Bağımsız karar verebilen yargının ne büyük nimet olduğunu takdir etmek lâzım...CHP lideri Baykal dünkü basın toplantısında, Başbakan’ın “33 kere Anayasa Mahkemesi’ne gittiler” şikâyetine cevap verirken ilginç bir şey oldu:Mayınlı arazilerin temizlenmesi ile ilgili yasaya muhalefet partilerinin yaptıkları ortak itiraza Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar açıklandı.Baykal’ın yerinde Tayyip Erdoğan olsa bu rastlantıda bir ilâhi işaret arardı. Artık “Allah’ın tokadı yok” mu derdi yoksa zaman tünelinden bir Osmanlıca tekerleme mi çıkarırdı bilemeyiz ama mutlaka dalgasını geçer, övünürdü.Çünkü yüksek mahkeme, meseleyi en can alıcı yerinden yakalamıştır. Özetle denilen şudur:“Mayınları Milli Savunma Bakanlığı temizletebilir; kazanılan arazi tarımsal amaçla da kullanılabilir; ama arazinin mayınları temizleyen firmaya 49 yıllığına verilmesi doğru olmaz.” Menfaatçi bir inadın güdümünde olmayan herkes zaten baştan beri bunu söylüyordu. Adaletin gücü, gücün inadını yenmiştir.Yani Anayasa Mahkemesi olmasa, iktidar hem halka, hem hukuka karşı çıkacaktı.Yüksek mahkemeyi kontrol altına almak için fırsat kollayan AKP kurmayları dünkü tecrübeyi devlet adamı gibi değerlendirmeli.Bunu yapabilirlerse yargı denetiminin sigorta olduğunu, değerini bilmeyen bir iktidarın, varlığına kastettiği mahkemeye yarın sanık olarak çıkmaya aday olacağını göreceklerdir.AKP uçmayı seviyor.Uçmayı seven iktidarlar paraşütsüz dolaşmamalı.Anayasa Mahkemesi’ni bozmaya değil korumaya bakmalı! *** Sahteciler nerede?Türkiye’yi haftalarca meşgul eden “darbe belgesi”nin üstündeki imzanın sahibi olmakla suçlanan Albay Çiçek hakkını arıyor.Ergenekon kapsamında tutuklanıp ertesi gün tahliye edilen Albay Dursun Çiçek, Savcı Zekeriya Öz ile tutuklama kararını veren Hakim Eryılmaz’ı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na şikâyet etti.Çiçek, sorgu tutanakları ile gerekçeli tutuklama kararının, itiraz hakkını engellemek kastıyla kendisine verilmediği iddiasında bulundu.Yargıya karşı ağır bir ithamdır bu. İktidarın da halka karşı sorumluluğu vardır bu konuda.Başbakan, gerçek mi, değil mi diye sorup emin olmadan o esrarengiz belgeyi bayrak gibi sallayarak Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni millete şikâyet, dünyaya da teşhir etmişti.Bir belgenin gerçekliğini ispat için iddia sahiplerine tanınacak yeterli zaman çoktan geçmiş ama Başbakan, komplocuların tuzağına düşmekten kaynaklanan özrünü kabul etme büyüklüğünü henüz göstermemiştir.O nedenle CHP lideri Baykal’ın yönelttiği ağır suçlamalardan şikâyet etmeye çok hakkı yoktur.Baykal’a göre TSK kendi yerini eskisinden farklı olarak daha demokratik, daha denetlenebilir bir çerçeveye oturtan yeni yapılanmaya yardımcı bir anlayışa girmiştir. Bu iyi bir şey ama iktidarın tutumu şüphe uyandırıyor. Ve Baykal şunu soruyor: “Demokratik bir evrim mi yaşıyoruz yoksa Silâhlı Kuvvetlere yönelik bir husumetin, intikam alma gayretinin sergilenmesine mi tanık oluyoruz?” Bu şüphenin gölgesinden iktidar da yargı da kendini kurtarmalıdır.Albay Çiçek’e mal edilen belgenin aslı bulunamıyorsa, sahtesini sürerek halka tuzak kuran suçlular aranmalıdır.Onların yakalanması konusunda yargı kadar iktidar da gayret gösterdiğini halka ispat etmelidir!
Tayyip Erdoğan, türban ve imam hatip sorununu çözmeye adanmış bir fedai olarak siyasete atıldı.İçteki şartları iyi değerlendirdi, dış rüzgârı yelkenlerine doldurdu ve partisini üst üste iktidar yapan seçim başarıları elde etti.Bu başarı, yolun başındaki dinci taahhütlerin baskısından ve laik rejimle kavgalı bir iktidar görüntüsü vermekten partiyi kurtarmak için fırsattı ama kullanmadı.AKP Anayasa Mahkemesi’nde laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuna dair hüküm giymesine rağmen iki vaadinin de peşini bırakmadı.Üniversitedeki türban yasağını kaldırma amaçlı hamlesi yargıdan geri dönmüştür ama idari manevralarla bu yasağın fiili olarak eridiğini hep görüyoruz.Son YÖK kararı ile Erdoğan ikinci rüyasını da gerçekleştirmiş oluyor.Çünkü imam hatiplerin üniversite yolunu tıkayan katsayı önümüzdeki yıldan itibaren uygulanmayacaktır.Karambolde gol...Kararın imam hatip lisesi mezunlarına hukuk, tıp, siyasal ve mühendislik gibi alanlarda yüksek öğrenim olanağı kazandırmak için alındığını herkes biliyor.Tarikatların müritlerine “adliyede ve mülkiyede çoğalma” talimatı verdiğini de...Başbakan “meslek lisesi mezunlarının mağdur edildiği bir süreci düzelttikleri için” YÖK üyelerine teşekkür etti.Teşekkür yerine gitsin fakat “meslek liseleri karambolü”nde sisteme gol atıldığı gerçeği gözden kaçırılmasın.Cumhuriyetin temel devrimlerinden biri olan “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” eğitim ve öğretim birliği sağlarken tek istisnayı imam hatip okulları için tanımıştır.Yasanın 4’üncü maddesi, imam hatiplik gibi din hizmetlerinin yerine getirilmesi ile uğraşacak memurların yetişmesi için Milli Eğitim Bakanlığı’na “ayrı mektepler” açma görevini vermiştir.Yani imam hatip okulları, görev tarifi açıkça yapılmış, sayıları da devletin bu işte ihtiyaç duyacağı personel ile sınırlı okullardır.Acaba yargı ne der?İmam hatiplere, ilâhiyat fakülteleri dışındaki alanları açmak kanunun ruhuna aykırı bir uygulamadır. Çünkü öyle bir durumda laik temellere dayalı eğitim veren okullara din temelli bir alternatif oluşacaktır.Açıkçası, devrimden önceki okul ve medrese ikiliğinin hortlama tehlikesi doğabilecektir.İktidarın din sömürüsüne bağımlılığı ortada; imam hatip okullarının her bakımdan teşvik ve destek görürken laik eğitim veren genel liselerin kasıtlı olarak ihmal edileceğini ve hızla kalite kaybedeceklerini tahmin etmek zor değildir.AKP hakkında açılan kapatma davasının iddianamesinde imam hatipler ve Milli Eğitim Bakanı Çelik’in söylem ve eylemleri geniş yer tutmuştu.Bir dava veya itirazla önlerine gittiği takdirde YÖK’ün bu kararına yargının söyleyeceği bir söz mutlaka olacaktır.Laik eğitimin helvasını karmaya hazırlananlar acele etmesin!
Yöneticilerimiz yabancı medyanın hakkımızda ne düşündüğünü merak etmeli.Öyle bir alışkanlık yeni ufuklar açabilir. Mesela İngiliz gazetesi Independent’in dünkü başyazısı iyi bir örnek...Gazete Ergenekon davasının Türkiye’yi yeniden tanımlayacağını yazıyor. Dava karşısındaki duruşları iki farklı bakışın tarif ettiğini belirterek meseleyi şu sorunun çengeline asıyor:“Modern bir devlet olabilmesi için darbelerle dolu askeri geçmişinden kendini kopartması şart bir Türkiye mi var gözünüzün önünde, yoksa laik anayasası dinci hükümet tarafından altüst edilecek diye endişe duyduğunuz bir Türkiye mi?” Hemen belirtmeliyim ki Türk halkı, İngiliz gazetesinin işaret ettiği gibi iki katı blok oluşturmuş değildir bu konuda. AKP’nin gürültücü destekçileri iktidarın davayı kullanma biçimini eleştiren çevreleri darbe savunucusu olmakla suçluyor ama bu tavır dürüst bir gözlem değil.Çünkü Türkiye’yi askeri darbelerle dolu geçmişinden kurtarmak için bu davanın fırsat oluşturduğuna inanan insanlar sadece bir kanatta bulunmuyor.“Ergenekon davasını Türkiye’yi İslâmlaştırmaya çalışan iktidarın muhaliflerini tasfiye amacıyla” kullandığını söyleyenler darbe savunucusu değildir.Diğerleri gibi onların da isteği darbeler döneminin sona ermesi ve bedel olarak laik rejimin feda edilmemesidir.Independent “Umuluyor ki AKP’nin dini emelleri, laik muhaliflerinin sandığı gibi çıkmasın” diyor.Bu dileğe dua içtenliğiyle biz de katılırız ama daha dün YÖK’te imam hatiplere üniversite yolunu açarak, laik eğitime alternatif bir dini eğitim oldu bittisi yaratan AKP zihniyeti size bu umudu veriyor mu?*****SERSERİ MAYINİlkel bir ihmalin felâketi dağ başında da İstanbul’un ortasında da yakalayabilir hepimizi.Akli dengesi bozuk biri İstiklâl Caddesi’nde bir Alman vatandaşını bıçaklayarak öldürdü.Saldırgan altı ay önce işlediği bir suç nedeniyle yakalanmış, hasta olduğu fark edilerek Bakırköy Akıl Hastanesi’nde 20 gün yatırılmıştı. Sonra sokağa...Elâzığ’ın Babilez mezrasında da akli dengesi bozuk bir adamla aynı kafadaki oğulları, tarlada çalışan köylülere sebepsiz kurşun yağdırdı, 6 kişi öldü.Devletin ilk görevi vatandaşın can güvenliğini sağlamaktır. Ama devlet bu görevi sadece suçluları hapse tıkarak yapmaz.Suç işleme riski yüksek hasta insanları halkın arasına salmamak da tedbirdir ve bu faciaları tedbir eksiği doğurmuştur.İki olay da bağıra çağıra gelmiştir.“Akli dengesi bozuk” diye kısa zamanda sokağa salınacak olan bu tehlikeli hastalar kim bilir nerede hangimizin yoluna çıkacaklardır?
Eski istihbaratçı Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın anlattığı sırlarla yaşamaya razı olamayız.Onuru olan hiçbir toplum razı olamaz.JİTEM davasına bakan mahkeme için verdiği ifadede Avcı, Diyarbakır’daki ilk önemli faili meçhul cinayetin HEP İl Başkanı Vedat Aydın’ın katli olduğunu söylüyor.Yol kontrolü yapan bir trafik ekibinin JİTEM kaynaklı bir sahte ihbar ile başka yere yönlendirildiğini, Vedat Aydın’ın cesedini taşıyan aracın da sorunsuz şekilde geçip gittiğini anlatıyor.1991’daki o başlangıcın hangi uğursuz evrelerden geçerek bölücü iddiayı bugünkü aşamalara getirdiğini görüyoruz.Hanefi Avcı yukarıdaki olayı ve pek çok benzerini 1997 yılında TBMM Susurluk Komisyonu’na anlatmıştı.Ama Erbakan’ın başkanlığındaki Refah-Yol hükümeti, faili meçhuller karanlığını aydınlatmaya çalışan cesur katkıların değerini bilememişti.O lânetli sırlar daha sonra da olsa neden deşilmedi?Zehirleyen şüpheİntikam duygusu kutsaldır.Bu duygu devletin adaleti ile tatmin edilmezse nefret ve şiddet doğurur. Terörün mazereti olmadığını biliyoruz ama gelin de onu sorgusuz sualsiz katledilenlerin yakınlarına anlatın. Şu anda iktidarda Refah uzantısı bir parti var ve devlet içindeki çeteleri yargılıyor olmanın övüncünü taşıyor.Dün yeni bir aşamaya giren Ergenekon davası aslında barış ve güven içinde yaşamak isteyen tüm toplum kesimlerini birleştiren bir sebep olmalıydı. Çünkü devlete ve halka komplo kurarak askeri müdahaleye bahane olacak karmaşa yaratılmasını kimse istemez.Ergenekon’a karşı seslendirilen muhalefet, adil bir yargılamaya yönelik değildir.Tersine AKP’nin bu davayı bahane ederek cumhuriyetin laik karakterine güvence sağlayan kurumları etkisiz hale getirmek istediğine yönelmektedir.İktidar partisinin her fırsatı, dini temellere dayalı bir dikta yönetimi kurmak amacında kötüye kullandığı inancı yaygınlaşıyor.AKP’nin laik muhaliflerini silip süpürmek için Ergenekon soruşturmasını vakumlu süpürge gibi kullandığı duygusu her geçen gün daha geniş kitlelere mal oluyor.Gizli tanık ayıbıBu dava mutlaka sonuçlanmalıdır. Türkiye güvenle yürüyeceği bir geleceği ancak geçmişi ile hesaplaşarak sağlayabilir.Ama önce iktidarın Ergenekon üstünden siyaset yapma günahını terk etmesi gerekiyor.Başbakan bu sömürü aracından vazgeçer mi bilemeyiz ama “günah” sözcüğünü özellikle seçtim. Çünkü adaletin katlinden doğan günahların onu korkutacağına inanmak istiyorum.Dün Hürriyet’te iki “gizli tanık” ifadesi vardı. PKK’lı iki itirafçı bir ay önce Diyarbakır Savcılığı’na şu bildirimi yapmışlar:Kod adı Tükenmez Kalem: “Diyarbakır Emniyeti’nde ‘gizli tanıklık yap kendini kurtar’ dediler. İfade esnasında söylemediğim şeylerin de ifademde geçtiğini fark ettim. Dikkate almayın.” Kod adı Sokak Lâmbası:“Vaat edilen kimlik değiştirme, estetik ameliyat, Avrupa’ya gönderme, parasal destek sözleri bulunmaz fırsattı. Yazılanları imzaladım. İfadelerde ne olduğunu bilmiyorum.” Vatanına ihanet etmiş suçluların yapacağı “gizli tanıklık”lara hemen inanmak adalete ve insan onuruna karşı cinayettir.Seçilmiş bir savcı üstüne kurulması ve gizli tanıklardan fazlaca yararlanılması Ergenekon yargılamasını sakatlıyor.İyi bir amaç için dahi olsa kötü araçlar kullanmak adalete yakışmaz!
Başbakan’ı uzaktan dinleyen, garip bir azınlık hükümetine müstebit bir kralın eziyet ettiğini zanneder.Konya’da yine hem mağrur hem mağdurdu:“Çetelerle, mafyayla hukuku zorlayarak üzerimize geliyorlar. Ama geri adım atmayacağız.” İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif’ten dizeler okudu:“Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;Bu yol hak yoludur, dönme bilmez yürürüz...” Anayasa değiştirecek meclis çoğunluğu ile ülkeyi 7 senedir yöneten, bağımsız kurumları bile zaptederek partinin yan kuruluşu haline getiren ve ezici iktidar gücünü “hükmetmek” için kullanan bir lidere yakışacak şikâyetler mi bunlar?Dağa mı çıkaydı?“Emaneti gasp etmek isteyenler oldu” diyen bir Başbakan’a “kim, ne zaman?” diye sorarlar.CHP’nin 33 kere Anayasa Mahkemesi’ne gittiğini söylüyor; yoksa mesele o mu?Eğer öyleyse yanlıştadır. Muhalefet dağa çıkmamış Anayasa Mahkemesi’ne gitmiş. Bunda ayıplanacak bir şey yok. Sağduyuya sahip toplumlar böyle bir durumda muhalefeti değil iktidarı ayıplar.Hele yüksek mahkeme kararları, muhalefetin haklılığını onaylıyorsa...AKP’nin doğası, çoğulcu ve hukukun üstünlüğüne dayalı demokrasiyi kabul edemiyor.Din sömürüsüne dayalı bir ideoloji tüm kurumları işgal etmiştir.Yolsuzluk deseniz iktidar yandaşlarına ait imtiyaz sanki.Tam teslimiyet...Bu imtiyazı Zahid Akman’ı başkanlığı bittiğinde kurul üyesi statüsünde tutup koruma şemsiyesinden yararlandıracak kadar ileri götürebiliyorlar.Başbakan’ın eski RTÜK Başkanı’na verdiği destek, şu şüpheyi uyandırıyor:“Alman yargısının suçladığı Akman isnat edilen suçları parti yararına mı işledi ki Başbakan onu ‘iyi bir arkadaşımızdır’ diyerek kendini ve partiyi riske sokacak kadar koruyor?” Diktaya giden süreç, ihtiras güdümlü bir girdaptır.AKP’nin ele geçirdiği her kurum onu daha fazlasını zaptetmeye tahrik ediyor.Bilimsel tarifine uygun bir diktatörlüğün ilânını kimse beklememelidir.İktidarın Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nu ele geçirdiği ve Anayasa Mahkemesi’nin dengesini, mecliste seçilecek üyelerle değiştirme imkânını elde ettiği gün, rejimin dönüşü olmayan noktaya geldiğini bilmelisiniz.İktidar şu anda Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu ile çatışıyor. Adalet Bakanı ve müsteşar HSYK çalışmalarını bloke etmiş durumdadır.Dün HSYK Başkanvekili Kadir Özbek “kurulun seçilmiş üyelerinin (yani bakan ve müsteşar dışındaki yargıç üyelerin) yargı bağımsızlığının korunması için her türlü gayreti gösterdiklerini” kamuoyuna duyuruyordu.Kuruldaki 9 seçilmiş üyenin 7’si, yüksek yargının gösterdiği adaylar arasından Cumhurbaşkanı Gül tarafından seçilmiş kişilerdir.Ama görüyorsunuz AKP’nin istediği itaat standardını bu bile sağlayamıyor.
Anayasa Mahkemesi dün Ergenekon davasının seyri üstünde bile etkili olacak önemde bir karar verdi.Ergenekon savcıları, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ü örgüt üyelerine bilgi aktarmakla suçlamışlardı.Mahkeme, Paksüt hakkındaki ön inceleme raporunu ele aldığı görüşmeler sonunda “soruşturma açılmasına gerek bulunmadığına” hükmetti.Mahkeme heyetinin bire karşı on oyla oluşturduğu karar, Ergenekon savcılarınca öne sürülen suçlamaların yasaya uygun nitelikte olmadığını ve bilgilerin de usulsüz telefon dinlemeleriyle elde edildiği gerekçesine dayanıyor.Yüksek mahkemenin oluşturduğu bu karar, Ergenekon davasının gidişini etkileyecek nitelikte bir “ilk” oluşturuyor.Çünkü bu kararla Anayasa Mahkemesi Osman Paksüt’ün “usulsüz dinleme” yaptıkları gerekçesiyle savcılar hakkında yaptığı şikâyete dolaylı biçimde de olsa hak vermiş oldu.Sabır göstermeye değerHepsi o kadar mı; hayır...Ergenekon savcılarının özellikle delil toplamakta özensiz davrandıklarını iddia eden pek çok hukukçunun görüşü de bu şekilde bir yüksek mahkemenin onayını almıştır. Ergenekon savcılarının Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Paksüt hakkındaki soruşturma talebine ret kararı oybirliği ile de çıkabilirdi. Çünkü daha önceki kararların kemikleşmiş bloklaşmasında genellikle kararlara muhalif kalan Başkan Haşim Kılıç ile üye Sacit Adalı bile bu kez çoğunluk kanadında yer almışlardır.Karşı oy Serruh Kaleli’den gelmiştir.Ama neden?Kaleli, AKP ile ilgili kapatma davası sırasında Paksüt tarafından ağır bir suçlamanın hedefi olarak seçilmişti.Onun hıncı olabilir mi?Her neyse; bire karşı on oy, etkileyici ve ikna edici bir tablodur.Ve Ergenekon davasının hukuki bir süreç olmaktan çıkıp iktidarın muhaliflerini tasfiye etmekte kullandığı bir kıyma makinesi haline getirildiği kanısında olanları, sabır göstermeye özendirecek bir durumdur.Adaleti rahat bırakmalıGeçen gün “Ergenekon savcılarına dokunmayın” diye çağrı yaparken adaletin önünde sonunda gerçeği bulacağına beslediğim güvene dayanıyordum.Eğer yargının ilk kademesinde etkilenme yanılsama olursa sonraki aşamalarda haksızlığın giderileceğine inanmak için sebep vardır.Anayasa Mahkemesi yanılmadığımı gösterdi. Bağımsız yargı bayrağı Yargıtay’ın Danıştay’ın burçlarında dalgalanmaya devam ediyor.Yüksek yargının baskıya ve haksızlığa boyun eğmediğini ispatlamasına şans tanımalıyız.Ergenekon savcı ve hâkimlerini değiştirmeye yönelik çabaların başarısı, en başta günahsız yere yatan insanlara zarar verecektir. Aylarca yattıktan sonra herhalde aklanmadan kurtulmayı hiçbiri istemeyecektir.Gönderilecek olanların yerini alacak yeni savcı ve hâkimler de adalet duygusu ile değil onurlarını koruma kaygısı ile hareket edecekleri için daha karmaşık bir cehennem yaratılacaktır.Adaleti siyasi çıkar için zedeleyenleri millete teşhir etmek, her fedakârlığa değer.Günahsız yatanların mağduriyeti önemli bir hizmetin bedelidir ve onları küçültmez!
Yükseköğretim Kurulu Üyesi Bülent Serim’in yazdığı istifaya “iddianame” demek daha doğru olur!Ama bu “iddianame”den hisse çıkararak olumsuzlukları mahkeme ciddiyeti ile yargılayacak bir kamuoyu, bir sivil toplum kaldı mı ülkede; işte orası meçhul!Serim, laik cumhuriyet ile asla bağdaşmayan düşüncenin YÖK’te çoğunluğa geçtiğini, burada görev yapmanın artık kaldırılamayacak kadar ağır bir yük haline geldiğini belirttiği istifa mektubunda “oyunun parçası olmamak için” ayrıldığını anlattı.Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davasında verdiği kararı iktidar partisi şaşılacak bir ustalıkla yararına kullandı. Partinin, laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu hakkındaki mahkeme hükmü bir strateji değişikliğinin yolunu açtı.İktidar laiklik karşıtı hedeflerin propagandasını yapıyorken, mahkeme kararından sonra sessiz fakat büyük adımlarla yürüyüşe geçti.Serim’in istifasındaki tespitler, YÖK’ün ve üniversitelerin zaptedildiğini belirtiyor.Gidişin yönü belliSerim’e göre YÖK anayasal konum ve işlevinden uzaklaşmış, AKP’nin program ve ideolojisini gerçekleştirmeye çalışan kukla bir kurul durumuna getirilmiştir artık.İstifa mektubu, bu iddianın kanıtlarını da sayıyor:- YÖK Başkanvekili’nin “Kuran kursları cemaat ve tarikatlara bırakılmalıdır” yolundaki ifadesi;- YÖK Başkanı’nın “Yeni sınav sisteminde farklı katsayı uygulaması kaldırılacak” açıklaması ile imam hatiplerin önünün açılacağı hazırlığını deşifre etmesi;- İlâhiyat ön lisans mezunlarının Diyanet İşleri Başkanlığı dışındaki kamu kuruluşlarında da çalışabilmesi olanağının sağlanması...Serim’e göre rektörlerin seçiminde kıstas liyakat ve üniversitenin tercihi değildir. İktidar türbana özgürlük bildirisine imza koymuş, yandaş veya ilahiyatçı özelliğe sahip rektörler istiyor ve üniversiteleri onlara veriyor.Böylelikle üniversiteler türban yasağını kaldırma oldu bittisinin gerçekleştirileceği güne hazır ediliyor.Aydınların gafletiBülent Serim o arada, atanan yeni rektörlerle oluşturulan yönetimlerin, laik cumhuriyetçi öğretim üyelerinden öç alma gruplarına nasıl dönüştüğünün de ibretle izlenmekte olduğunu kayda geçiriyor.Merak ediyorum; Serim’in istifa mektubunu aldığı zaman YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan ne yaptı, ne düşündü?Herhalde kutlamıştır olayı.Çünkü devlet adamı ahlâkının ve bilim namusunun böyle bir ortamda üreteceği eleştiriler, radikal bir ideolojiye hizmet eden insanları çok rahatsız eder.Bülent Serim’in yokluğu, teslimiyetçi bir kadroyu aklın ve vicdanın denetimine karşı koruyacak (!) bu nedenle belki mutlu edecektir ama korkarız kör de edecektir.Üniversiteleri medrese haline getirme özlemi kaba bir şekilde yansıyan YÖK’ü siyasi iktidar bir başarı gibi görmesin.Dr. Frankeştayn’ı başkaları değil kendi elleriyle yarattığı canavar ortadan kaldırmıştır.Ülkeyi kaplayan korkak ve çıkarcı suskunluk sonsuza kadar sürmez.Darbe şamatası arasında başka türlü bir darbe yapıldığını halk fark edecektir.Aydınların gafleti nedeniyle belki gecikerek ama mutlaka!
Hüzün verici bir bozulma yaşıyoruz. Yenilgi duygusu yaratan bir bozulma...Tayyip Erdoğan’ın hayal ettiği yapı oluştukça, kadroları yerine oturdukça ülkenin görüntüsü değişiyor, her şeyin kalitesi baş aşağı gidiyor.Farkında mısınız; bu işler “Her yerde Atatürk büstleri ve onun sözleri, yeter” yakınmalarıyla başladı.Geçen gün İstanbul konserine bir Türk bayrağına sarınarak çıkan Amerikalı şarkıcı 50 Cent’in “Türkiye’yi ve Atatürk’ü çok sevdiğini” söylemesi hoş bir sürpriz oldu.Çünkü Atatürk için Türkçe olarak iyi şeyler işitmeye millet ne zamandır hasrettir!İki gün önce açıklanan ÖSS sonuçları, eğitim düzeninin iflâs ettiğini, düzeyinin de yerlerde sürünür hale geldiğini gözümüze sokmuştur.Düşünün 30 bin lise mezunu sıfır çekiyor; iki bine yakın lisenin birincileri hiçbir yeri kazanamıyor, sokakta kalıyor; fen sorularının cevaplanma ortalaması 30’da 4...Yıkım taşeronu gibiBu enkaz, cumhuriyetin en uzun dönem Eğitim Bakanı olan Hüseyin Çelik’in eseridir!Bu kuşağın sorumlusu Çelik’tir.Türkiye’de hesap sormayı bilen bir kamuoyu bulunsa Çelik verdiği hasardan ötürü milletten özür diler ve siyasetten çekilirdi.Ama öyle yapmamış, TBMM Başkanlığı’na aday olmuştur!Peki şimdiki Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın yaptığını “iyiye örnek” gösterebilir miyiz? Hayır... Çünkü o da tekrar aday olabilmek için parti liderinden icazet istemeyi içine sindirebilmiştir.TBMM Başkanlığı’na tarafsızlık zedelenmesin diye parti grupları aday gösteremiyor. Toptan’ın tarafsızlığına nasıl güveneceğiz?Tayyip Erdoğan gerçeğinin dayattığı bir mecburiyetse eğer bu icazet, Köksal Toptan hiç değilse “ayıp” bir iş yapmanın icabı olan gizliliğe riayet etseydi.Ziyaretini alenileştirmesi, TBMM Başkanlığı makamının manevi şahsiyetine hakaret olmuştur!Kimin valisi bu?Evet her şey bozuluyor.Çürüme valilere kadar dayanmışsa sebebini “balık baştan kokar” deyip tepede aramak lâzım. Bu iktidarın kalite standartları çok farklı.Dönemin uç örneği de Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar... Vali bey bir tarikat organizasyonunda “Türkiye’nin oligarşik bürokrasinin vesayetinde” yaşadığını söyleyerek adını duyurmuştu.Aslında bu iddia ülkeyi 7 yıldır yöneten iktidara hakaret sayılır ama AKP iktidardayken devlete muhalefet ettiği için vali bey ceza görmemiş, yüceltilmiştir.Şimdi o hızla siyaset üreten ve örgütleyen o ünlü tarikatın stratejisti rolünde cevherler yumurtlamaktadır.Kişisel internet sitesinde anayasa değişiklikleri önerip MGK’nın kaldırılmasını buyuruyor.Başbakan AKP’ye AK Parti denilmesini istemişti geçenlerde hani.Bolu Valisi durduğu müddetçe bunu kim yapabilir?