Gizli tanık faciası

1 Ağustos 2009

Albay Cemal Temizöz 1990’lı yıllarda Cizre’de Jandarma Alay Komutanlığı yapıyordu.Şu anda adam öldürmek ve suç örgütü oluşturmak suçlarından dokuz kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle mahkemeye çıkarılacağı günü bekliyor.Albayın başını derde sokan ihbar, çocuk yaşta korucu yaptığı birinden geldi.M. Nuri Binzet, Cizre eski Belediye Başkanı olan ağabeyi Kâmil Atak’a ait evin alt katını Albay Temizöz ve adamlarının sorgu odası olarak kullandıklarını, bir keresinde sorgulanan iki adam hakkında verilen infaz kararına tanık olduğunu söyledi.Açılan dava tabii ki yalnız bu ifadeye dayanmıyordu. İhbarcının ifadelerini sonradan bulunan iki gizli tanık da destekledi.Fakat 11 Eylül’de başlayacak yargılama öncesi iddianamenin üç ayağı birden çöktü.Önce iki gizli tanık ifadelerini geri çektiler. “Sokak Lâmbası” ve “Tükenmez Kalem” kod adları verilen gizli tanıklar, aynı vaatlere kanarak yalan ifadeler verdiklerini itiraf ettiler. Gerekçelerinin özeti şuydu:“Beni cezaevine koymayacaklar, estetik ameliyat yaptırıp bir Avrupa ülkesine gönderecekler, maaş bağlayacaklardı. Ne yazdılarsa imzaladım..” Ardından esas ihbarcı da iddiasını geri çekti.Kendisini küçük yaşta korucu yapan Albay Temizöz ile ağabeyine beslediği intikam duyguları etkisiyle bu işe kalkıştığını belirterek pişman olduğunu bildirdi.Kelle koltukta görev yapan fedakâr insanların şeref ve haysiyetleri, kolaylıkla yalan söylemeye razı edilecek suçlu tiplerin insafına bırakılmamalı.Yargı, toplumu korumalıdır. Ağır cezalık bir suçlu, yeni bir yaşam ve geçim garantisi sağlandığı zaman babasına bile iftira atabilir.Yalanının yakalanmasından korkusu olmaz. Çünkü zaten uzun yıllar hapis yatacaktır.Adaleti şaşırtma amaçlı komploların önünü almak için asıl, istenen her şeyi söylemeye hazır gizli tanık adına ifade tutanağı düzenleyerek altına imza attıran görevli sorumlu tutulmalıdır.Objektif delillerle desteklenmeyen gizli tanık ifadeleri ile darağaçları kuruluyor; kurulmamalıdır.İdam yok demeyin; o darağaçlarında adalet ve haysiyet idam ediliyor!Siyasal İslâm böyledirGeçen hafta Gazze plajlarında siyahlara bürünmüş kadınların fotoğraflarını görmüşsünüzdür.O resmin arkasını birkaç gün sonra Bahreyn gazetesi Ahbar El Haliç’te çevirisini Radikal’in yayınladığı Abdullah El Eyyubi’nin yazısı gün ışığını çıkardı.Yazar Eyyubi, siyasal İslâmi güçlerin demokrasiyi, siyasi çeşitliliği ve özgürlükleri iktidar dışında kaldıkları dönemde savunup iktidarlara gelince vazgeçtiklerini belirti ve Gazze örneğinden yola çıkarak şu yorumu getirdi:“Hamas’ın İslamcı gündemini dayatmaya başlaması, İslâmcıların değişmeyeceğini bir kez daha gösterdi. İslâmcılar iktidara gelene dek özgürlük ve demokrasi vurgusu yapıyor, güç sahibi olduklarındaysa bu ilkeleri çöpe atıyorlar.” Hamas Gazze’de kadın avukatların başörtüsü takmasını zorunlu hale getirdi ve tatilcilerin deniz kıyafeti giymelerini yasakladı.Demokratik yarışa girdiği aşamada Hamas böyle bir gündem dayatacağını toplumdan gizlemişti.İdeolojinin tabiatından gelen bir şey bu herhalde.Türkiye’de de AKP mesela İzmirli gençlere seçimde “El ele dolaşmanıza itiraz etmeyeceğiz” vaadinde bulunmuştu. Oysa kendilerini egemen saydıkları yerlerde bu özgürlüğü çok görüyorlar.Çünkü siyasal İslâm nereden başlarsa başlasın derelerin denize gidişi gibi Taliban’a doğru akıyor!

Devamını Oku

Bu atraksiyonun hedefi AB mi?

31 Temmuz 2009

Dünyanın hiçbir yerinde yargı organına, yüksek hâkimleri ile yüksek mahkemelerine iktidar savaş açmaz.Akla zarar bir tutumdur bu çünkü.Başarılı olmak isteyen bir iktidarın, yargıyı baskı altında bunaltarak ulaşmayı düşleyebileceği hayırlı bir hedef olamaz.O nedenle AKP iktidarının yüksek yargı ile giriştiği mücadeleyi hayra yormayanlar yerden göğe kadar haklıdır.Türkiye’de yargının bağımsız olduğunu kimse iddia edemez. Yüksek yargının yaptığı, bağımsızlığına dokundurmamak değil, daha fazla geriletilmemek amacıyla günden güne umutsuzlaşan bir onur mücadelesi vermektir.Avrupa Birliği, yargının diğer devlet kurumlarından bağımsızlığını, uyumun “sıradan değil asli bir parçası” olarak görüyor.Bağımsızlığın özellikle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile teftiş sistemi yönünden sağlanması gerektiğine vurgu yapıyor.Taciz ve tahrikler...İstenen şeyin Türkçe özeti şudur:1. Adalet Bakanı’nı HSYK’nın Başkanı, Müsteşar’ı da üyesi yapan düzene son verilmeli;2. Bakanlığa bağlı teftiş sistemi HSYK’ya bağlanmalı.Avrupa Birliği bu tedbirleri içermeyen adımlara yargı reformu denilemeyeceğini söylemektedir.AKP iktidarı AB’nin bu tavsiyesine uyar mı?Uymamak için imkânlarını sonuna kadar kullanacağını HSYK toplantıları zemininde yaşanan tartışmaları izleyen herkes tahmin edebilir.Yüksek yargı mensuplarına gözdağı vermek için iktidarın başvurduğu yöntemler, muhataplarını kışkırtarak onları siyasi tartışma ortamına çekme tuzakları içermektedir.Adalet Bakanlığı’nın belirlediği tayin listesi üzerinde HSYK’nın tasarruf yetkisi olmadığı yönündeki söylemler, kurulun “Biz noter değiliz” itirazını davet etmiştir.Bu yetmemiş, kurulun bir üyesi uzaktan takibe alınıp gizli kapaklı olmayan özel bir buluşması suçmuş gibi kamuoyuna duyurulmuş, Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın, haklarında hoşlarına gitmeyen kararlar veren Sincan Ağır Ceza Mahkemesi üyesi, bakanlık güdümlü teftişe tabi tutulmuştur.Hedef AB’yi etkilemekSincan Hâkimi Osman Kaçmaz dün yasa dışı dinlendiğini öne sürerek suç duyurusunda bulundu.YARSAV Başkanı Eminağaoğlu da “Adalet Bakanlığı Telekulak Bakanlığı durumuna sokulmamalıdır” diye tepki gösterdi.İktidarın bu baskı ve gerilim politikası ile yargıya diz çöktüreceğini zannetmesi mümkün değildir.Öyleyse bile bile bu çatışmayı niçin sürdürüyor?Amaç, bu kadarlık yargı bağımsızlığının bile erkler arasında çatışma yarattığını, daha fazlasını sistemin kaldıramayacağını anlatmaya çalışmaktır.AB acaba AKP iktidarının bu atraksiyonundan etkilenip talebini erteler mi? Dileriz öyle bir şey olmaz.Doğru olanı, bağımsız yargının ileride en çok kendilerine lâzım olacağı gerçeğine iktidarı ikna etmeleridir!

Devamını Oku

İyi şeylere de hazır olmalı

30 Temmuz 2009

Yirmi beş yıl terör estiren ve terörü savunan zihniyetle hükümet hangi sorunu çözecek?İnternette dün bir VATAN okuru bunu soruyor ve açıklanan sürecin toplumu nasıl bir infiale sürüklemekte olduğunu siyasetçilerle medya mensuplarının göremediğinden şikâyet ediyordu.Baktım, daha sonraki saatlerde MHP lideri Bahçeli benzer kaygıları keskin ifadelerle ve kâbus senaryoları eşliğinde seslendiriyor.Terörle mücadele iradesi olmayan Başbakan’ın bölücü taleplerin taşeronluğunu yaparak teröre teslim olma hazırlığında olduğunu söylüyor.Hemen belirtmek zorundayız ki, değil AKP, yüzde 70 oy çoğunluğuna dayanan bir iktidar gelse bölünmeye giden bir sürecin kapısını açamaz. Açmak şöyle dursun “fikir jimnastiği için tartışalım” dahi diyemez.Tıkanan PKK’dır...Hükümet İçişleri Bakanı’nın ağzından çerçeveyi açıkladı: Sürecin başlığı “demokratik açılım” dır ve “Kürt sorunu tek devlet, tek bayrak, tek millet içinde daha çok demokrasi üretilerek çözülecektir.” Hükümetin “artık çözülmesi gerekiyor” dediği sorun için asker de farklı düşünmüyor. Demek ki arayışın arkasında devlet iradesi de duruyor.Bakmayın siz terör yardakçılarının “Uzun mücadele devleti yordu, yıprattı ve uzlaşma aramaya mecbur bıraktı” demelerine.Sabır ve dayanıklılık açısından hiçbir örgüt devletle yarışamaz. Uzlaşma aramak mecburiyetine düşen asıl PKK’dır.Dışarıda yardım alacakları ülke kalmadı. İçerde kültürel haklar genişledikçe terörün sebebi kalmıyor.Türkiye’de yükselen umutlar ve başlatılan süreç akıllı davranırlarsa asıl onları onursuz bir yok oluştan kurtaracaktır.Öcalan ve yönetici avanesi affın hayalini bile kuramaz. Varılabilecek azami hedef dağdaki “emir kulu” silâhlı adamları ülkeye ve ailelerine kazandırmaktır.Manidar bir soru...Bu arayışlara şans tanımak Türkiye’ye hiçbir şey kaybettirmez. Sürecin hangi sürprizlere gebe olduğunu anlamaya çalışmanın ne zararı olabilir?Geçen hafta Öcalan’ın avukatlarına, terör tehdidi altında ilerleyen bir sürecin başarısızlığa mahkûm olacağını, PKK silâhlarını teslim ederek terör örgütü olarak varlığına son veren bir karar alacak olursa bunun mucize yaratabileceğini söyledim.“Olmaz” diye tepki göstermediler. Cevap manidar, hatta ufuk açıcı idi:“Süreç uzun bir hazırlık gerektiriyor. Dediğiniz gerçekleşse ve bir anda sınıra 3-4 bin adam silâhlarını teslim etmek için gelse, devlet buna hazır mı? Bu insanların rehabilitasyonunu sağlayacak program ve altyapı hazır edildi mi?” Yeni şartların yarattığı şansı şüphelerle heba etmeyelim.Hep kötü sürprizlerle sarsıldık. İyi sürprizleri de hazırlıksız yakalandığımız için harcamayalım.Teslim olmak isteyen 3-4 bin silâhlı adamın yarın sınıra gelebileceği ihtimaline bile hazır olalım.İklim değişti, biz de değişelim.

Devamını Oku

Yol açık yürüyün!

29 Temmuz 2009

Hükümet Kürt sorununun çözümü yolunda çok elverişli bir iklimin doğduğunu tespit etmiştir.Bu tespit büyük ölçüde doğrudur.Çünkü iç ve dış şartlar Türkiye’nin elini güçlendiren değişimlere uğramıştır. Bölücü terör örgütünün dışarıdaki hareket alanı her gün daralıyor.İçerde ise sürekli genişleyen kültürel haklar PKK’nın şiddete dayalı varlığını sürekli aşındırıyor.Ankara’da yükselen umudun asıl sebebi bizce, bu gerçeklerin şiddeti siyaset olarak kullananlar tarafından da görüldüğü, görüleceği tahminine dayanıyor.Örgütün başı Abdullah Öcalan’ın ağustos ortasında bir yol haritası açıklayacağını söylemesi de bu değerlendirmeyi doğruluyor.Hükümetin ön almak için acele etmesine hak vermek lâzım. Öcalan’ın öncelik alması, çözüm çabalarının önüne aşılmaz engeller örecektir.İçişleri Bakanı Beşir Atalay dün hükümetin “Kürt açılımı” konusundaki hazırlıklarının ipuçlarını verdi. Şu tespiti doğrudur:Tek millet tek devlet“Konunun Türkiye’nin geleceği açısından ne kadar hayati olduğunu biliyoruz. Ülkemize her açıdan kaybettiren ve milletçe çok ağır bedeller ödememize neden olan bu konunun artık çözülmesi gerekiyor...” Bakan, demokratikleşme temeline dayalı çözümler üstünde çalıştıklarını, zaten çalışmaların “demokratik açılım” başlığı altında yürüdüğünü, toplumsal katılımın kendilerini güçlendireceğini söylemiştir.Hükümet aradığı desteği toplumdan fazlasıyla almakta olduğunu görmelidir. Terörü sonlandıracak bir anlaşma eğer Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne zarar vermeden çözülecekse buna kim karşı çıkabilir?Bakan Atalay, açılımın temelinin Başbakan’ın 2005’teki Diyarbakır konuşması olduğunu söyledi dün. Bu söz, taviz politikaları izleneceğinden korkanlara güven verebilir.Başbakan Erdoğan o gün Diyarbakır’da “Kürt sorunu, tek devlet, tek bayrak, tek millet içinde, daha çok demokrasi üretilerek çözülecektir” demişti.Hükümet yeni bir demokratikleşme paketi düzenleyip açıklayacaktır. Bakan dünya tecrübelerini incelediklerini belirttikten sonra “örnek olacak bir Türkiye modeli” oluşturacaklarını söylemiştir.“Silâhlara veda” şartıEtnik temelli özerk yapıların hangi facialar doğurduğuna dair örnekler de ibret için mutlaka o çalışmaya girmelidir. Yugoslavya’nın kan ve nefret selinde nasıl paramparça olduğu, Irak’taki Kürt bölgesel yönetiminin işgalci Amerika’ya tapınıp Bağdat’a ihanet ettiği filan...Onlar da böylesi felâketlere davetiye çıkarmak için seçmemişlerdi modellerini.O bakımdan terör ortamını besleyen sebeplerin giderilmesine yönelik tedbirler aranırken cesur ve cömert davranılmalı ama af gibi özendirici açılımlar, mutlaka “silâhlara veda” şartına dayandırılmalıdır.Terör örgütünü muhatap almadan barışa yürümeye mecbur olduğumuz için zorluk yaşanacaktır. DTP içinde başlayan özeleştiri dönemi bu boşluğu doldurursa iyi olur.Hükümet hem arttığını düşündüğü çözüm şansını heba etmek istemiyor hem de çözüm sürecinde doğabilecek siyasal maliyetlerin ağırlığından korkuyor.Telâş ve endişe görüntüsü verilmemelidir.Çünkü zaaf görüntüsü ile sağlam ve iyi bir barışa varılamaz.Kürt sorunu Türkiye’nin kanatlanmasını önleyen kök sorundur.Çözmek için doğan şansı sonuna kadar değerlendirmek hepimizin borcudur.

Devamını Oku

Kriz bitti mi?

28 Temmuz 2009

Ergenekon savcılarından kaynaklanan kriz nihayet aşıldı.Peki bulunan çözüm, yargı bağımsızlığını siyasi iktidara kabul ettiren bir ilerlemenin haberini mi veriyor?Bunu söyleyemeyiz.Şimdiye kadar Ergenekon savcıları, iktidardan aldıkları güçle adeta yüksek yargıya karşı bağımsızlıklarını ilân etmişlerdi.Usul ihlâllerine ve adil yargılanma ilkesini zedeleyen tutumlara karşı yapılan şikâyetlerin çoğu Bakanlıkça işleme konulmuyor, savcılar da hiçbir eleştiriden etkilenmiyordu.“Seçilmiş üyelerle Adalet Bakanı ve Müsteşar arasında yaşanan kriz, Ergenekon soruşturmasında denetimi artıracak önlemlerle bitti.” Değerlendirme budur ama iyimserlik yasal bir güvenceye dayanmıyor. Ortada ancak “centilmen anlaşması” denilebilecek zorlama bir uzlaşma vardır.Ümit uyandıran somut ilerleme, Ergenekon savcılarının yapacakları her tür işlemde İstanbul Başsavcısı Aykut Cengiz Engin ile iki Başsavcı Vekili’nin gözetim ve denetim yetkisi kullanacak olmalarıdır.Aslında Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar hakkında yapılan şikâyet ve suç duyurularının Teftiş Kurulu’na sevkedilmesi doğrultusundaki HSYK kararı da önemsiz sayılamaz.Çünkü karar, şikâyet başvurularını Bakanlığın işleme koyup koymamak konusundaki yasal yetkisini ortadan kaldırmıyor ama davaya iktidarın siyasi bir nitelik kazandıran hatalı tutumunu kayda geçiriyor.Bu tespit, iktidarı hiç değilse bundan sonrası için davayı etkileme çabalarından biraz uzaklaştırır mı?Savcıların iktidarı memnun eden ama şikâyetlere sebep olan tutumlarından uzaklaşmasına yararı olur mu?Bu iki soruya gönül rahatlığı ile “evet” diyemiyoruz.Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, savcıların denetimini üstlerine daha sıkı bağlamış ve şikâyetlerin takipsiz bırakılmamasını oy çokluğu ile kabul etmiştir ama kurulun iktidar kanadı, yani Adalet Bakanı ve Müsteşar, iki konuda da karşı oy kullanmışlardır.Bu tutum, krizi bitiren uzlaşmaya iktidarın uymayacağı endişesini akla getiriyor. Yani kriz sadece ertelenmiştir.Yanılmış olmayı dilerim!****Yaman vali!Eski Tunceli Valisi Mustafa Yaman’ın 29 Mart seçimleri arifesindeki yamanlıklarını hatırlarsınız...Halka beyaz eşya ve mobilya dağıtan organizasyonun kumandanlığını yapmıştı.Bunun üzerine Yüksek Seçim Kurulu, Vali Yaman’ın “seçimin düzenine ve dürüstlüğüne ilişkin YSK kararlarını uygulamakta duyarsızlık gösterdiğine” hükmetmiş, Yargıtay C. Başsavcılığı da soruşturma başlatmıştı.Yargıtay Başsavcılığı’nın gönderdiği iddianameyi 8. Ceza Dairesi kabul ederek duruşma gününü belirledi.Yasa, kamuya ait memur ve hizmetlilerle araç, gereç ve imkânların bir partinin veya adayın emrinde çalıştırılmalarını ve kullandırılmalarını yasaklıyor.Vali Yaman kendini savunurken hukukçu olduğunu öne sürmüş ve “Fakir fukaraya yardım ettiğim için ceza alacaksam varsın olsun. Yardım çalışmaları 6 ay öncesine dayanıyor” demişti.Birincisi bu iş “yardım değil oy avcılığı” idi. Çünkü 6 ay öncesine dayanan beyaz eşya dağıtımı, seçimin 6 gün sonrasına bile uzanmıyordu. Yani hedef 29 Mart’tı.İkincisi kanundaki yasak, değil bir hukukçu, ilkokul bitirmiş bir kişinin dahi anlayacağı açıklıkta tarif edilmişti.İnşallah bu dava, Yaman’ın yolundan yükselmeye heveslenen idareciler üstünde ibret etkisi yapar.Şimdi mesele, AKP’nin valiyi dokunulmaz yapmak için milletvekili seçtireceği ilk seçime kadar yargılamayı bitirmektir!

Devamını Oku

Ağustos bekleyişi

27 Temmuz 2009

Dolmuşa binmek ve dolduruşa gelmek bizim yaşam biçimimize damgasını vuran olgulardır.Teröristbaşı Öcalan’ın 15 Ağustos’ta Kürt sorununun çözümü için bir yol haritası açıklayacağı beklentisi yaratıldı.Temelsiz gökdelenlerin harabesi gibidir bizim siyasal geçmişimiz. Çabuk hayale kapılır çok sık yıkılırız. Beklentilerin kendine özgü şartlar ve iyi düşünülmüş projeler talep ettiğini unuturuz.PKK’nın ömür boyu hapse mahkûm lideri tarafından avukatlarına fısıldanan “yol haritası” öylesine yankı yarattı ki hükümet bile alârma geçti heyecandan.İktidar, Öcalan muhatap alınmış görüntüsü uyanmasın diye kendi çözüm yaklaşımlarını içeren bir projeyi ondan daha önce açıklamanın gayretine girdi.Irak’ta ve bölgede siyasi şartlar PKK terör örgütü için kâbus yaratacak değişimler geçiriyor. Kültürel gelişmeye dönük açılımlar, ırkçı kan dökücülerin tabanında erime yaratıyor.Geçen gün Radikal’e konuşan ünlü romancı Yaşar Kemal “Kürtler ayrılık istemiyor. Türk’le Kürt’ü kimse ayıramaz” diyordu. Doğrudur. Gençleri dağa çıkaran bahaneler tükenmiştir. Zaman PKK’nın problemi ama iktidar nedense daha telâşlı.Bu tespiti, çözüme yönelik açılımlardan iktidar vazgeçsin, hak taleplerini dinlemesin diye yapmıyorum.Uyarım sadece dönüşü olmayan bir yanlışa düşülmemesi içindir.Arkadaşımız Ruşen Çakır, iyi haber alan bir uzmandır. Dün hükümet kaynaklı açılımlarda kültürel ve siyasi haklarla sosyal projeler yanında PKK’nın silâh bırakmasına zemin hazırlayacak düzenlemeler de bulunacağını yazdı.İşte korktuğum budur: PKK’nın silâh bırakması asla pazarlık konusu yapılmamalıdır. Çünkü böyle bir yaklaşım terörü meşrulaştırır ve terör örgütüne de direniş örgütü kimliği kazandırır.Böyle bir yanlış, ülkenin bütünlüğü için kanlarını, canlarını vermiş binlerce şehidin hatırasına ihanet etmektir.Açılım adına kime ne hak verilecekse muhatapları Türk vatandaşı oldukları için verilecektir, Kürt oldukları için değil.Dağlarda süren sorun için de PKK değil, silâhlandırdığı insanlar muhatap alınmalıdır. Hükümetin DTP’den yararlanma şartı bile bu partinin terör şantajını meşru saymaktan açıkça uzaklaşması olmalıdır.Yoksa... Yoksa Kürt sorununu çözelim derken Türk sorunu yaratırız. Sakin olalım!*****AĞZINA SAĞLIK...Başbakan Yardımcısı Arınç’ın Balıkesir Gazeteciler Cemiyeti’nin ödül töreninde yaptığı konuşmaya bayıldım.Teşhislerindeki isabete bakın lütfen: “Kompleksli, baskıcı, otoriter, anti demokratik liderler, özgürlüklerden nasibi olmamış toplum mühendisleri, devleti soyan, yetim hakkı yiyen, haktan ve halktan bihaber siyasetçiler çareyi yasaklarda aramışlardır. Sansürler yapılmış, tehditler savrulmuş, gazeteciler susturulmak istenmiştir.” Ve bakın yürekten “amin” dediğimiz şu dileklere: “Flaşlarınız karanlığı aydınlatsın, sorularınız ve yorumlarınız daha müreffeh, daha demokrat, daha kardeşçe, kimsenin bir başkasını tehdit olarak görmediği, bir ve beraber yaşadığı yarınlarımız için umut olsun.” Arınç bu muhteşem tahlili gazetecilere yaparak onlara dert ortağı olmuş, elbette demokrasi adına eşsiz bir görev gerçekleştirmiştir.Ama ondan daha fazlasını istiyoruz. Çünkü buna ihtiyaç var.Bu tespit ve dilekleri partinin meclis grup toplantısında dile getirmeli ve çare olmaya çalışmalıdır.Çünkü dikta tehlikesini önleyecek uyanışın asıl adresi AKP’nin meclis grubudur!

Devamını Oku

Son bir şans...

25 Temmuz 2009

Pirus zaferi, kazananın kaybeden kadar, hatta ondan bile daha çok zarar gördüğü çatışmaları tanımlayan bir deyimdir.Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu içinde siyasi iktidar ve yargı kanatları haftalardan beri çatışıyor. Bu çatışma, uçurulan kasıtlı ve kışkırtıcı haberlerle medyaya yansıdıkça toplumda tedirginlik yaratıyor.Artık okuyucu internet ortamında gazeteleri ile sürekli iletişim içinde. Gelen yankılar gerek iktidarın, gerekse yargı kanadının, ortaya çıkan krizi yönetemedikleri inancının yaygın olduğunu gösteriyor.Yürütme ve yargı erkinin taraf oldukları bir çatışmanın galibi olmaz. Her durumda devlet güven ve itibar kaybedecektir. O zaman sormak lâzım:Devlet gelenekleri ve terbiyesi içinde kapalı bir kurulda tartışılarak sonuçlandırılacak meseleler neden tıklım tıklım dolu bir arenadaki gladyatörlerin döğüşüne benzer biçimde halledilmeye çalışıyor?İyi bir onarım lâzımAKP’nin, iktidarını sınırlayan bağımsız kurum ve kurullardan hoşlanmadığını yedi yılda anlamayan kalmadı. Ama iktidar AB hedefine inandığına göre hukukun üstünlüğünü inkâr anlamına gelecek bir başarıya tamah edemez.Ama bu konuda hatalar yapılmıştır. İktidar sözcüleri HSYK’nu, hükümetten gönderilen tayin kararnamesini virgülüne dokunmadan onaylamakla yükümlü bir uydu kuruluş işleyişinde görmek istemiştir.Oysa hayatın öğrettiği şudur: Politika yargıya asla girmemeli, onu etkilemeye asla kalkışmamalıdır.Kurul yarın toplandığında uzlaşma sağlamaktan daha fazlasını yapmaya mecbur olduğunu bilmelidir.Anlaşılıyor ki HSYK’nun yüksek yargıdan gelen üyeleri, Ergenekon davasının siyasallaşmasına sebebiyet veren savcıların görevden alınması için ısrarlı olmayacaklardır.Bu durum uzlaşmayı kolaylaştırabilir.Fakat yedi kişilik kuruldaki 5 yargı temsilcisinin soruşturma ve savcılar konusunda gündeme getirdikleri sorunları da hükümet kanadı objektif bir tarafsızlıkla değerlendirmeyi kabul etmelidir.Şikâyetler sürmemeliErgenekon savcıları ve hakimler hakkında yüzü aşkın şikâyet bulunduğu biliniyor.Aynı şekilde yasadışı dinlemeler ve yasadışı delillerle insanların tutuklandığını;Bazı tutuklamaların, çoğu vatan hainliğinden hüküm giymiş katillerin gizli tanık ifadelerine dayandığını;Tutuklamaya itirazları karara bağlamak aşamasına gelindiğinde görevli hakimin baskı altında tutulduğunu;Bilgi ve belgelerin savcılar tarafından medyaya servis edildiğini duymayan kalmamıştır.Davanın ortasında savcıların değiştirilmesinden sakınılmasını ilk biz söyledik. Ama şu gerçeği de teslim etmek lâzım.HSYK, yargının bağımsızlığı ile beraber adaletini güvence altına almak için vardır. Bu şikâyetler, uzlaşma adına yok sayılamaz.Uzlaşma hiç değilse, şikâyetlerin dikkate alındığı ve kendilerine çeki düzen vermek için sorumlularına “son bir şans” tanındığı hakkında uyarı içermelidir.Tabii amaç intikam değil adaletse ve hukukun üstünlüğünü egemen kılmaksa...

Devamını Oku

3 Ağustos için hayırlı sabahlar

24 Temmuz 2009

Eski iktidarlar başarısızlıklarının kabahatini koalisyonların dayattığı uzlaşma mecburiyetine yüklerlerdi.AKP iki dönemdir ezici çoğunluklara dayanan hükümetlerle yönetiyor ülkeyi.Yani akla, adalete ve ülke çıkarına en uygun çözümleri, kural ve gelenekleri üretmek ve uygulamak konusunda bahanesi yoktur.Mesela Köksal Toptan’ın Meclis Başkanlığı partiler arası bir uzlaşmanın sonucu idi. Ve bu AKP’nin yaptığı doğru işlerden biriydi. Toptan da tarafsızlığı ile makamın hakkını vermişti.Daha önemlisi, Deniz Baykal’ın belirttiği gibi “Anayasa’nın temel ilkelerine olan inancı konusunda şüphe uyandırmayan” kişiliği ile muhalif partilerin de güvenini kazanmış biriydi.Yani fırtınalı geçeceği bugünden belli olan yeni dönem için doğru seçim yine Köksal Toptan’dır. Onun ismi üstünde öteki partilerin de kolayca birleşecekleri görülmektedir.Makamın tarafsızlığı önemli olduğu için sistem, parti gruplarına Meclis Başkanlığı için aday gösterme hakkı vermiyor.Buna rağmen Başbakan Erdoğan dün AKP milletvekillerinin eğilimlerini saptamak bahanesiyle onlardan üçer isim istedi.3 Ağustos’ta adayı açıklayacak, ertesi gün de Meclis Başkanı seçimi yapılacak.Toptan’ın yanında Mehmet Ali Şahin, Burhan Kuzu ve Salih Kapusuz’un da göreve talip oldukları biliniyor.Milletvekillerinin tercihleri şeffaf olmadığı için Başbakan kimi aday göstermek istiyorsa “Eğilim yoklamasından bu çıktı” diyebilir. Aslında ona bile ihtiyacı bile yok.Çünkü partide Erdoğan’ın adaletini yargılayacak bir irade bulunmuyor. Ünlü İrlandalı yazar ve şair Oscar Wilde’ın geri kalmış demokrasileri alaya alan sözleri, Erdoğan’ın yönetim anlayışına tam oturuyor:“Herkes fikrini söyler, kararı ben veririm. Burada demokrasi var!” Tablo, AKP’nin Meclis Başkanı’nı değiştireceği işaretini veriyor olsa da kesin bir şey söylenemez.Tayyip Erdoğan 3 Ağustos sabahına ne tür bir ruh hali içinde uyanacak?Bu önemli. “Köksal Toptan” da diyebilir.Allah hayırlı sabahlar nasip etsin!Çünkü Köksal Toptan dışında birini Meclis Başkanlığı’na getirecek olursa siyasetin çok çatışmalı bir döneme gireceğinden, Başbakan’ın daha da sertleşeceğinden emin olabiliriz.Yanıldığını görmek hiçbir yazarı memnun etmez ama ben bunun için sık sık dua ediyorum.AKP iktidarı bize istisnai bir durum yaşatıyor! *** Bu kararı sevin!İktidar, mayına basmanın yarattığı öfke ile köpürmüş halde...AKP Mardin Milletvekilleri M. Halit Demir ve G. Bekin Şahkulubey, Suriye sınırı boyunca uzanan mayınlı arazinin temizlenmesinde zaman kaybetmenin doğuracağı zararlara isabetle işaret eden çıkışlar yaptılar dün.Gerçekten de “mayınlar toprak altında kaldıkça bölge halkı zulüm ve eziyet görmeye devam edecektir.” Ama “one minute”... Anayasa Mahkemesi’nin verdiği durdurma kararı, mayınların temizlenmesi ve toprakların işlenebilir hale gelmesini önlemiyor ve geciktirmiyor ki...Mahkemenin dediği sadece “Bu büyük arazi mayınları temizleyen şirkete 49 yıl boyunca tahsis edilmesin.”Çünkü öyle bir durum yalnız ekonomik değil güvenlik sorunları da yaratır.Ayrıca da temizlik işlemi bitene kadar devlet bu araziyi daha yararlı biçimde değerlendirme imkânları geliştirebilir.Arazinin bir kısmını topraksız köylülere vermesi tercih edilebilir.Güneydoğu’daki feodal beylerin egemenliğine son verip halkı vatandaş haline getirmenin tek çaresi değil ama ilk çaresi toprak reformu olabilir!

Devamını Oku