Bağımsız karar verebilen yargının ne büyük nimet olduğunu takdir etmek lâzım...
CHP lideri Baykal dünkü basın toplantısında, Başbakan’ın “33 kere Anayasa Mahkemesi’ne gittiler” şikâyetine cevap verirken ilginç bir şey oldu:
Mayınlı arazilerin temizlenmesi ile ilgili yasaya muhalefet partilerinin yaptıkları ortak itiraza Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar açıklandı.
Baykal’ın yerinde Tayyip Erdoğan olsa bu rastlantıda bir ilâhi işaret arardı.
Artık “Allah’ın tokadı yok” mu derdi yoksa zaman tünelinden bir Osmanlıca tekerleme mi çıkarırdı bilemeyiz ama mutlaka dalgasını geçer, övünürdü.
Çünkü yüksek mahkeme, meseleyi en can alıcı yerinden yakalamıştır.
Özetle denilen şudur:
“Mayınları Milli Savunma Bakanlığı temizletebilir; kazanılan arazi tarımsal amaçla da kullanılabilir; ama arazinin mayınları temizleyen firmaya 49 yıllığına verilmesi doğru olmaz.”
Menfaatçi bir inadın güdümünde olmayan herkes zaten baştan beri bunu söylüyordu.
Adaletin gücü, gücün inadını yenmiştir.
Yani Anayasa Mahkemesi olmasa, iktidar hem halka, hem hukuka karşı çıkacaktı.
Yüksek mahkemeyi kontrol altına almak için fırsat kollayan AKP kurmayları dünkü tecrübeyi devlet adamı gibi değerlendirmeli.
Bunu yapabilirlerse yargı denetiminin sigorta olduğunu, değerini bilmeyen bir iktidarın, varlığına kastettiği mahkemeye yarın sanık olarak çıkmaya aday olacağını göreceklerdir.
AKP uçmayı seviyor.
Uçmayı seven iktidarlar paraşütsüz dolaşmamalı.
Anayasa Mahkemesi’ni bozmaya değil korumaya bakmalı!
Sahteciler nerede?
Türkiye’yi haftalarca meşgul eden “darbe belgesi”nin üstündeki imzanın sahibi olmakla suçlanan Albay Çiçek hakkını arıyor.
Ergenekon kapsamında tutuklanıp ertesi gün tahliye edilen Albay Dursun Çiçek, Savcı Zekeriya Öz ile tutuklama kararını veren Hakim Eryılmaz’ı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na şikâyet etti.
Çiçek, sorgu tutanakları ile gerekçeli tutuklama kararının, itiraz hakkını engellemek kastıyla kendisine verilmediği iddiasında bulundu.
Yargıya karşı ağır bir ithamdır bu. İktidarın da halka karşı sorumluluğu vardır bu konuda.
Başbakan, gerçek mi, değil mi diye sorup emin olmadan o esrarengiz belgeyi bayrak gibi sallayarak Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni millete şikâyet, dünyaya da teşhir etmişti.
Bir belgenin gerçekliğini ispat için iddia sahiplerine tanınacak yeterli zaman çoktan geçmiş ama Başbakan, komplocuların tuzağına düşmekten kaynaklanan özrünü kabul etme büyüklüğünü henüz göstermemiştir.
O nedenle CHP lideri Baykal’ın yönelttiği ağır suçlamalardan şikâyet etmeye çok hakkı yoktur.
Baykal’a göre TSK kendi yerini eskisinden farklı olarak daha demokratik, daha denetlenebilir bir çerçeveye oturtan yeni yapılanmaya yardımcı bir anlayışa girmiştir.
Bu iyi bir şey ama iktidarın tutumu şüphe uyandırıyor. Ve Baykal şunu soruyor:
“Demokratik bir evrim mi yaşıyoruz yoksa Silâhlı Kuvvetlere yönelik bir husumetin, intikam alma gayretinin sergilenmesine mi tanık oluyoruz?”
Bu şüphenin gölgesinden iktidar da yargı da kendini kurtarmalıdır.
Albay Çiçek’e mal edilen belgenin aslı bulunamıyorsa, sahtesini sürerek halka tuzak kuran suçlular aranmalıdır.
Onların yakalanması konusunda yargı kadar iktidar da gayret gösterdiğini halka ispat etmelidir!

