bir hayatı gençlere sunmak sanıldığı gibi imkânsız değildir.Daha önce ihmal ederek yanlış yaptık. Tekrarlamayalım!
Alçaklar güruhu hayatını söndürdüğü 30 bin insanın yanına beş masumu daha gönderdi.İmralı’daki bebek katili sevinsin.Robotlarının Diyarbakır’da öldürdükleri beş kişiden dördü yine çocuktur. 68 yaralının arasında da çok sayıda çocuk bulunuyor.Neye yarayacak bu canavarlık?Evlât acısı yüzünden millet, ihanete karşı savaşmaktan mı vazgeçecek?Misilleme tehdidi ile Kuzey Irak’daki operasyonları durdurmanın mümkün olabileceğini sadece ahmaklar düşünür.Böylesine mertlik dışı, ahlâk dışı pusular ve kalleşçe vurmalar olsa olsa operasyonların haklılığını kanıtlar.Diyarbakır saldırısı, PKK’nın yok edilmeyi ne kadar çok hak etmiş olduğunun ispatıdır.Öylesine iğrenç ki, PKK’nin siyasi kolu gibi davranan DTP yöneticileri bile “Bu menfur saldırıyı şiddetle kınıyoruz” demek zorunda kalmışlardır.PKK’yı kınamayan DTP, Diyarbakır’daki vahşeti nasıl “nefretlik ve iğrenç” diye kınamıştır? Çünkü saldırıyı, “derin devlet”in üstüne atmaya karar vermişlerdir.DTP Meclis Grup Başkanvekili Demirtaş olayı duyar duymaz iki milletvekili ve Belediye Başkanı Baydemir ile Diyarbakır’a uçmuş, orada basın mensuplarına “çok derin provokasyon” iddiasında bulunmuştur.Olayı haber alır almaz uçağa binmişler, indikleri anda da Demirtaş “derin provokasyon”u yumurtlamıştır.Geçen iki saatlik zaman, böyle çok gizli bir bilgiye ulaşmaları imkânını onlara vermezdi ama halkı devlete kışkırtacak nifaklar üretmelerine yetti demek ki...Eylem öncesi yakalanan tüm saldırganların PKK’lı çıktığı gerçeği ortada iken patlayan bombaları PKK’nın atmış olamayacağı iddialarına kim inanır; o da başka soru.Sonuna kadar...İnsan hayatına saldırmanın bahanesi olamaz. Bu vahşi cinayetler hepimizi kahrediyor ama bölücü terörün de hızlanarak sonunu getiriyor.Türkiye’ye diz çöktürülemeyeceğini artık herkes gördü. Şimdi acilen korunacak olan kesim Kürt kökenli vatandaşlarımızdır. Halk onları dışlamamak suretiyle PKK’ya en öldürücü darbeyi indiriyor.Kürt kökenli yurttaşlar da terör örgütüne kulluk eden siyasetçileri yalnız bırakarak kurtuluşu hızlandırabilirler.Milletçe onur savaşı veriyoruz. İhanet kurutulana kadar sıkıntı çekecek, bedel ödeyeceğiz. Tedbirli olalım ama şikâyet etmeyelim.PKK’nın en büyük avantajı, aldığı dış destekti. Nihayet dostlarımız uyandı!Türkiye’deki çocukları bomba ve kurşunla öldüren PKK’nın Avrupa’daki çocukları da eroinle zehirlediğini sonunda fark ettiler.Çocukların ahı bitirecek bu alçakları!Yeni aşama mı?Fethullah Hoca, cemaat mensuplarının devlet kadrolarına sızdığı iddialarına cevap vermiş...Son kitabında şöyle diyor:“Bir milletin ferdi, kendi milleti için var olan müesseselere sızmaz; hakkıdır girer. Mülkiyeye de girer, adliyeye de, istihbarata da...” Hem suçlu, hem güçlü sözü tutumuna çok uyuyor.Unutmayalım ki devlete sızma iddiası medyaya iftira olarak değil, bizzat Fethullah Hoca’nın itirafı ile yansıdı.Amerika’ya göç etmeden önce ortaya çıkan kasetinde müritlerine “mülkiyeye, adliyeye” girmelerini ve sezdirmeden yükselmelerini tavsiye eden, “Bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephelerine çekecekleri ana kadar erken vuruş yapmaya kalkışmamalarını” söyleyen kendisi idi.Unuttu mu, yoksa...Türkiye’de bir şeylerin değiştiğine ve daha aktif duruma geçmek zamanının geldiğine mi karar verdi?
Başbakan dün siyasetçilerden duymaya pek alışık olmadığımız şeyler söyledi.Hükümet olarak sosyal güvenlik sisteminin sorunlarını çözmek için ellerini taşın altına koymuşlar.“Siyasi bedeli ne olursa olsun” ödeyeceklerini belirtti.Bu sözler, yürürlüğü iki kez ertelenen Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası’nı iktidarın birkaç ay içinde çıkarmaya kararlı olduğunu gösteriyor.Başbakan Erdoğan’ın ödemeyi göze aldıklarını söylediği “siyasal bedel” elbette yeni uygulamanın sebep olacağı oy kayıplarıdır. Çünkü yasa çalışanlara yeni faturalar getirdiği gibi onlara bazı avantajları terk etme fedakârlığı da yükleyecek.Mesela daha çok çalışarak daha az emekli aylığı almak bu faturanın içindedir.Ama Başbakan’ın dediği gibi devletin sosyal güvenlik açığı sürdürülemez hale gelmiştir. Meselâ 2006 yılında sistemin verdiği 23 milyar YTL tutarındaki açık bütçeden karşılanmıştır. Devletin bir yılda tüm kamu yatırımlarına harcadığı para bunun ancak yarısı kadardır.Son 13 yılda sosyal güvenlik açıkları 851 milyar YTL’yi bulmuştur ki bu rakam kamu borç stokunun 3,5 katıdır.Başbakan böyle giderse Türkiye’nin 20-30 yıl sonra iflâs edeceğini söylemiştir ama bizce bu iyimser bir tahmindir.Sosyal güvenlik reformu bütün geçmiş iktidarların da acil gündemine girdiği halde hiçbiri bunu başaramadı. Evet, erken emeklilik bir anlamda “işsizlik sigortası” gibi çalıştı ve önemli bir sosyal işlev gördü ama geleceğimizin kaynaklarını da kuruttu.Tasarı buna rağmen kazanılmış hakların çoğuna dokunmuyor. Ama mirasyedi babalarının faturasını çocuklarından talep ediyor.Dileğimiz tasarının adalet yönünde gelişmesi, güçlü kesimlerin kopardıkları ayrıcalıklarla kirlenmemesidir.*****Veda vaktiSigara yasağının alanı genişlerken cezaları da iyice ağırlaştırılıyor...Mecliste milletvekilleri adeta linç havasına kaptırdılar kendilerini.Öyle değişiklikler getirdiler ki sigara yasağı rejimi pek çok Avrupa ülkesini geride bırakıp ABD standartlarına yaklaştı.Tiryakiler ev ve sokak dışında sigara içecek yer bulamayacaklar.Yasa sigaradan kurtulmak isteyenlere büyük destek verirken yeni tiryakilerin üremesini özendiren şartları da ortadan kaldıracaktır.Şu anda bireysel haklarına saldırıldığı duygusuna kapılan tiryakiler inanıyorum ki bir ay sonra bu yasağı alkışlayacaktır.Ben de içtim ve korkularımla, kendimi eleştirerek oluşturduğum irade ile bıraktım o mereti.Şimdi mutluyum.“Bir gün doktor içme diyecek. Daha önce sen bırak” telkini yaptım.Nikotinle çalışan ilkel bir makineye benzeterek kendimi aşağıladım.Tuhaf gelecek ama şimdi kahve bile eskisinden fazla keyif veriyor.
Siyasetçiler kolay devlet adamı olamıyor. Bu konuda zorluğu olanlara yüksek bürokrasi yardım etmeli...Fakat ikisinden yana da şanslı değiliz.Bürokrasimizin Cumhurbaşkanı Gül’ü 8 Ocak’ta Amerika’ya yapacağı ziyaretten vazgeçmeye ikna etmesi gerekirdi.Amerikan medyası şimdiden başladı:Başkan Bush aynı gün Orta Doğu gezisine çıkacağı için “araya sıkışan” Gül’ün randevusu alışılmış protokol zorluyormuş.Görüşme kısa, öğle yemeği ise hızlı olacakmış!Görüşmenin uzamaması fena değil. Çünkü Türkiye’nin istediklerini Başbakan Erdoğan 5 Kasım’da gidip aldı.Konuşma uzarsa Başkan Bush’un “Askeri tedbirlerin yanına hangi sivil projeleri koyuyorsunuz?” türü soruları ziyaretin tadını kaçırabilir.O nedenle resmi görüşmelere “Kuzey Irak’taki işbirliğimiz, Türkiye’deki Amerikan karşıtı tırmanışı durdurdu ve dostluk günlerine dönüşün zeminini yarattı” türünden tespitlere yetecek zamanı ayırmak ve işi uzatmamak hayırlı bile olabilir!Ama “hızlı yemek” nasıl olacak?McDonalds, Burger King, Kentucky Fried Chicken gibi “fast food” markalarının TC Cumhurbaşkanı sayesinde bir resmi davette Beyaz Saray’a girmesi?.. Olur mu olur!Fikir adamlarımız ideolojik değil politik ve ekonomik hedefler peşinde koşan küresel tabiatı nedeniyle AKP’yi yere göğe koyamıyor. Herhalde bu şirketler teşekkür borcu altında kalmayacak. İktidarın yatırımcı ruhu erken gelişmiş mahdumları ne güne duruyor!Neyse asıl konuya dönelim:8 Ocak ısrarı yanlış olmuştur.Hemen çözülmesi gereken bir sorun bulunmuyor iki ülke arasında.Başkan Bush’un Orta Doğu temaslarını izleyen bir tarihe ertelenmesi, ziyareti daha anlamlı ve yararlı hale getirirdi. Çünkü o durumda Gül, en son gelişmeleri öğrenirdi.Cumhurbaşkanı da Başbakan da seyahat etmeyi seviyor.Dışişleri Bakanlığı kaliteli bir turizm şirketi gibi planlama yapmalı ikisini iki ay ara ile aynı başkente göndermemelidir!*****Zehirli mesajlarElini kana bulamamış itirafçıların hemen evlerine gittiklerinin duyurulmasında kamu yararı vardır, doğru...Ama itiraflarına kolayca ulaşmak mümkün olmamalıdır. Oysa ulaşılıyor.Mahkeme evrakı da olsa bu itirafların içerdiği bazı bilgiler kamuoyuna açık olmamalıdır.Dün evine gönderilen bir itirafçının açıklamaları arasında şöyle bir bölüm vardı:“PKK’nın değişik bölgelere gönderdiği özel kuvvet personeli, gittiği yerde zorluk çekmesin ve kolay gizlenebilsin diye taşıdığı sahte kimliğe uygun olarak özel eğitim alır. Meselâ turistik bir bölgeye gidecekse onlara kamplarda garsonluk ve cankurtaran eğitimleri veriliyor.” Bu bilginin toplumda yaratacağı etkiler kalabalıkta dinamit patlatmaktan az değildir. Çünkü söylentiler yaygınlaştıkça kentlerde Güneydoğu kökenli yurttaşların çalışma ve yaşama alanları güvenlik kaygıları ile daralacaktır.Ülkesine sadakatla bağlı, namuslu insanlar, sırf kökleri yüzünden ayrımcılığın haksızlığına uğrayacaklardır. Şüphelerin işinden edeceği insanlar önce mağdur sonra düşman olacaktır. PKK’nın da istediği bu değil mi?İtirafçıların verdiği bilgileri, güvenlik birimleri bilsinler, tedbirlerini alsınlar ama sokağa düşmesine, halkı zehirlemesine ve bölmesine izin vermesinler!
Celâl Talabani, insanı “Bu adam ne dolap çeviriyor?” diye şüpheye düşürecek şeyler söyledi.Bugün yazarı Mehmet Metiner’e yaptığı açıklamalar Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin oynak siyasetçi kimliğini bilmeyenler için “eşsiz bir dost”un cesaret verici desteği olarak dahi algılanabilir.Meselâ, Başbakan Erdoğan’ın büyük bir demokrasi projesine önderlik ettiğini öne sürerek “Erdoğan’a ve hükümetine düşmanlık yapmak, Türk halkına ve demokrasiye düşmanlık yapmak demektir. Erdoğan Türkiye için nimettir” diye konuşup bunu ABD Başkanı Bush’a da söylediğini anlatıyor.Dediğine göre PKK’ya da habercilerle telkinler göndermiş:“Benimle görüşmeye gelen DTP’lilere söyledim; AK Parti hükümetine karşı savaşmak Kürt halkının çıkarlarına karşı savaşmak demektir. Türkiye’nin Kürtlerine diyeceğim şu ki Erdoğan hükümetini desteklesinler.” Talabani-Barzani farkıBu sözleri samimi bulmasak bile gerçekçiliğini takdir etmek zorundayız.Talabani Kuzey Irak’taki bölgesel yönetimin egemeni olan Mesut Barzani’den farklı olarak Kürtlerin bağımsızlığına inanmıyor. Oysa Barzani’nin aile geleneği bağımsızlıktır.Geçen gün Bülent Akarcalı bana 41 yıl önceki gazetelerden birinin kopyasını gönderdi. Manşetteki haberde Avrupa’da Kürtçülük propagandasının hız kazandığı, Adana ve Sivas’ı da içine alan bir “Kürdistan haritası”nın İsviçre TV’lerinde yayınlandığı bildiriliyor.Baba Barzani’nin “İkinci hedefimiz Türkiye’dir” sözü de başlığa çıkarılmış...Oğul Barzani’nin aynı hedef için pusuda beklediğinden şüphe edilmemelidir!İki Kürt liderin farklı hedeflere inanmış olmaları elbette iyidir. Ama daha iyisi Irak Cumhurbaşkanı olan Talabani’nin Türkiye ve hükümeti için neredeyse aşırıya kaçmış dostluk göstermesi ve güven ifadeleri kullanmasıdır.Bunun en önemli nedeni, Amerika ile sağlanan işbirliği ardından Türk askerinin Kuzey Irak’ta sağladığı maddi ve manevi üstünlüktür.Asla asla durmamalıyızHavadan ayak izlerinin fotoğraflarının çekildiğini görmek PKK’yı moral olarak bitirmiştir. Bu avantajı Türkiye sonuna kadar kullanmalı, Talabani’nin sözünü ettiği projenin hiçbir ayağı operasyonların kesin başarı sağlanmadan önce durdurulmasına gerekçe yapılmamalıdır.Bölücü terör örgütünün ve ona servis veren uzuvların hiçbir mazereti olamaz. Bunca yılın tecrübesi şunu öğretti:Kürt sorunu denilen şey, terör örgütünün şemsiyesi altında kirli menfaatler sağlayan haydutların kurt masallarıdır. Hele AB sürecinde sağlanan haklardan sonra...Masum bebeklerin, çocukların, kadınların ve bölgeye hizmet götüren insanların çoğunlukta olduğu 30 bin insanı, kültürel haklar ve Kürt kimliği talepleri mi öldürdü?Bir okurumuzun dediği gibi “Ne kültürüymüş bu böyle!” Mutlaka sormak lâzım.PKK ırkçı, faşist bir oluşumdur. Sadece Kürt kökenli vatandaşları korumak amacı bile devletin her fedakârlığı göze almasına değer.Talabani’ye Irak’ta “Mam Celâl” yani Celâl Amca diyorlarmış.Başbakan Erdoğan methiyeleri dinlerken “Amca beni niye öptü?” diye sormalıdır.Ve asla Kuzey Irak’a yönelik terör operasyonları hakkında “yeter artık” anlamına gelecek telkinlerinden etkilenmemelidir.
Demokrasi için en büyük tehlike, siyasetin ar damarının çatlamasıdır.Nasıl mı olur bu; şöyle...Hukuksuzluk ve demokrasi ayıpları yalnız iktidarın değil, onu iktidara taşıyan seçmenlerin de önemli bir kısmının çıkarı haline gelir. Eleştiriyi hak eden eylemler erdem diye yüceltilir.Bu vahim bir çürümedir ve demokratik rejim en savunmasız duruma böyle dönemlerde düşer.Çünkü muhalefetin suçlama ve eleştirileri, demokratik denetimi işletecek yankıları yaratma yeteneğini kaybeder öyle ortamlarda.Yaşıyoruz bu durumu..İktidar kamunun kaynakları ile yoksullara (daha doğrusu kendilerine fakir denmesine katlananlara) gıda ve kömür yardımı yapıyor. Belediyeler on binlerce öğrenciye burs veriyor.Yardımların adalet duygusu ile dağıtılmadığı herkesin malumudur. Ama bu gerçeğin deşilmesi, muhtaç durumdaki tüm vatandaşlara eşitlik içinde ulaşılması iyiliğini getirmiyor. Tersine kayırılan kitleyi iktidar partisinin kucağına daha fazla itiyor.AKP milyonlarca seçmenin yoksulluğunda maden keşfetmiştir ve bunu gıda kömür ve öteki sosyal yardımlar yoluyla oya dönüştürmektedir.Ne kadar çok belediye, o kadar çok imkân demektir.Kâğıt üstünde belediye seçimlerinin 2009 yılında yapılması gerekiyor. Ama kaynaklarını kullandığı belediyelerin sayısını artırmak için iktidar partisi yerel seçimleri büyük ihtimalle bir yıl erkene alacaktır.Muhalefet 2008’de baskına hazır olmalıdır.Düşünebiliyor musunuz; AKP bu yardımların cazibesi ile oy isteyecek, muhalefetin yapacağı suçlamalar iktidarın ekmeğine yağ sürecektir.Çünkü AKP suçlamaları övünerek kabul edecektir.Usulsüzlük ve haksızlığın iktidara avantaj sağladığı bir zeminde yürüyoruz.Siyasetin ar damarı çatlamıştır.İktidar için zayıflama sebebi olan eylemler tam tersine güçlenme getiriyorsa ne yapacağız?Faziletlerini kaybetmiş bir demokrasi nereye götürür?2008’deki dersimiz bu!*****Türmen’e sorunYılın ilk önemli icraatı 301’in sonuçlanması olacak inşallah.Teklifin bir hafta sonra Bakanlar Kurulu’nda ele alınması bekleniyor.Keşke bu değişikliği geçen dönem milletvekili olan arkadaşımız Livaneli’nin önerisi doğrultusunda, maddedeki “Türklük” sözcüğü yerine “Türk Milleti”ni koyarak gerçekleştirseydik de dosta düşmana “AB’nin baskısı ile yola geldiler” dedirtmeseydik.İktidar, AİHM’deki Türk yargıç Rıza Türmen’i türban kararları nedeniyle pek sevmez ama onun tecrübesinden yararlanmayı ihmal etmemek lâzım.Türmen asıl meselenin, Türk yargıçlarının düşünce özgürlüğü anlayışındaki olumsuz farktan kaynaklandığını söylüyor.Bu durumda 301’in yazılışının daha büyük önem kazandığı anlaşılıyor.Hazırlanan metni Rıza Türmen’e gösterip tavsiyelerini istemek iktidara kaybettirmez, kazandırır.
Din sömürüsü yapanlar “Az tamah çok ziyan getirir” sözünü unutmasınlar.Çünkü yarattığı toplumsal sel felâketleri, bu sömürüden nemalanan siyasi iktidarları da önüne katıp süpürüyor.Böyle siyasetçiler Doktor Frankeştayn gibi kendi yarattıkları canavarın kurbanı oluyorlar. Hepsi bu canavarı kontrol edebileceklerini zannediyorlar ama hiçbiri başaramıyor.Üniversitede türban sorununu çözmek isteyen iktidarın yürüttüğü siyaset, maceralı bir sona doğru yol aldığımızı daha şimdiden gösteriyor.AKP önceleri türban yasağını yeni Anayasa ile aşmayı düşündü. Zorluğu fark edilince yol haritası değiştirildi:Buna göre mahkeme kararlarını yok sayan bir yönetim anlayışı ile yasak sahipsiz bırakılacak ve zaman içinde unutturulması sağlanacak...Bu mantıkla seçilen yeni YÖK Başkanı daha ilk gün rektörlere türbanı yasaklayan Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını görmemelerini ve bu şekilde “bir sürü insanı rahat ettirmeleri”ni önerdi.Peki bu öğüt sadece üniversite için mi geçerli olacak?Eğitimde her türlü yasağın kalkmasından yana olduklarını savunan AKP Genel Başkanı Yardımcısı Prof. Nükhet H. Göksel “Eğitim derken sadece yüksek öğretimi mi kastediyorsunuz, yoksa ilk ve orta öğretim de kapsama giriyor mu?” sorusuna şu cevabı verdi: “Tabii ki yüksek öğretim öncelikle...” Oysa daha önce hedefin sadece üniversitelerdeki yasak olduğu söylenmişti. Şimdi anlaşılıyor ki niyet başka:Önce üniversiteler, ardından ilk ve orta öğretim okulları...Peki siyasal İslâm’ın sabrı, iktidarın önceliklere dayalı eylem planına saygı göstermeye imkân tanıyor mu?Kontrolden çıkmış gibi..İstismar sabırsızdır. Nitekim olumsuz örnekler hızla artıyor.İstanbul’un Gaziosmanpaşa semtindeki bir kolejde neredeyse tüm kız öğrencilerin türban taktıklarını gösteren fotoğraflar bu duruma izin veren yöneticilerin değil resmi çeken öğrencinin başını derde soktu.Bağcılar’da bir ilköğretim okuluna türban takarak giden öğretmenler var. Onlara da bir şey olmadı ama resimlerini çeken edebiyat öğretmeni maaş kesme ve sürgün ile cezalandırıldı.Bitmedi... İşte medyanın “harembüs” adını taktığı bir hizmet: Belediye imam hatip lisesinin kız öğrencileri için servis otobüsü tahsis ediyor...İşte Adana’da Cuma namazı için lise öğrencileri servis aracı ile mescide taşınıyor... Daha kim bilir böyle nerelerde kaç örnek var?Belli ki iktidarın yarattığı algı, çapsız idarecileri bu şekilde göze girecekleri yolunda düşüncelere sevkediyor.Zincirleme etki çok yakında bu olayları iktidarın istese bile baş edemeyeceği bir yaygınlığa götürebilir.Laik rejimi savunan mahkeme kararlarını dolanma amaçlı kurnazlıklar geriye tepen silâh gibidir.Türkiye, çağdaşlık rotasından kendisini saptıracak hileler karşısında yıllardır savunmasız kaldı. Kalmasın artık.Güvenli ve onurlu bir gelecek, cesaret ve özveri sahibi toplumların ödülüdür. 2008 dileriz bu ödülü hak ettiğimiz yıl olur.
Hukukun üstünlüğünden ve hukuk devletinden ancak yargının bağımsız olduğu bir rejimde söz edilebilir.Eğer yargı suç işleyen herkese erişemiyor, bazılarına suç işleme imtiyazı tanıyan dokunulmazlıklar adaletin önünü kesiyorsa orada hukuktan, adaletten, demokrasiden bahsedilemez.Yazık ki Türkiye bugün böyle bir durumdadır ve gelecek günler, daha beterinden korkan yığınlar için tedirginlik, güvensizlik nedenidir.Ama korkunun ve yılgınlığın anlamı da yararı da yok. Minnet ve sevgi ile ülkeye bağlı herkese düşen görev adalet ve özgürlük için mücadele etmektir.Çoğunluğa dayanarak demokrasiyi yok etme hakkını hiç bir demokrasi kimseye vermez.Zafer sarhoşluğu ile uçanlara anlatmak lâzım; 22 Temmuz’da genel seçim yapıldı, “demokrasiye devam mı, tamam mı referandumu” yapılmadı.Böyle YÖK Başkanı!..Buna rağmen seçim sonrası uygulamalar, devlet kadroları yenilenirken benimsenen tayin kriterleri ve anayasa değişikliği hamlesinin ilhamını oluşturan emeller, tehlikeli bir kumarın göze alındığı şüphesini davet ediyor.İşte iktidarın, türban yasağını kaldırma misyonu ile YÖK’ün başına getirdiği Prof. Özcan şöyle konuşabilmiştir:“Bunlar üniversitenin dışında konmuş yasaklardır (türban yasağı). Mahkemelerle ilgilidir. Öyle bir kural olabilir ama siz onu önemli görmeyebilirsiniz ve bir sürü insanı rahat ettirirsiniz!” YÖK Başkanı rektörlere “Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını görmeyin, uygulamayın” diye açıkça suça teşvik ve tahrik cürümü işlemiştir. Bunun üzerine Ankara C. Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu, “görevini kötüye kullandığı” gerekçesiyle ve 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle YÖK Başkanı hakkında dava açılması için suç duyurusu yapmıştır.Ama adalet bunun hesabını YÖK Başkanı’ndan sorabilecek mi; şüpheli...Çünkü dava açılıp açılmamasına Milli Eğitim Bakanı’nın başkanlığında üç YÖK üyesinden oluşacak bir kurul karar verecektir. Verir mi?Bu iktidar parlamenter dokunulmazlıklarının kaldırılması baskılarına beş yıldan beri “dokunulmazlıklar kalkacaksa hepsi birlikte kalksın” diye karşı koyuyor.Gördüğünüz gibi siyasetçiler dokunulmazlık ile sadece kendileri kaçmıyor adaletten, bürokratlarını da kaçırıyorlar.Ucuz oy tarlaları...Bu maskaralığı teşhis ederek kendilerini ayıplayacak seçmenleri acaba niçin önemsemiyorlar?.. Çünkü onlar ihmal edilebilir bir azınlıktırlar.Yoksulluk varsa avlanacak oy da var demektir. Türkiye’de ondan bol bir şey yok. Bir torba erzakla ve yarım ton kömür milyonlarca oy getiriyor işte.O vekâletle de dünyanın tek laik, demokrat Müslüman ülkesi, karşı devrimin gergin ve korkutucu atmosferine sokulabiliyor. Hem de demokrasi adına.Bu zihniyetin yeni anayasa yapma iddiası 2008’in en büyük riski olacaktır.