Yarım kalmasın

13 Ocak 2008

Başbakan Erdoğan’ın Alevi açılımı, asla siyasi bir çıkar hesabı damgası yiyerek lekelenmemelidir.Çünkü böyle bir son, siyaset kurumuna güvenin tümden yitirilmesi demek olur. Çatışma potansiyeli taşıyan toplumsal bir sorunun çözülmesi fırsatının kaybedilmesi de cabası... Korkarız ki şüphe beslemek için yeteri kadar sebep var.Alevilerin istekleri İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun olduğu için AB’nin ve ABD’nin inanç özgürlüğüne ilişkin denetimleri ile izlenmekte ve çabaların yetersiz olduğu belirtilerek Türkiye eleştirilmektedir.Bir öyle bir böyle...Alevi örgütleri cemevlerine ibadethane statüsü verilmesini, bütçeden pay ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nda da kadro tahsis edilmesini istiyorlar.Başbakan dün İspanya’ya hareketinden önce gazetecilere Alevi kuruluşlarından kendisine bir talep gelmediğini iddia etmiştir.Oysa 2 bin Alevi vatandaşın imzası ile bu talepleri içeren bir başvurunun Başbakanlık makamına yapıldığını, dilekçe reddedildiği için de dava açıldığını biliyoruz.İftar toplantısında Başbakan duygusal yoğunluğu yüksek bir konuşma yaptı ama Alevilerin beklentilerinden hiçbiri için borç altına girmedi.Fakat dün İspanya’ya giderken kamuoyuna farklı bir mesaj verdi:“Talep ulaştığında bunlara tabii ki uzak kalmayız, değerlendiririz. Anayasal yasalar içerisinde yapılacak bir şey varsa, bunlar içinde gerekli adımları atarız.” Can alıcı bir soruAlevilere hitap eden konuşmasına bu yapıcı anlayış yansımamışken Başbakan “yaparız, ederiz” havasına acaba niçin iki gün sonra girdi?Bunun görünürde tek sebebi vardır: O arada Ankara 6. İdare Mahkemesi 2 bin Alevi yurttaşın açtığı davayı reddetmiştir!“Çok isteriz ama yasalar, mahkeme kararları elimizi kolumuzu bağlıyor” diyebilme olanağını İdare Mahkemesi kararı bir anda Başbakan’ın eline vermiştir.Türban kararından sonra “Ulemaya sormadı” diye AİHM’i bile azarlayan Tayyip Erdoğan, Alevilerle ilgili bu mahkeme kararını “hukukun üstünlüğünü içselleştirmiş bir devlet adamı olgunluğu içinde” nasıl ve neden karşılamıştır!Cem Vakfı Başkanı Prof. İzzettin Doğan dün Star’daki “Her Açıdan” tartışma programında Başbakan için “makyavelist” nitelemesinde bulundu.Makyavelist, kendisini amacına götürecek araçların meşru ve ahlâki olup olmadığını önemsemeyen karakterleri tarif eden sıfattır.Top Erdoğan’da...Prof. İzzettin Doğan haklı olabilir mi?Başbakan Erdoğan bu soruya icraatı ile “hayır” dedirtmelidir.Hukuka bağlı laik bir devletin kendisini ispatta ilk şartı bütün vatandaşlarına eşit haklar tanımasıdır.Alevi yurttaşların kendilerini yüzyıllardır devletin üvey evlâdı gibi görmesi, vicdan taşıyan herkes tarafından haklı bulunuyorsa, birliğimiz ve iç barışımız için bu algı ortadan kaldırılmalıdır.İktidar çözümleyici olmaya mecburdur. Hiç el atmasa olurdu ama artık yarım bırakamaz.Bırakırsa mezhepçi damgası yer!

Devamını Oku

Bu duaya amin!

12 Ocak 2008

Başbakan’ın Alevi temsilcilere konuşması hitabet sanatı adına iyi bir örnekti.Konuşmanın, inanç dünyamızda yüzyıllar boyu biriken güvensizliklere ve özlemlere Anadolu kültürünün barışçı yüceliğinden süzülmüş deyişlerle umut veren cevaplar göndermesi sanıyorum etkileyici oldu.Konuşmayı TV’den bir arkadaşımla beraber izliyorduk. İkimiz de aynı soruya takılmışız:Bir vatandaşa kızgınlığını “Al ananı da git” diye ifade eden bir kişilik kültürel ve duygusal yoğunluğu bu kadar yüksek bir konuşmayı kendi kaleme almış olabilir mi?Hemen sonra bunun fazla önemli olmadığını düşündüm. Kuşaklar boyu süren ihmaller ve önyargılar ile beslenmiş çatışmalar yüzünden tahribe uğramış köprüleri onaracaksa, konuşmayı Başbakan kendi yazmış veya başkası yazmış da o okumuş; ne farkeder?İki mezhebe mensup insanları bölen sebepleri, aynı zamanda Sünni muhafazakârlığı da temsil eden siyasi iktidarın başı, çözme iradesi göstermişse bunu ancak takdir ederiz.Ankara’da önceki akşam gerçekleşen tarihi buluşma, Alevi dünyasının sorunlarına çözüm garantisi değildir elbette. Ama sembolik de olsa önemli bir adımdır.AKP iktidarının siyasi kazançlar peşinde olduğunu söyleyenler vardır ama bu niçin kabahat olsun?Türkiye mezhep çatışmalarından zarar görmüş, azap çekmiştir. Siyaset bu fenalığın kaynağındaki meseleleri çözmek için yapılacaksa buyursun herkes yapsın.Sorunların uygar bir ortamda konuşulmaya başlaması bile kazançtır. Çünkü çözüm için biliyoruz ki önce güven ortamının oluşmasına, bunun için de zamana ihtiyaç var. Anlayış, sevgi ve sabır lâzım.Yanıltma ve istismar riski yok mu?Olabilir ama Malatya Hacı Bektaşı Veli Derneği Başkanı Hasan Neşeli’nin toplantıda okuduğu sofra duası, hem koruyucu, hem caydırıcı içtenliği ile etkileyici bir mesajdı aynı zamanda. Dua şöyle:“Birlik beraberliğimiz bozulmasın. Birliğimizi bozanları Allah ıslah etsin. Edemiyorsa rezil rüsva etsin...” Amin!*****Yeni ÇankayaCumhurbaşkanı Gül dün Amerika’dan dönerken rolünü tarif etti...Dedi ki: “Benim sorumluluğum; gerçekten birileri doğruyu söylemiyorsa benim pozisyonumdaki insanın doğruları söylemesi gerekir. Terör problemi olur, başka problem olur. Şu olur, bu olur...” Gül bu açıklamayı, PKK mücadelesinin hukuki çözümler boyutu ile ilgili bir soruya cevap verirken yaptığına göre önümüzdeki dönem, siyasi sahnede aktif bir Çankaya göreceğiz demektir.Rahmetli Özal nasıl “Gerekirse federasyonu bile tartışalım” demişti; şimdi Gül aynı vizyon açıcı işlevi, belki Başbakan’la paslaşarak üstlenecek.Dün yanındaki medya yöneticilerine “Popülizmden uzağım, oy kaygım yok; doğru bildiğimi söylerim” dedi.Ama herhangi bir şey söylemedi.Ne zaman söyleyecek?Reklâmlardan sonra mı?!

Devamını Oku

Yanlışlık var

11 Ocak 2008

Türiye’nin 1 numaralı KİT’i olan Petkim’in özelleştirilmesinde kamu yararı yokmuş!Yürütmeyi durduran Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 14’e karşı 15 oyla, yani bir oy farkla aldığı kararın gerekçesi yeni açıklandı.Burada Petkim’in özel sektöre satışının “kamu yararına aykırı” görüldüğü belirtiliyor.Ekonomide model tercihi siyasi bir seçimdir. Bu tercihi sandığa attığı oyla seçmen yapar.Yargının özelleştirmelerde denetleyeceği şey bir peşkeş durumu var mı, ihale hukuka uygun yapılmış mı; bunlara bakmaktır.Öyle olmamış, Danıştay “maksat yönünden” denetim yapma hakkını da kendinde görmüş ve kâr eden bir kuruluş olduğu için Petkim’deki kamu hissesinin satılmasının kamu yararına aykırı olduğuna karar vermiş.Özelleştirme yalnız zarar eden kuruluşların satılması değildir.Verimlilik, rekabet gücü ve kârlılık artışı yoluyla milli ekonominin gelişmesine katkısı olacak her kuruluş satılabilir. Yeter ki güvenlik sakıncası doğurmasın ve kontrol edilemeyen tekeller ortaya çıkarmasın.Petkim rekabete açık ürünler üretiyor. Buradaki kamu yararı, Petkim’in rekabete daha hızlı ve etkin uyum gösterecek bir yönetim elinde bulunmasına bağlıdır.Satışına karar verildiğinde Telekom için 18-20 milyar dolarlık bir değer tahmin ediliyordu. Avrupa özelleştirmelerini tamamlarken biz güvenlik bahanesiyle durduk.Cep telefonları çıktı, sabit telefonların cazibesi azaldı ve Telekom’u 12 yıl sonra 12 milyar dolar daha ucuza satmak zorunda kaldık.Aynı görüş dileriz Petkim davasının esası ile ilgili karara damgasını vurmaz. Ekonominin nasıl yönetileceğine iktidarlar karar vermeli, yargı değil. Kamu yararı asıl bu doğruya saygı göstermektir.Yürütmeyi durdurma kararı şimdi Petkim’i yönetim zaafına düşürecek ve asıl karar çıkana kadar bu dev kuruluşun rekabet gücü zayıflayacaktır.Yargı böyle hayati kararları alırken önce kendisi emin olmalı.14’e karşı 15 oy, kararın doğruluğuna güven duyan bir inancı yansıtmıyor!*****Önceliğe bakın!Yılın son dört gününü YÖK Başkanı niçin Mısır’da geçirdi?CHP soru sormuş Milli Eğitim Bakanı’na...Prof. Yusuf Ziya Özcan, müspet ilimin yolgöstericiliğine inanan “muasır medeniyet” ülkeleri ile işe başlayacak değildi herhalde.Kendisini seçen iradenin gündemine uydu ve Mısır’a gitti. O kadar!Biliyorsunuz sürekli fetvalar üreten Mısır’daki El Ezher Üniversitesi’ne Türkiye’deki tarikat ve cemaatler bol bol öğrenci gönderiyor.Fakat buradan alınan diplomalara YÖK denklik vermiyor.El Ezher mezunlarına Türkiye’de öğretmenlik yapma yolunu açmak için Milli Eğitim Bakanı Çelik az emek harcamadı!YÖK Başkanı, denklik sorununu aşmak için El Ezher’e şike yapmaya gitmiş olabilir mi?Cevap “evet” ise ikinci durak Malezya olacaktır.Aynı sorun orada da var çünkü!

Devamını Oku

Haydi cesaret!

10 Ocak 2008

Terörü ve teröristi ayıran farkı ben, eylem yapan örgütün çocuklara bakışında bulurum.Bir eylemin sahipleri çatışma riski gördükleri bir yere çocukları götürmüşler ve onları kendilerine kalkan yapmışlarsa veya verecekleri mesajın etkileme gücünü artırmak adına çocukları kurban seçmişlerse bilirim ki melânetin kaynağı terördür.... ve melun da teröristtir.Bir toplumun terörle mücadelesinde başarıyı bu teşhisi gecikmeden koyma becerisi getiriyor. Kafa karışıklığı uzadıkça bedel de ağırlaşıyor.Yıllarca kafa karışıklığını aşamadığımız için PKK’yı bitirmekte bu kadar geç kaldık.Unutmayalım ki DTP’nin bir sözcüsü meşum Diyarbakır katliamından sadece bir kaç gün önce PKK’nın “bir siyasi örgütlenme” olduğunu iddia edebilmişti.5 Ocak yazımın son cümlesi şuydu: “Bu alçakları çocukların ahı bitirecek!” Çünkü ırkçı bir sapkınlıkla koruduklarını iddia ettikleri insanlara bile acımadıkları, Diyarbakır’da çocukları hedef alan katliamla inkâr edilemez bir açıklıkta ortaya çıkmıştır.Suçüstü yakalanmışlardır.Hayatın tam ortasına...PKK daha önce bebek de öldürdü. Ama çocukları hedef seçmiş kan içici kimliği hiç bu kadar açık görünmemiştir.Keşke o masum çocuklar yaşıyor olsalardı ama şunu biliyoruz ki hayatları ziyan olmamıştır. Onların uyandırdığı duygu selleri, PKK’nın vicdanları susturmak için kullandığı tehditleri silip süpürmüştür.Çocukların katledilmesine duyulan isyan duygusu, akılları ve vicdanları tutsak eden korku zincirlerini kırmıştır.PKK karıştığı gibi, onun siyasi kolu gibi davranan DTP’nin de içi karışmıştır.Partinin bir önceki eşbaşkanı ve Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk, Yeni Şafak Gazetesi için kaleme aldığı yazıda “Yürek taşıyan hiçbir canlı bu ölümleri kabul edemez” dedikten sonra şu eleştiriyi ortaya koydu:“Mecliste bir temsiliyet, bir şans olanağı yakalanmışken bunu sonuna kadar zorlamak, bunda ısrar etmek gibi bir tercih sürüyorken, hayatın tam orta yerinde patlamanın gereği nedir ki?” Tarihin akışı değişsinBenzer duyguların ayağa kaldırdığı sivil toplum kuruluşları dün daha da çoğalarak Diyarbakır’da PKK’yı ve uğursuz eylemini lânetledi.Önümüzde temsili demokrasinin sınavdan geçeceği günler var. Bölücü örgütün battıkça daha da canavarlaşacağını tahmin etmek zor değildir.Bu tehlikeye karşı en büyük görev DTP’ye düşecektir.DTP’nin İmralı’daki elebaşıya kulluk etmeye son verdiğini ilân ettiği gün her şey değişmeye başlayacaktır.Tarihin akışı birlik, barış ve kardeşlik yönünde hızlanacaktır.Aysel Tuğluk, katliam için “sözün bittiği yer” diyor.O halde PKK terörüne bahane üreten gafletin, dalaletin ve hıyanetin de bittiği yer olsun!

Devamını Oku

Amerika ile dans

9 Ocak 2008

Beyaz Saray’daki buluşmadan yansıyan bilgiler onur kırıcı bir çelişkiye işaret ediyor.Washington Post gazetesine göre “Başkan Bush Türkiye’den, ihtilâflı bölgede ekonomik gelişmeyi artırmasını ve bölge için geniş bir siyasi çözüme yönelik girişim yapılmasını istemiştir.” Üst düzey bir yönetim yetkilisine atfedilen haberde geçen “ihtilâflı bölge” deyimi herhalde Bush yönetiminin nitelemesi olamaz. Çünkü Türkiye, sınırları tartışılan bir ülke değil.Terör hedefi olan yöreler dünyanın hiçbir yerinde “ihtilâflı bölge” diye anılmazlar.Çok ayıp olurdu...Haberdeki faul bundan ibaret değildir.Terörle ne şekilde savaşacağına Türkiye Cumhuriyeti kendisi karar verir.Haberde Başkan Bush’un Cumhurbaşkanı Gül’den Güneydoğu’da ekonomik gelişmeye ve siyasi çözüme yönelik girişim talebinde bulunduğu belirtiliyor ki bu kabul edilemez.Türkiye’nin terörle mücadelesine destek olan süper devlet niteliği bile Amerika’ya politika dayatma imtiyazı vermez. Böyle bir talebe muhatap olmaya katlanmak Gül’e büyük sorumluluk ve ayıp yükler.Nitekim Beyaz Saray’daki görüşme ardından bu konudaki soruları Gül sert bir tonla cevaplamış “Dışardan terör saldırısı gelirken kim siyasi çözümden bahseder ki? Böyle bir şey konuşulmadı; konuşmayız” demiştir.Unutturulan laiklikMantık da gerçeğin böyle olmasını emrediyor.Amerika’nın terörle mücadele desteğini şarta bağlaması düşünülemez. Türkiye böyle bir desteği istemez zaten.Gül, Başkan Bush’a bölgede ekonomik gelişmeyi artıracak tedbirleri anlattığını, fakat siyasi çözüm adına hiçbir şey konuşulmadığını belirtirken inanıyoruz ki gerçeği ifade etmiştir.Ekonomik planları paylaşmanın hiçbir sakıncası yoktur. Zaten yıllardan beri biliyoruz:Bölgede gençleri, kaybetmekten korkacakları birer işe sahip kılmak, terörle mücadelede belki her tedbirin önündeki hedef olmalıdır.O hedef yakalandığı zaman ülkeyi bölmeye çalışan nifakın en önemli bahanesi kalkacaktır. PKK’nın yıllardan beri bölgede yaşam kalitesini yükseltecek hizmet yatırımlarını ve istihdam yaratacak üretim yatırımlarını sabote etmesi sebepsiz değildir.Amerika teröre karşı ek destekler vermek istiyorsa ekonomik kalkınmaya proje ve kaynak sağlayarak yardımcı olmalıdır.Ama yine de ABD’nin dostluğunu asıl, Türkiye’deki laik rejimin dokunulmazlığına saygı göstererek kanıtlamasını bekleriz. Milliyet’te Sedat Ergin dün Beyaz Saray açıklamalarında artık Türkiye’nin demokrasi ile Müslümanlığı bir arada yaşayan örnek ülke olarak tanımlanıp övüldüğünü, bu örnek kimliğe ayrıcalığını kazandıran laik niteliği anmanın terk edildiğini yazıyordu.Bunun için Amerika’ya mı yoksa bu durumdan hiç şikâyeti olsmayan AKP iktidarına mı kızmak lâzım; karar sizin!

Devamını Oku

Çare var da irade var mı?

8 Ocak 2008

Alçakların altı gün önce Diyarbakır’da patlattığı bomba dün altıncı kurbanını aldı.Son kurban da üniversiteye hazırlanan 17 yaşında bir öğrenci...Engin Taşkaya’nın hayalleri vardı. Doktor olup bölgenin kaderini değiştirecek öncüler arasında yer almayı ideal seçmişti. Yazık ki bebek katillerinin melâneti, onu binlerce benzeri olan terör kurbanlarının kader ortağı yaptı.Başbakan Erdoğan dün saldırı failinin yakalandığını ve zanlının Irak’taki PKK kamplarında eğitim almış biri olduğunu açıkladı.Karar aşaması...PKK’nin “bir siyasi örgütlenme” olduğunu söyleyen ve örgütü kollamak için Diyarbakır saldırısının ardında “derin devlet komplosu” arayan utanmazlık şimdi ne fitne üretecek?Başbakan’nın DTP’ye yönelik şu eleştirisi ulusal vicdanın da sesini yansıtıyor:“Terör örgütü için ‘siyasi örgütlenme’ diyen anlayış acaba bu çatı altında (meclis) ne iş görüyor? Madem (PKK) siyasi bir örgüt, size ne gerek var?” DTP milletvekilleri, meclisteki varlıklarını tarif edecek tarihi bir karar aşamasına gelmişlerdir. Terör örgütleri korkutur. Ama PKK son melâneti ile korkudan ziyade iğrenme duygusu yaratmıştır. Göze aldığı vahşet, gerçekten “tabansız kalmanın şuursuzluğu”dur.Irkçı kasaplarDTP milletvekilleri PKK’nın rehini olmaya rıza gösterdikçe kendilerini meclise gönderen yığınların temsilcisi olma niteliğini kaybedeceklerdir.Irkçı kasapların yeteri kadar propagandisti var. Meclistekiler fazla gelir!Başbakan dün şöyle bir çağrı da yaptı:“Görüneni konuşmak siyaset değildir. Var mı çözümün, bunu söyle!..” Partilere ve yorumculara Başbakan bu şekilde ev ödevi vermiş oluyor. Peki, hükümetinin askeri operasyonlarla varılacak istikrar ortamını kalıcı hale getirecek projeleri var mı? Bir şey yok.İktidar önce bu eksiğini hemen gidermelidir.Geçen gün Güneydoğu’daki derebeylik düzenini yıkmadan hiçbir iyiliğin kök tutmayacağını yazdık. Aldığımız büyük okur desteği iktidara ilham vermelidir.Başlayın hemenOyları tek tek almak yerine aşiret reisini ikna edip on biner, yüz biner devşirmek, zahmetsiz ve daha garantili olabilir.Ama işte bu tamah tüm kötülüklerin kaynağıdır.Kızlar o bölgede mutlaka okumalılar. Okumalılar ki çok eşli evliliklerle “canlı kuluçka makineleri” gibi kullanılmaya ve ırkçı siyasete taban oluşturacak işsiz, cahil, öfkeli kalabalıklar üretme rolüne razı olmasınlar.Devlet nüfus artışını kontrol etmeli, bugün yaptığı gibi çılgın gibi çoğalmayı para vererek teşvik etmekten vazgeçmelidir.Halkı kölelikten vatandaşlığa yükseltecek ekonomik hamle hemen yapılmalı, kamu arazileri köylülere dağıtılırken hayvancılık da hızla ayağa kaldırılmalıdır.Çözüm projesi bulunur. Yeter ki Başbakan onları hayata geçirecek irade ve basireti hazır etsin!

Devamını Oku

Hakimler var

7 Ocak 2008

Gerçek hakimler varsa adalet vardır. Adalet varsa güvence vardır.Ankara 6. İdare Mahkemesi “Türkiye’de hakimler var” dedirtecek bir karar verdi. Bu karar, laik ve demokratik rejimin geleceğine yönelik şüphe ve korkuların en önemli sebebine çare olabilir.Kamu kuruluşlarına personel alınırken adaylar önce ÖSYM’nin yazılı sınavına sokuluyorlar.Bu sınavın adaletine herkes güveniyor. Çünkü sınavı yapan kuruluş yılların kazandırdığı bir itibara sahiptir. Ama sonrası?.Yazılı sınavı aşanları “mülâkat” adı verilen sözlü bir sınavdan daha geçiriyorlar. Adayların kurul üyeleri üzerinde uyandırdıkları kanaat de işe alınmalarında belirleyici rol oynuyor.AKP iktidarı döneminde sözlü sınavı yapan kurulların seçici yetkilerini siyasal İslâm ideolojisine sahip adaylar lehine kullandığına dair yaygın şikâyet vardır.Ümit veren kararİktidarın bu konudaki suçlamaları reddetmesi inandırıcı olmuyor. Çünkü yüksek yönetici mevkiler için yaptığı atamalarda iktidarın aynı tercihlere bağlı kaldığını gizleme zahmetine bile katlanmadığını izliyoruz.Laik devletin bürokrasisini dini ideolojiye bağlı kişilerle değiştirip dönüştürmek, hukukun üstünlüğüne bağlı bir demokrasi hayalinin sonudur.Bu gidişin durdurulamayacağı düşüncesine dayanan korkular şimdi Ankara 6. İdare Mahkemesi’nin kararı ile biraz teselli bulacaktır. Ümidimiz, iktidarın bu konudaki yargı kararına saygılı davranması, yargı denetimini dolanacak yeni tertiplere başvurmamasıdır.Mahkeme kararı, Sağlık Bakanlığı müfettiş yardımcılığı yazılı sınavı ile yabancı dil sınavında ikinci sırayı alan başarılı adayın sözlü sınavda başarısız sayılarak tasfiye edilmesi olayına bağlı şikâyetle ilgilidir.Yargıyı da korur...Davacı aday, sözlü sınavdan önce kendisiyle uzun bir “öngörüşme” yapıldığını, dini, ideolojik ve siyasal düşüncelerini öğrenmeyi hedef alan sorulara maruz kaldığını, sınav sırasında ise “alâkasız sorular” ardından hemen dışarı çıkarıldığını iddia etmiştir.Mahkeme bu başvuruya dayanarak mülâkat sınavının ve mülâkat sonucu yapılan atama işlemlerinin yürütmesini durdurmuştur.Mahkeme ayrıca, hukuka bağlı ve adil bir uygulamanın yolunu, yöntemini de idareye göstermiştir: “Gereken bir durumda yargı tarafından denetlenebilmesi için sözlü sınav video ile kayda alınmalıdır.” Kötü niyetle saptırılmış sözlü sınavların en tahripkâr olacağı alan yargıdır.Adayları yazılı sınav ardından sözlü sınava tabi tutan rejim hakim ve savcı alırken de geçerli olduğuna göre Ankara 4. İdare Mahkemesi, Sağlık Bakanlığı yanında yargıyı da dinci kadrolaşma çabalarının tehlikelerine karşı koruyacak bir karar almıştır.Şimdi bu kararın dürüstçe uygulanmasını bekliyoruz.

Devamını Oku

Gül bu işi bitirsin artık

7 Ocak 2008

Gazetecilik önemli bir kamu hizmetidir. Çünkü yönetenleri hiçbir organ medya kadar sıkı ve etkili denetleyemez.Medya bu görevi ne kadar etkili yaparsa ülkede adalet, ahlâk ve iç barış o kadar iyi korunur.Medya görevini yaparken soru sorar. Toplumun merak ettiği konular üstüne çevrilen projektörün işlevi, gerçekleri aydınlığa çıkarmaktır.Hediyeler kimin?Türkiye bu bakımdan iyi bir dönem yaşamıyor ne yazık ki.Meselâ “Suudi Arabistan Kralı Türkiye’yi ziyaretinde Cumhurbaşkanı Gül ve eşine hediye verdi mi, verdiyse ne verdi ve bu hediyeler ne oldu?” soruları üç haftadır cevap bekliyor.Hatırlayacaksınız; konu 17 Aralık’ta Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa’nın bir açıklaması nedeniyle bu sütunda gündeme getirildi. Ekvador Devlet Başkanı, Kral Abdullah’ın karısına hediye ettiği “yüz binlerce dolar” değerindeki mücevheri satıp bir sosyal projeye finansman sağlayacağını halkına açıklarken şöyle diyordu:“Mücevherler ona devlet başkanının eşi olduğu için verildi. Bu mücevherler Ekvador halkına aittir...” Haber üzerine biz de şu tahminde bulunduk: “Otelde ayağına kadar giden Cumhurbaşkanımızın eşine alışkanlığı olduğu üzere Kral’ın bir hediye verip vermediğini kimse merak etmemişti. Şimdi Ekvador Devlet Başkanı’nın soylu jesti muhalefetin merakını tahrik edecektir.” Beklendiği gibi oldu ama muhalefet sorusuna cevap alamadı.Medyada yapılan sıkıştırmalar da sonuç vermedi.Lâf çok cevap yokNihayet geçen gün bir TV programı Cumhurbaşkanı Gül’ü basın mensupları ile karşı karşıya getirdi. Fikret Bila soruyu açıkça sordu:“Kral ne hediye verdi ve bu hediye için ne işlem yapıldı?” Cumhurbaşkanı’nı sorgulama kabalığına gazetecilerin düşmeyeceğini doğru tahmin ettiği için Abdullah Gül, istenen cevabı yine vermedi.Şeffaflığa önem verdiğini anlattıktan sonra hediyeler için yapılan rutin kayıt işlemini sanki özel olarak o emretmiş izlenimi doğuran sözlerle olayı geçiştirdi ve gelen hediyeleri kendisinin de Demirel gibi adına kurulacak bir müzeye bırakabileceğini anlattı.Acele cevap...Yani sonuçta yaptığı açıklamalar “Kral ne verdi?” sorusunu cevaplayacak yerde, soru işaretinin çengeline asılı merakı daha bir ağırlaştırdı.Eski Cumhurbaşkanı Demirel dün bu konuda, kabul edilecek hediyelerin değerine bir sınır getirilmesi gerektiğini savunuyor ve sözlerini şöyle bağlıyordu:“Aslında hediye getirilmeden önce ‘şöyle bir hediye getireceğiz’ diye sorulur. Çok değerliyse ‘getirmeyin’ denilir. Çünkü karşılığını veremezsiniz.” Gül, Suudi Kralı’na kaldığı otelde ayağına kadar giderek karşılığı kolay ödenemeyecek bir jestte bulunmuştur.Madem her hediyenin bir karşılığı var, hiçbir mücevher bu jestin değerini karşılayamaz.Cumhurbaşkanı olarak devleti Kral’ın ayağına götüren Gül, halkın zihninde büyüyen merakı sonlandırmalıdır.

Devamını Oku