Kürt açılımı konusundaki fırsat eğer hayal değil de gerçekse çok yazık olacak.Çünkü dün seyrettiğimiz manzara, bu fırsatın da kavgacı siyaset geleneğimize kurban edileceği tehlikesini doğurmuştur.Aslında bizim her şeyden önce uygar bir siyaset üslubu üzerine mutabakat, daha doğrusu mütareke sağlamaya ihtiyacımız var.Başbakan dünkü parti grubunda duygusallıkla kızgınlık arasında gidip gelen bir konuşma yaptı. Teröre çözüm misyonu, Bülent Arınç’ın dediği gibi riskler taşıyor.Batı’dan gelen sesler, çözüme direnen güçleri ezip geçecek etkiye sahip bir iradenin oluştuğunu söyleyerek AKP iktidarına cesaret veriyor ve “yürü” diyor.Bu kışkırtmaya uymamak lâzım. Çünkü bir iktidar nasıl anayasayı tek başına değiştiremezse “Kürt açılımı” başlığının örttüğü niyetleri de hayata geçiremez. Hatta telâffuz bile edemez!İktidarın altyapıyı kurmadan yüksek beklenti yaratması hata olmuştur. Sanki bir kurnaz taktisyen, toplumda uyandırılan umut ve beklentiyi kullanarak muhalefet gruplarını güdeceğini hesap etmiştir.CHP dinleyecek...Muhalefetin gözünde iktidar, dilinin altındakini başkalarına söyletmek isteyen bir oyunbazdır şu anda.Başbakan hitabet yeteneği ile bir yandan ağlattığı arkadaşlarını bir yandan da kötülediği siyasi rakiplerine hınçlandırarak ne elde edeceğini sanıyor?Acil ihtiyaç “Kürt açılımı” başlığı altında meclisin ortak bir plan oluşturmasıdır.Başbakan açıkça söylemeli: Bir planı varsa niçin toplumla ve meclisteki partilerle paylaşmıyor?Henüz yoksa neden çözüm konusunda bu kadar yüksek beklenti yarattı?Şu aşamada en tutarlı siyaseti CHP yürütüyor. Deniz Baykal dün hükümete net bir vaatte bulundu:“Ne söyleyeceğinizi bilmiyoruz, sizi dinleyeceğiz. Bizi dinlemek istiyorsan burada biz söylüyoruz, bunları dinle ve ona göre davran.” Hükümet bu anlayışı takdir edip yararlanmalıdır.Baykal uyarılar yaparken çözüme katkı sağlayacağını düşündüğü önerilerde de bulunuyor.Başbakan’ın sık sık “...her etnik kökendeki insan, Türk’üyle, Laz’ıyla, Kürt’üyle, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle” diye sayıp dökmesi bizim de daha önce dikkat çektiğimiz bir hataydı; dün Baykal da uyardı.Türk’ü bir etnik kimlik tanımı olarak kullanmakla Başbakan hata ediyor. O tanım, bin yıllık bir toplumsal alaşımın ortaya çıkardığı milletin adıdır.Güven sağlanmalıBaykal kaynaştırıcı bir yaklaşım adına pozitif ayrımcılığı da destekleyeceklerini söylüyor. En iyi okulların açılmasını istediği bu bölgeye devletin fabrikalar kurmasını öneriyor.“Bu kaynak israfı olur” diyemez kimse. Asıl israf, okula, istihdama kullanılacak paraların silâha, mermiye, füzeye, helikoptere harcanmasıdır.Amaç bu mecburiyeti ortadan kaldırmak olmalı.Kürtçe seçmeli ders olmalı ama “Kürtçe eğitim” başka bir şeydir ve tartışma dışında kalmalıdır.Baykal dün “Milli eğitime dini sokarak zaten en büyük zararı verdiler. Şimdi etnik anlayışı sokmak istiyorlar” diye eleştiri ve uyarı yaptı.Başbakan arkadaşlarını duygulandırıp ağlatacağına, yaygın endişelere tercüman olan Baykal’ı cevaplasın.Açılımın başarısı kırmızı çizgilerin netleşmesine ve iktidarla muhalefet arasındaki güvensizliğin giderilmesine bağlı.
Cumhurbaşkanı Gül “Düşündüklerimi tartarak söylüyorum; konu çok hassas” diyor. “Kürt açılımı”nın gerekliliğini savunmak isterken “Başımızı kuma gömmeyelim” demekten de geri durmuyor.Manşete bu sözlerinin çıkacağını bile bile...Düşündüklerini nerede tartıyorsa değiştirsin.O kantar bozuk! Çünkü içeriği aşağılayıcı. Çözümle ilgili hâlâ bir ışık yok. Sadece hayallerin meşalesinden yayılan bir aydınlık var. Gül’ün devekuşu benzetmesi, bunu yanıltıcı bularak şüphe duyanları hakir görüyor.Fazladan bir de tahrik ediyor.Cumhurbaşkanı Gül MHP’ye “Biz böyle günler için varız” dedirtecek bir açık vermiştir.Açılımın içeriğini öğrenmeden destek vermeye muhalefeti mecbur eden “devekuşu baskısı” yetmiyor gibi üstüne bir de devletin ne kadar cömert davranacağını göstermek arzusu ile olmalı, Güroymak İlçesi’ni Kürtçe adı olan Norşin diye telâffuz etmiştir.İki taraf da hata yaptıTerör belâsına son verecek arayışın yolu döşenirken asla düşülmemesi gereken yanlış radikal milliyetçiliği tahrik etmektir.PKK’nın ırkçı kimliği zaten zorluktur, MHP’nin itirazlarını toplum zemininde haklı kılacak açıklar vermek zorlukları artıracaktır.MHP dün Cumhurbaşkanı’nı AKP’nin içine katarak ağır şekilde suçlayan tepkiler ortaya koydu.Grup Başkanvekili Oktay Vural Cumhurbaşkanı Gül’e “Bizans tekfuru musun?” diye şık olmayan bir soru sordu.Açılımın koordinatörlüğünü yapan İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın görüşme talebinde bulunmak üzere MHP’nin kapısını çalmaması için uyarıda bulundu.İktidar da muhalefet de bu meselede siyasi rant tamahkârlığı yapmamalıdır.İçeriği ortaya konulmamış, plan halini almamış bir niyete peşin peşin destek vermeyen muhalefeti “devekuşu”na benzeten yaklaşım ne kadar yanlış ve talihsizse, ayrıntılarını öğrenmediği “açılım” için iktidara ihanet suçlaması yapan MHP de o ölçüde yanlıştadır!MHP bu olaya, siyasi sıçrama fırsatı olarak bakmamalıdır. Millet hırgürden bıktı.Kan ve gözyaşına son verecek onurlu bir çözüm şansı varsa bunun kullanılmasını istemeyecek vicdan sahibi bulunamaz.Tehdit sürerken olmazÜlkeyi bölünmeye götürecek gaflet ne bedel ödeyecekse terörü ülke ve milleti bölmeden çözme şansına sırf muhalefet olsun diye zarar verenler de aynı bedeli ödeyecektir.Şu anda aciliyet taşıyan adım, hükümetin vaat ettiği açılım paketini 15 Ağustos gelmeden ilân etmektir. Kendi yol haritasını açıklamaya hazırlanan terör örgütünün başı ön almamalıdır.VATAN muhabirleri açılım paketinin üç ayak üstüne kurulu olduğunu belirlediler. Haber bugünkü manşetimizi oluşturuyor.Tartışmanın somut meseleler üstünde gelişmesini sağlayacak bu adım, alacağı tepkiler nedeniyle çözüme ne mesafede olduğumuz hakkında da fikir verecektir.Ama şimdiden şarta bağlanması zorunlu bir madde var ki, o da bölgedeki korucu varlığının tasfiyesi ile ilgili konudur.Tabii ki o günleri görmek ve temelindeki güven duygusunu yaşamak hayalimizdir.Korucuların, Güneydoğu’da devlet öncülüğünde kurulmuş fabrikalarda ve kamu çiftliklerinde çalıştığı çözümlere ulaşmak, dağdaki teröristlerin aşağı inip silâhlarını teslim etmeleri şartına bağlı bir hedeftir.Terör örgütüne yönelik “silâhlara veda” şartı, mutlaka korucuların tasfiyesinden önce gerçekleşmelidir.
Kürt açılımı toplantılarının yapılacağı salonların duvarına Ahmet Türk’ün şu sözlerini asmak gerekir:“Biz ne ülke sınırları değişsin diyoruz ne de bizi hep itham ettikleri gibi Anayasa’ya Kürtler yazılsın diyoruz. Biz kimliğimiz, dilimiz inkâr edilmeden eşit vatandaşlar olarak yaşamak istiyoruz.” Bu sözler ümit ve cesaret veriyor.Bölücü terörün temeli yıllardan beri inkâr üzerine kuruludur.Oysa vicdan sahibi insanlar biliyor ki... Bu bölgenin bir çok ülkesindeki Kürtlerden insanlık onuruna sahip bir yaşamı sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olanlar bulabiliyor.Bu iddianın kanıtı demokrasidir ve özellikle AB sürecinde genişleyen yeni haklar ve özgürlüklerdir.Daha da geliştirilebilir ama dikkatli olmak ve teröre evlâtlarını kurban vermiş toplumun hassasiyetlerine saygı göstermek şartıyla.Mesela İçişleri Bakanı Atalay yerel talep olursa ismi değiştirilen kentlere, köylere eski Kürtçe isimlerinin geri verilebileceğini söyledi.Cumhurbaşkanı Gül dün -yerel talep yoktu ama- Bitlis’in Güroymak ilçesinden söz ederken eski adı “Norşin”i kullandı.Yabancılar çekilsinÇözüm arayışlarının halkta şüphe uyandırmaması gerekiyor. Mesela dil ve kültürün gelişmesi elbet desteklenmeli ama “Kürtçe eğitim” Ahmet Türk’ün yukarıdaki sözlerini aşan bir taleptir.Kürtçe seçmeli ders olarak okutulabilir ama Kürtçe eğitim demek, orada ayrı bir millet inşa etmenin hazırlığına razı olmak demektir.Ahmet Türk’ün böyle bir hevesin mevcut olmadığını söylemesi önemli olsa da Mesud Barzani farklı bir şey söylüyor. “Şimdilik yok” diyor.Obama’nın Türkiye’yi ziyaretinden önce Londra’daki bir toplantıda Barzani “Bağımsızlık bütün Kürtlerin arzusu ama şu anda bölge gerçekleri buna müsait değil” demişti.Ankara Kürt sorunu bağlamında ABD’nin işin içinde olmasına göz yummamalıdır.Burası Irak değil, Kürt kökenli vatandaşların yabancı hamilere ihtiyacı yok. Onlar demokratik temsilin hak ve imkânlarından fazlasıyla yararlanıyorlar.Şehitlerle oynamayınObama Türkiye ziyareti sırasında gençlerle yaptığı toplantıda “Türkiye’deki Kürt azınlık, eşit fırsatlara sahip olarak bu toplumda özgürce ilerlerse...” diye bir ifade kullanmıştı.Kürt vatandaşlar bu ülkenin azınlığı değil asli ortağıdır.Bu ifadenin bir yanlış anlama olduğu söylenmediğine göre ABD Büyükelçisi son günlerde parti parti dolaşması süreci desteklemeyecek, olsa olsa şüpheleri tahrik edecektir.Dün “kaş yaparken göz çıkarmak” deyimine uyan bir eylem gerçekleşti.Şırnak’ta il genel meclisi üyeleri ile bazı sivil toplum örgütü temsilcileri, bir şehit Mehmetçik’in annesi ile çatışmada ölen bir PKK teröristinin annesini yan yana getirdiler.Tabii ki “artık kan akmasın” çağrısını dikkate değer hale getirmekti niyetleri.Elbette iki kadın da anne idi; yürekleri aynı şekilde acıyor, yanıyor. Ama insaf...Devlete saldıran ile vatanı koruyan tarafları, ana yüreği ortaklığında bile olsa yan yana getirmek büyük haksızlık ve şehitlerin kutsal fedakârlıklarına saygısızlık değil midir?Bu sinyaller, barış adına millete ve devlete ağır faturalar ödetileceği yönünde şüpheler uyanmasına sebep olabilir.Şovmenleri şu dönemde kontrol altında tutmak iyi olur!
Bölücü terörü durdurup terör örgütünü siyaset yoluyla tasfiye etme şansı var mı; bunu henüz tam bilmiyoruz.Ama gelişen iç ve dış şartların bir umut kapısı açtığını hissediyoruz.CHP lideri Deniz Baykal’ın itirazı bu nedenle birçok çevrede tepki doğurmuştur. Başbakan Erdoğan’ın DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’le buluşmasını terör örgütünü muhatap almak sayan Baykal bu tavrı ile siyaseti ve siyasetin aracı olan diyaloğu beyhudeliğe mahkûm etmiş olmuyor mu?Dün Radikal gazetesinde Murat Yetkin DTP lideri Ahmet Türk’ün Deniz Baykal’a yönelik duygusal derinliği de olan sözlerini aktarmıştı.Türk, uzun yıllar CHP ve SHP saflarında beraber çalıştıkları Deniz Baykal’ı aradığını söylüyordu.“Cezaevinden yeni çıkmıştım. 1983 yazıydı. Deniz Baykal Diyarbakır’a gelmişti. O da yasaklıydı. Üstümüzde yıldızlar... Rakılar açıldı, çektiklerimizi konuştuk. Söz Diyarbakır Cezaevi’ne geldi. Ben anlattım, o dinledi. Ağlama noktasına geldik, Deniz Bey dedi ki: Bir daha Meclis’e girersek bunların hesabını soracağım...Ben o duyguları paylaştığım Baykal’ı görmek istiyorum. Yeniden karşılıklı oturup rakı içip konuşabilsek keşke...” Diyaloğun yararıTabii ki Baykal’ın şüphelerini hafife almaya kimsenin hakkı olamaz.Kimse “Çözülsün de ne pahasına olursa olsun çözülsün” diyemez.Siyasetin görevi Meclis’teki partileri konuşabilir halde tutmaktır. Çözümün çerçevesini Anayasa çiziyor. O çerçeveyi kırıp dökmeye hiçbir demokratik güç cesaret edemez.Yani şu andaki ihtiyacımız, doğmuş bulunan çözüm iradesinin vaat ettiği umuttan yararlanarak DTP’yi terörü bitirme arayışının etkili bir aktörü haline getirmektir.Ahmet Türk’ün şu sözleri, çözüm çabasına ortak edilmenin DTP üstünde yarattığı olumlu etkiyi sergiliyor:“Biz ne ülke sınırları değişsin diyoruz ne de bizi hep itham ettikleri gibi Anayasa’ya Kürtler yazılsın diyoruz. Biz kimliğimiz, dilimiz inkâr edilmeden eşit vatandaşlar olarak yaşamak istiyoruz.” Diyalog kanallarının biraz çalışması bile görüldüğü gibi çoğumuzu esir almış zehirli şüpheleri geçersiz kılabiliyor.AKP’den CHP’ye...Siyasetin olanaklarından sonuna kadar yararlanmaya mecburuz. Marifet DTP’yi PKK ile özdeş hale getirmek değil tersine, aralarındaki farkı belirgin hale getirmektir.Ahmet Türk “Başbakan DTP ile konuşarak PKK ile görüşmüş sayılır” diyen Baykal’ın kendisini çok üzdüğünü söylüyor.Bu tepkiyi bile diyalog ortamının DTP üstünde sağladığı olumlu bir değişim sayabiliriz.Sonuçta bölücü terör sorununa çözüm hedefleyen bu süreçten CHP kendini uzak tutamaz. Sorumluluğu bozucu değil yapıcı olmaktır.Sorunun siyaset yoluyla çözüleceğine olan inancını ortaya koymak ve rolünü yeniden tarif etmektir.Tabii aynı yapıcı anlayışı iktidarın da sahiplenmesi gerekiyor. Ana muhalefet lideri “çözüm planınız ne?” diye sürekli soruyor, fakat cevap alamıyor.DTP ile diyalog kuran Başbakan’ın açılım adını verdiği projeyi CHP’ye anlatmaması kabul edilemez.AKP bu konuda gerçekten samimi ise önce Baykal’ın ortaya koyduğu endişelerin geçerli olmadığını gecikmeden ilân etmeli, hemen ardından da CHP’yi sürece dahil etmenin basiretini göstermelidir.
Devam eden bir davanın sonu hakkında tahmin yapmak kolay değildir ama...İddianameye giren suçların yüzde beşi bile kanıtlanırsa Ergenekon, Cumhuriyet tarihinin en önemli davası, en derinlere ulaşmış arınması olacaktır.Fakat korkarız ki siyasi amaçlar için kullanılan yargının sebep olduğu hukuk cinayetleri içeride güven duygusunu, dışarıda da itibarımızı zedelerken olumlu kazanımları da tehlikeye sokacaktır.İddianamede darbe planlayıcılar, darbeyi davet edecek suikastların müstakbel tetikçileri bulunuyor olabilir. Ama AKP iktidarının heves ve eylemlerinden duyduğu endişeyi biriyle paylaşırken telefon dinlemesine takılan uluslararası saygınlığa sahip hocalar da yer alıyor.Ömürlerini devlete ve millete hizmetle geçiren onlarca değerli insanın, 12 suikast timi oluşturmakla suçlanan Susurluk hükümlüsü ile ve Danıştay cinayetini işleyen katillerle yan yana yargılanmaları, onlara daha suçları kanıtlanmadan ceza çektirmek değil midir?Acıklı güldürü örneğiŞu andaki eğitim Atatürk’ü unutturmayı hedefliyor.Bu gidişle yeni kuşak savcılar ilerde, Atatürk’ün gençliğe hitabesini okuyacak birinin “iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde olabilirler” dediğini duydukları anda yakasına yapışacaklardır.Gülmeyin... Üçüncü iddianamede silâhlı terör örgütü kurmakla suçlanan dünyaca ünlü Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın CHP’li Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı telefon konuşmasının dinlemeye takılan çözümü yer almış:Konuşma yerel seçimlerden on gün önce yapıldığı için Prof. Haberal, İstanbul belediye başkanı adayı Kılıçdaroğlu’nu performansından ötürü kutluyor.Silâhlı terör örgütü kurmakla suçlanan Haberal “Hakikaten yani bugün ülkemiz dünden daha fazla bize ihtiyaç duyuyor” diyor. Kılıçdaroğlu “Doğru hocam, özellikle size” diye karşılık veriyor.Haberal “Yok yok hepimize. Birinci görevimiz ülkemize sahip çıkmak. Çanakkale’de bir günde 10 bin şehit verdik, onların kemiklerini sızlatmamak lâzım” diyor.Kılıçdaroğlu da “doğru vallahi” diye tasdik ediyor.Özkök yetkisini aşmışSilivri Cezaevi, bir yıllarını doldurduğu halde neyle suçlandıklarını hâlâ bilmeyen tutuklularla dolu.Bu şüphecilik siyasetin emrindeki bir misyon olmasaydı eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün üçüncü iddianameye tanık değil sanık sıfatıyla girmesi gerekirdi.Özkök savcılara verdiği ifadede “Ayışığı ve Yakamoz kod isimli darbe planlarından haberdar” olduğunu söylemiştir:“Görevli olduğum dönemde çok çeşitli bilgi ve duyumlar geldi fakat bunlar resmi delil mahiyetinde değildir. Bilgi mahiyetinde okudum, değerlendirdim ancak resmi işleme koymadım, bir süre sonra da imha ettirdim.” Özkök yasalardan almadığı bir yetkiyi kullanmıştır. Delilleri işleme koymaya gerek duymamak veya yok etmek, onun takdirine bağlı işler değildir.Görevi o delilleri Genelkurmay Askeri Savcılığı’na vermekti.Savcılarla işbirliği yapmayı kabul ettiği için adeta kollanmıştır.Dava ilerde AKP’nin muhaliflerini susturmak için göze aldığı bir hukuk cinayeti olarak anılmamalıdır. Bu fırsat devlet içinde oluşmuş çetelerin kökünü kazımak amacıyla kullanılmalıdır.Onun yolu da siyasi muhaliflere çektirilen işkenceye son verilmesi ve adaletin tüm enerjisini çetelere yöneltmesidir!
Bölücü terör nedeniyle milletçe çektiğimiz acılara son vermek için katlandığımız fedakârlıkları anlatmaya gerek yok.En değerli varlıklarımız olan evlâtlarımızın vatanın bütünlüğünü ve milletin birliğini savunurken gösterdikleri kahramanlığı unutamayız. Ve terörü bitirmek yolunda önümüze çıkmış fırsatı değerlendirirken elbette onların kutsal fedakârlıklarına gölge düşüremeyiz.Kürt açılımı ile ilgili sürecin başarısı, bu hassasiyete gösterilecek saygı ölçeğinde gerçekleşecektir.Başbakan Erdoğan dün DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’le hükümetin “Kürt açılımı”nı konuştu. Başbakan daha sonra “Geleceğe yönelik umutlarımızın daha da arttığı inancındayım” dedi. Nedir bu umut?Erdoğan’ın cevabı şöyle:“Milletimiz birlik istiyor, beraberlik istiyor, dayanışma istiyor. Tabii anneler gözyaşları dinsin istiyor. Kan, ölüm olmasın istiyor. Hepimiz bunu istiyoruz.” DTP Genel Başkanı Ahmet Türk de diyalog ortamının sağlanmasından duyduğu mutluluğu ve umudu ifade etti.DTP’yi kazanmak... Anlaşılıyor ki şu anda müzakereye zemin olacak bir plan bulunmuyor. Olsa bile henüz ortaya sürülmemiştir.Mevcut olan ve ümit yaratan şey, PKK’ya silâh bıraktırılması konusunda önemli bir şansın doğduğu ve bu şansın kullanılması gerektiği inancıdır.Eğer küçük bile olsa bir şans varsa, onun zerresi bile ziyan edilmemelidir. AKP iktidarı buna oynuyor. Başbakan “Ben DTP’yi PKK ile aynı kefede değerlendirmiyorum, değerlendirmek istemiyorum” sözünü bu amaçla, yani bir diyalog köprüsü kurulsun diye sarfetmiştir.Bu çaba bizce saygıdeğerdir.Kürt açılımının kapalı kutu gibi durmasını, ulusal bir sorunun esrarlı bir havaya sokulmasını eleştiren Deniz Baykal’ı bu yönden haklı görmekle beraber DTP’yi muhatap alan Başbakan’ın aslında PKK’yı muhatap aldığına dair yorumunu, en azından aceleci ve yararsız buluyoruz.Boykot hizmet değilDeniz Baykal dün bölücü örgütü Kuzey Irak’tan yöneten Karayılan’ın Ankara’ya “kendisi, İmralı mahkûmu ve DTP” olmak üzere üç muhatap gösterdiğini hatırlattıktan sonra bunlardan herhangi biri ile yapılacak konuşmanın üçüyle de yapılmış sayılacağını iddia etti.Baykal iktidarın ne pazarlığı yaptığını bilmek istemekte ne kadar haklı ise Meclis’te temsil edilen bir partiyi terör örgütü ile özdeş hale getirirken o kadar yanlıştadır.CHP devlet kuran partidir. Görev ve sorumluluğu, bu kadar hayati bir meselenin dışında durup sadece “olmaz” demek ve şüpheler üreterek süreci baltalamak değil, eleştiri ve önerilerle süreci kontrol altında tutmak olmalıdır.Bu görev dikkatle yapılmış olsa Ahmet Türk gibi Deniz Baykal da Başbakan’la görüşürdü.Ve biz de Baykal’ın ağzından hükümetin tasarladığı açılımları öğrenmiş olurduk, iktidara güvensizliğinden beslenen şüphe ve endişelerini değil.CHP ve MHP iktidara “diyalog köprüsü muhalefet yüzünden kurulamadı” dedirtmemelidir!***NOT: Başbakan dünkü açıklamasını “Bu vesile ile tüm halkımın, milletimin Berat Kandili’ni kutluyorum, tebrik ediyorum. Milletimizin birliğine, beraberliğine, Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle vesile olmasını temenni ediyorum” diye bitirdi.Sayın Başbakan; her fırsatta sayıp dökmeyin bu etnik köken adlarını. Bu insanlar kendilerini “Türk Milleti” sayıyorlar. Onları Kürtler gibi azınlık statüsüne sokmak için pusuda bekleyen bölücüleri heveslendirmeyelim!
Türban ve imam hatip denildiği zaman iktidarın gözü bir şey görmüyor.Üniversiteye girişte imam hatip mezunlarının önlerini açan YÖK kararını yorumlayan 23 Temmuz tarihli yazımı şöyle bitirmiştim:“YÖK’ün bu kararına yargının söyleyeceği bir söz mutlaka olacaktır. Laik eğitimin helvasını karmaya hazırlananlar acele etmesin!” Karara karşı Danıştay’da dava açıldı ama iktidar onu beklemeden bitirici hamlesini yaptı:31 Temmuz tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan yeni İmam Hatip Liseleri Yönetmeliği’ne göre bu okullar din görevlisi yetiştiren meslek okulu konumundan hem mesleğe hem de yüksek öğretime hazırlayıcı programlar uygulayan lise statüsüne getirildi.Katsayı farkını kaldıran kararın yargıdan dönmemesi ve imam hatip liselerinin yeni tarifine uygun biçime girmesi halinde Cumhuriyet’in temel yasalarından biri olan, eğitim ve öğretimde birliği sağlayan Tevhid-i Tedrisat Kanunu fiili olarak sona erecektir.Çünkü bu yasa imam hatiplere dar bir çerçeve çiziyordu. Milli Eğitim Bakanlığı’na imam hatiplik gibi din hizmetlerinin yerine getirilmesi ile uğraşacak memurların yetişmesi için “ayrı mektepler açma görevi” veriyordu.Artık laik eğitim veren düz liselerin alternatifi olarak tüm yüksek öğrenim alanlarına öğrenci hazırlayacağı için bu okulların sayıları hızla artacaktır.İktidarın din eğitimi veren liselerle laik eğitime dayalı liseler arasında tarafsız ve adil davranacağını kimse hayal edemez.Tarikatların da desteği ile birleşerek katlanacak olan iktidar koruması, dini eğitim veren liseleri laik eğitim veren liselerin sayısına hızla yaklaştıracaktır.İktidarın kuramcıları, din eğitimi almış bürokratların çoğalması ile daha İslâmî bir devlet düzeni oluşacağını savunuyorlar.İmam hatiplerle ilgili iki önemli dönemeç, siyasal İslâm ideolojisini içselleştirmiş valileri, kaymakamları, hâkimlerle savcıları ve devletin bütün can alıcı noktalarına oturacak yandaş bürokratları kısa zamanda emre amade kılacaktır.Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktan Anayasa Mahkemesi’nde hüküm giymiş bir iktidarın böyle adımlar atarken daha etraflı düşünmesi gerekir ama olmuyor işte.İmam hatip ve türban denince AKP kendini kaybediyor!İnce uzun yol...Başbakan Erdoğan’ın DTP Genel Başkanı Türk’le buluşmayı kabul etmesi yerinde bir karardır.İktidar sonuç almak istiyorsa, meşru bir muhatap yaratmak zorundaydı.Dün “DTP’yi PKK ile aynı kefede değerlendirmiyorum” diyen Başbakan, ihtiyacı olan muhatabı yaratmaya çalışıyordu.Dileriz Ahmet Türk de Başbakan’ı doğrulayan bir duruşu kısa zamanda benimser. Çünkü çözüm arayışlarında DTP’nin terör örgütünün siyasi uzantısı olarak görülmemesi büyük önem taşıyor.Toplumun psikolojisi, PKK ile dolaylı görüşmeler yapıldığı şüphesi ile zehirlenmemelidir.İktidar da ciddi ise standart alışkanlıklarını terk etmelidir. Mesela Başbakan güven yansıtan ve yaptığı işe inanan bir devlet adamı görüntüsü vermiyor.Ahmet Türk’le “Genel Başkan sıfatı ile görüşecek”miş...Niye; Başbakan sıfatı ile görüşürse sakınca doğuracak konular mı var gündeminde?Arama toplantıları, ne yapacağını bilmeyen, bildiğini de korkudan başkasına söyletmeye çalışan bir iktidar görüntüsü veriyor.Koyun pazarlığı alaturkalığı, büyük ümitler bağlanan süreci tıkayabilir; dikkat!
Kürt sorununa temelli çözüm için şanslı bir dönemin yakalandığına inanırsınız veya inanmazsınız.İnanmıyor olsanız bile çözüme yönelik çabaları en azından engellememek sorumluluğu altındasınız.Çünkü ülkeyi çeyrek yüzyıldır ateşler içinde nöbet geçiren bir hasta durumunda yaşatan bölücü terör illeti, iç ve dış şartlardaki değişimin etkisi altına girmiştir.Devlet yetkilileri “artık bitmeli” diye irade beyan ederken, terör örgütü de barınacak ülke kalmıyor olmasından doğan riskleri giderecek, hatta telâfi edecek fırsatların heyecanını gizleyemiyor.Evet bir şans doğmuştur ve ortak sorumluluğumuz bu şansı en akılcı biçimde değerlendirmektir.İktidarın çözüm isteği, iyi bir hazırlığa dayanmıyor ne yazık ki. İçişleri Bakanı’nın Polis Akademisi’nde “ver gitsinci” gazetecilerle gerçekleştirdiği toplantı, mezarlıktan geçerken ıslık çalarak korkusunu yenmeye çalışan adamı hatırlatıyor.İktidar, sorumluluğunu savunabileceği bir planı kamuoyunun önüne koyabilmelidir.Aynı şekilde muhalefet de ileride “sabote etti” dedirtecek eylem ve söylemlerden sakınmalıdır.Evet, iktidarın sadece kendine yakın gazetecileri toplayıp dinlemesi demokrasi özürlü bir tutumdur ama MHP lideri Bahçeli’nin bu toplantıya katılan gazetecileri “12 kötü adam” diye nitelemesi de o ölçüde iticidir.Çözüm şansını kullanacaksak farklı düşüncede olan grupların dahi diyalog köprülerini havaya uçurmamaları gerekiyor.Demokratik açılım önermelerinde terör elebaşı Öcalan’ı sollayanlar görülmektedir. Unutmamak lâzım ki halkın rızasını kazanmayan hiçbir hak verilemez.Kültürel kimlik temelindeki demokratik haklar diye yola çıkanların etnik milliyetçiliğe hizmet eden talepleri, eğer hayalcilik değilse sabotajdır!Amaç ne azınlık yaratmak ne de bölünmenin taşlarını döşemek olmalıdır.“Açılım”ın bir an önce içi doldurulmalıdır.Terör örgütünün silâh bırakarak dağıtılması şartına dayalı olmayan hiçbir temas ve diyalog kabul edilmemelidir.Bölgede ayrı bir ulus oluşturmaya yönelik gizli veya açık tertipler sadece Türkiye Cumhuriyeti’ne değil, Kürt kökenli vatandaşlara da tuzaktır.TÜRBAN HAREKATIMeclisin yeni dönemdeki Başkanı, bugün rekor bir oyla seçilebilirdi.Ama AKP bu fırsatı tepmiş, muhalefetin Köksal Toptan’a yönelik destek vaatlerine rağmen eski Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’i TBMM Başkanı yapma kararından vazgeçmemiştir.Köksal Toptan makamın tarafsızlık şartını her yönüyle taşımaya özen gösteren bir başkan olmuştu. Mecliste AKP çoğunluğunun zorlamalarına getirdiği eleştiriler Toptan’a beslenen güveni artırırken bir yandan da partisinde kuyusunun kazılmasına sebep olmuş demek ki...Üçte iki çoğunluk gerektiren turlarda muhalefetin desteğini alamayacağı için Şahin bugün seçilemeyecektir. Hedefine yarın varacaktır.Ama sadece AKP çoğunluğunun oylarına dayanacağı için moral yönden eksikli olacaktır.İktidar, “Kürt açılımı” başlığı altında muhalefetle güvene dayalı sıkı işbirliği içinde çalışmak zorunda olduğu bir döneme girilirken Köksal Toptan’ın vaat ettiği imkânları acaba neden feda etti?Köksal Toptan devlet zirvesindeki Milli Görüş kökeninden gelmeyen tek siyasetçidir.Şahin’in Meclis Başkanlığı ile beraber zirvede eşi türban takmayan siyasetçi kalmayacaktır.İlişkilerin sertleşeceği bir yasama dönemine gireceğimiz anlaşılıyor...