Öcalan için avukatlarını İmralı’ya götürmeye tahsis edilen tekne “Çabalama kaptan ben gidemem” diyor.Çünkü vereceği yol haritasının özeti açığa çıkmıştır. Arıza mazeretini kullanan irade, o taleplerin ayrıntılı tekrarı halinde olacakları tahmin ettiği için sürece zaman kazandırmak istemiştir.Öcalan hatırlanacağı üzere Türkiye’deki Kürtlerin ayrı bir ulus olması, kendi ordusuna, eğitim, diyanet hatta spor teşkilâtına, belediyeleri yanında meclisine sahip olması gerektiğini açıklamıştır.İktidar öyle bir baskı kurmuş durumda ki, kimse Öcalan’ı dolaylı bile olsa bu açılımın tarafı olarak görmemek gerektiğini söyleyemiyor.Çünkü iktidar çevreleri, Öcalan’ın çözüme ulaşmaktaki gücünün ihmal edilemez seviyede olduğu ön kabulüne dayalı bir siyasetin başarı getireceğine inanmıştır yakın zamana kadar.Abdullah Öcalan’ı ve yaşadığı ruh halini en iyi tahlil edecek durumdaki kişi herhalde kardeşi Osman Öcalan olmalı. Milliyet’e verdiği demeçte Osman Öcalan, ağabeyinin kendi kurtuluşuna giden yolu açmak hayali içinde süreçle oynayacağını ortaya koyuyor:“Olumlu gelişmelerden dolayı sürece karşı duramıyor. Kendi durumu netliğe kavuşmadığı için de endişeli.. Bana göre örtülü bir karşıtlık yapacaktır. Sürece sözde katılım gösterirken özünde ise karşı duracaktır.” Yani süreci sabote edecektir.Şu iki görüşüne dikkat:1. “Öcalan’ın özgürlüğü sağlanmadığı müddetçe PKK silahsızlanmayı kabullenmez.” 2. “Savunma gücünden kastedilen, silâhların korunmasıdır. Bu da sürece ‘hayır’ demektir.” Oysa Osman Öcalan da kabul ediyor ki “çözümün birinci önceliği silâhların terk edilmesidir.” Ama belli ki bu “genel af” çıkmadan olmayacaktır.İktidarı eğer, Kürt açılımının sağlayacağı desteğin Öcalan’ı bile terbiye edeceği hayali harekete geçirdiyse, onun motoru da arıza yapıp yolda kalmıştır!Kendi soyuna boyun eğdirmek için bebeklerini katledebilen bir terör örgütü müzakerenin tarafı olamaz, olsa olsa tasfiye amacının hedefi olur.Bunu biz unutsak da olaylar hatırlatacaktır!Açılım Kürt kökenli vatandaşları bölücü örgütün rehininden kurtaracak ekonomik ve kültürel hakları sağlamaktır.Meclisteki partiler bu görevi yerine getirmek için yıkılmış köprüleri bir an önce onarmalılar.Bölünmüş bir meclisle bölücü teröre çare üretilemez!AİLENİN NAMUS BORCU!Başı kesilerek öldürüldükten sonra cesedi çöp konteynırına atılan Münevver Karabulut için toplum vicdanı dün yine ayaktaydı.O uğursuz çöplükte toplanan insanlara talihsiz kızın elem içindeki babası, adaletin en kısa zamanda tecelli edeceğine inandığını söyledi.Çünkü devlet bu konuda aileye “namus sözü” vermiş!Bu söz işler mi bilmiyoruz ama münevverin azap çeken ruhu halkın bu meseleye sahip çıkan inatçı duyarlılığı ile teselli bulabilir.İntikam duygusu kutsaldır. Devletin varlık sebebi, mağdurların öç alma duygusunu üstlenerek intikamı kendi elleriyle almanın sonuçlarından onları korumaktır.Devletimiz 170 gün geçtiği halde Karabulut ailesine ve o ailenin tecrübesinde kendi korkularını yaşayan milyonlarca anne babaya karşı görevini yerine getirememiştir.Vali Muammer Güler dün, katil zanlısı Cem Garipoğlu’nu ailesinin sakladığına dair şüpheler bulunduğunu söyledi.Garipoğlu ailesinin büyüklerini de, aileyi böyle bir töhmetten kurtarmanın kararını verip uygulamak görevi bekliyor.Bu da ailenin namus borcu!
Muhalefetten ve onun yaptıklarından şikâyet edenler demokrasi savunucusu olamaz.Çünkü iktidar her rejimde ama muhalefet sadece demokraside mevcuttur. Saygı gören muhalefet demokrasilerin gücünü yaratan ayrıcalıktır.Türkiye’de artık özgürce düşünmek, düşündüğünü açıkça söylemek insanların sağlığına, varlıklı ise varlığına zarar veriyor.Rahat yaşamak, devletin vergi ve adli takibinden ve onların yıkıcı sonuçlarından uzak kalmak isteyenler, iktidarın her paketini içini açmadan, ne çıkacağını sormadan üç kere öpüp başlarına koyuyorlar.Devlet gücünü hoşuna gitmeyen kişi ve kurumlar üstünde sopa gibi kullanan iktidar, çoğundan duymak istediği şeyleri işitmiştir.Bu durum, çözüm niyetine güçlü bir altyapı kazandırma imkânını daraltmıştır. Daha fenası sanki toplum ülkenin birliğini, devletin toprak bütünlüğünü savunmaktan vazgeçecek kadar terörden bezmiş gibi bir hava yaratılmıştır.Barış herkese lâzım ama..“Kürtleri bir ulus olarak tanıyacaksınız; güvenliklerini sağlamasını, eğitimini, dini örgütlenmesini, sporunu, meclisini ve belediyelerini kendisinin yapmasını kabul edeceksiniz” diyen Öcalan ve “Türkiye Kürtlerden özür dilemeli” diyen Kandil’deki halefi, küstahça cesaretlerini bu zaaf görüntüsünden almıştır.Demokrasinin serbestçe işlemesine izin verilmiş olsaydı muhalefetin itirazları, iktidarın avantajı ve pazarlık kozu olur, Öcalan da, Karayılan da bu kadar yüksekten atmaya cesaret edemezlerdi.İktidar, oluşan yeni şartlar içinde terör örgütünün ehven bir barışa devletten daha fazla muhtaç olduğu gerçeğini hesap etmediği için hata işliyor.Avukatları dün İmralı’ya giderek Öcalan’ın yol haritasını alacaklardı. Motorun yolda arıza yaptığı ve avukatların geri döndüğü haber verildi.Arıza gerçekse hayırlı bir rastlantıdır, bir hafta önce uçuk hedefler koyan Öcalan’a yere basmasına fırsat tanıyacak bir zaman kazandırma tertibi ise, düşünen aklı ile bin yaşasın!Muhalefet pazarlık kozuÖcalan çözümün anahtarı olabilir ama bir hükümlü olarak onun sürece dahil olmasının tek yolu pişmanlık göstermesi ve gücünü terör tehdidini ortadan kaldıracak yönde kullanmasıdır.Aksi halde İmralı’da oturup devleti ve milleti tehdit eden nadim olmamış bir terörist kimliğini sürdürecektir.Öcalan’a itibar kazandırmaya yönelik zorlamalar ve tertipler sürecin zorlukları artırır. Sahne yeniden tertip edilmelidir.Bir tarafta iktidar, öteki tarafta Öcalan varmış gibi bir görüntü mevcut. Öyle olmamalı.Kendisi burada taraf değildir, taraf muamelesi yapılmamalıdır.Kararı demokratik hukuk devletinin kurumları verecek. O merci de Millet Meclisi.İktidar ile muhalefetin aynı şeyi düşünmeleri şart değildir.Şimdi konuşmayanlar, ülkenin birliğini ve toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürmeyen bir çözüm ufukta belirdiği an uzlaşacaklardır.Şu aşamada muhalefetin itirazlarını iktidar, pazarlık kozu olarak kullanmalıdır!
Kürt açılımı, önüne serilen kırmızı halıda ilerlemeyi reddedip doğal zeminine yöneliyor galiba.Çözümlerin asla terör örgütü veya uzantıları ile konuşulmaması gerekiyordu.Çünkü terör örgütünü muhatap konumuna getirecek bir süreç barış değil olsa olsa kırgınlık, kızgınlık ve çatışma getirirdi.Bu bakımdan Öcalan’ın İmralı’dan gönderdiği işaret fişeği hayırlı olmuştur.Öcalan Kürtlerin bir ulus olarak varlığını tanıyacak, güvenliğini kendi sağlayacak, eğitimini, dini örgütlenmelerini, sporunu, meclisini ve belediyelerini kendisi yapacak haklar içeren bir açılıma “evet” diyeceğini duyurmuştur.Uçmaya kalkışınca...“Barzani’ninki gibi bir federasyon deseler bunu kabul etmem” demiştir ama meydan savaşı kazanmış bir komutan edası içinde dayattığı şartlar, federasyonun çok ilerisine geçmiştir.Teröristbaşı bu tedbirsizliğe düşmese, ilerde bölünmeyi tetikleyecek bazı tavizlerin sözünü alabilirdi. Çünkü şu anda yaratılan hayalci ortam buna elverişlidir.Öcalan kurnaz değilse bile kendi çizgisinde tutarlı olduğunu, üstüne oynayanlara göstererek onları şaşırtmıştır.Şimdi düşünülen açılımları sadece meclis kendine iş edinecek, umarız Öcalan fazla uçtuğunu fark ederek yere basan öneriler getirecek ve tabii kazanılan zaman içinde imkânlar kadar “olmazlar” da daha iyi ortaya çıkacaktır.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un Harp Akademileri’ndeki konuşmasında atıfta bulunduğu “Devlet ve Kürtler” kitabının yazarı Prof. Metin Heper (Bilkent Üniversitesi) dün tartışmaya katılarak değerli uyarılarda bulundu:“İdeolojileştirilmeye veya dinileştirilmeye çalışılan demokrasiler gibi etnikleştirilmeye çalışılan demokrasiler de idame ettirilemezler.. İdeolojik, dini ve etnik boyutlarda ciddi olarak parçalanmış ülkelerde demokrasinin yaşama şansı yoktur.” Birden çok millet...Etnikleşmiş bir demokrasinin kısa ömrü, şemsiyesi altında yaşayanlara ne getirir?Onun cevabı da şu:“Ana dilde eğitim gibi grup hakları ve federasyon gibi siyasi haklar, ikincil kimliklerin birincil kimliğe dönüşmesine, bir milletin içinden birden çok milletin ortaya çıkmasına yol açar. Yani açılımlar milli birliği ve toprak bütünlüğünü tehlikeye atmamalı.” İktidarın henüz ortaya koyduğu bir proje yoktur. Ama akıl “kırmızı çizgiler”in nereden geçtiğini kolayca buluyor.Şu andaki en önemli sorun hâlâ iktidarla muhalefet partileri arasındaki yıkılmış köprülerdir.Köprüleri onarma sorumluluğu öncelikle iktidara düşüyor.Hükümet planının Öcalan’ın yol haritasından sonraya kalması ilâve sorun yaratacaktır.Başbakan ne yapmayı düşündüklerini CHP ve MHP liderlerine her şeye rağmen anlatmayı denemelidir.Ama yok, “Bu iş olmayacak bir duadır. Ona rağmen amin diyorum, çünkü seçimde işime yarayacak” diyorsa o başka!..
Öcalan’ın beklenen yol haritası ile ilgili “ilk sinyaller”i görünce ne düşündünüz?Ben kendi hesabıma birkaç satırını okuyunca “Bunlar doğru mu?” diye şüpheye düştüm.Ama haber PKK yanlısı Fırat Haber Ajansı tarafından verilmişti, ayrıca Öcalan’ın avukatları tarafından doğrulanmıştı.Öcalan’ın “Bana Barzani’ninki gibi bir federasyon deseler bunu kabul etmem” dediği bildiriliyor ama hemen beraberinde federasyona rahmet okutacak hayaller seslendiriyor:“Kürtler demokratik bir ulus olarak varlık kazanacak. Kendi sporunu, eğitimini, dini örgütenmelerini, meclisini, belediyelerini kendisi yapacak. Hatta kendi öz savunması bile olacak. Kendi ihtilâflarını çözecek bir savunma gücü olacak.” Abdullah Öcalan’ın barış yapıcı gücünü haftalardır parlatan kalemler bakalım bu kötü başlangıcı halka iyi göstermek için ne marifet sergileyecek?Kendisine sormak lâzım; böyle bir plan gerçekleşecek olsa Kürt vatandaşlarla ve yaşadıkları bölge ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ne bağı kalacaktır?Öcalan gerçekten Fırat Haber Ajansı’nın yansıttığı kadar hayalci, kibirli ve dayatmacı mı; dileriz yazanlar yanılmışlardır. Çünkü İmralı mahkûmu ikinci adımda, barış sürecinin önü açılsın isteniyorsa “kendi koşullarının düzeltilmesi” ni dayatıyor.Halbuki ne kadar ön safta görünürse sürecin kamuoyu desteğinden o kadar mahrum kalacağını bilmemesi mümkün olabilir mi?Meselâ mesajında Türkiye’yi kendi kararlarıyla hareket eden bağımsız bir ülke gibi görmediğini belli ediyor. Ona göre barış süreci Ankara’nın değil Amerika’nın tercihidir. Diyor ki...“ABD Orta Doğu’da yeni tarz politika yürütecek. Bu süreçte PKK’nın da olmasını istemiyor. Ancak bunu zorla, silâhla bitiremeyeceğini anlamış durumda. PKK’yı silâhsızlandırmak istiyor ama bizimle de uzlaşmak zorunda..” Kapıyı aşırı isteklerle açması belki de Türkiye şöyle dursun Amerika’ya karşı da zafer kazandığı yanılgısından kaynaklanıyor olmalıdır.Türkiye’nin kendi iradesiyle hareket edemeyeceği önyargısından yola çıkarak Türkiye üstünden Amerika ile pazarlığı başlatıyor!Öcalan kendi gücünü ve durumunu da Türkiye’yi de hatalı tanımlamıştır. Umuyoruz ki dolaşıma sürülen bu haber kamuoyunun nabzını ölçmek için başvurulmuş bir yoklamadır.Beklentiler makul çizgilere çekilerek barış ümitlerinin yaşamasına imkân verilmelidir.Terörle yaşamanın azabından ülkeyi kurtaracak şansı hayatta tutmak herkesin amacı olmalıdır.*****ENKAZIN ALTI, ÜSTÜ...Marmara depreminin yıldönümünde kayıplarımızı hatırladık.Aslında beklenen yeni depreme hazırlanmak için kamçı olması lâzım ama olmuyor işte. Kurbanlara Fatiha okuyoruz, gelecek 17 Ağustos’a kadar uykuya dalıyoruz.Bir bilim adamı (Prof. Hüseyin Kaptan) “Birçok kişi oturduğu binanın durumunu bilse gece uyuyamaz” dedi. Yanılıyor; biz gündüz bile uyuyabiliyoruz! Hem de her alanda...Başka bir bilim adamı (Prof. Semih Tezcan) ise İstanbul’daki 1 milyon binadan sadece yüzde 1’inin güçlendirildiğini açıkladı.Uygarlık doğal afetlere direnme gücüyle ölçülür. Eğer beklenen büyük deprem bizi bugünkü kafa ile yakalayacak olursa ağır bedel ödeyeceğimiz kesindir.Görünmeyen şeylere yapılan yatırımlar yaşam kalitesini yükseltiyor. Bunu ihmal eden iktidarlar ise bizde hâlâ ceza görmüyor.Deprem yıkımlarının “ilâhi takdir” olduğunu söyleyen hükümetler ve onlara inanan seçmenler var oldukça kaderimiz değişmeyecektir.Bir kısmımız enkaz altında, bir kısmımız üstünde olacağız!
Bölücü terörün Türkiye’ye neler kaybettirdiğini bilen herkes bu kanamaya çare bulmak ister.Başbakan’ın elinde tuttuğu iktidar gücünü bu amaç için değerlendirmek istemesini anlamak kolaydır.Ama benimsediği siyaset yöntemleri nedeniyle onun kaş yaparken göz çıkaracak açıklar verdiğini siz de düşünmüyor musunuz?Türkiye’yi prangasından kurtarmak gerektiğini sık sık tekrarlayan Başbakan sık sık şunu tekrarlıyor:“Şimdi bu meseleyi kökten çözmenin tam zamanı. Bunun için halkımızda istek ve talep var. Bedeli ne olursa olsun adımlarımızı attık, atıyoruz ve atacağız. Bedeli ne olursa olsun verdiğimiz sözü gerçekleştireceğiz.” Çözümü tek başına TBMM’de oluşacak iradenin getireceğini söylemek mümkün değildir. İtiraf edilmesi güç olsa da bir “karşı taraf” vardır.Yanlış anlaşılabilirZaten iktidarın bir çözüm planı açıklayabilmek için Öcalan’ın yol haritasını bekliyor olması bu gerçeği açığa vuruyor.“Bedeli ne olursa olsun” diyen Başbakan’ın kendini bu kadar “net ve açık” bağlaması, acaba akıllı bir pazarlık stratejisi midir? Öncelikle bunu kendisinin düşünmesi gerekiyor.Çünkü bu kadar açık bir çözüm taahhüdü karşı tarafta teslimiyet beklentisi yaratır.Karşı tarafın adresi bile tam belli değil.Çünkü demokratik temsil diye DTP’nin kapısını çalıyorsunuz, size hiç duraksamadan, çekinmeden “Patron Öcalan” diyorlar.Abdullah Öcalan’ı pazarlıkta fiili taraf konumuna getirme oyunudur bu; tuzağa düşmemek lâzım!Bu konuda muhalefet partileri de sorumluluk üstlenmek zorundadır. Terörü en azından durdurmak için elverişli şartlar oluşmuştur. Marifet bu fırsatı “çatışmasızlık” denilen durumdan silâhların teslim edilip PKK’nın tümüyle tasfiye edildiği bir büyük hedefe ulaşmak için değerlendirmektir.Sadakat cezalanmasınMuhalefet baltalarsa bu hedefe varılamaz.Biri geçen gün “Barışın kötüsü olmaz” diyordu. Olur.. Adalete dayanmayan bir barış savaş kadar kötüdür. Tarihin tanıklık ettiği yığınla örnek bulabiliriz.Bunu önlemenin iki şartı var:Birincisi açılımın bütün aşamaları meclisteki partilerin eksiksiz olarak rızasına dayanmalı;İkincisi terörün devlete diz çöktürebildiği yolunda bir inanç asla doğmamalı.Sonra... Terörü lânetlemeyen DTP’nin aldığı en yüksek oy 2 milyon 151 bindir.Bu insanların beklentilerini cevaplarken, kendilerini ulusun bir parçası olarak gören, devlete bağlı, iki hatta üç kat fazla Kürt kökenli vatandaş var; onlar da sadakatlerinden dolayı kendilerini yenilmiş hissetmemeli.Terörü ve ırkçılığı ödüllendirmek anlamına gelecek her adım felâket doğurur; hiç unutmayalım!
Pehlivanlar tutuşmadan önce peşrev yaparlar. Bu yaptıkları dansa benzer, güreş değildir.İktidarın “Kürt Açılımı” da bir türlü peşrevden güreşe geçemiyor.AKP’nin tutumu, “açmam, açamam, söyleyemem; çünkü derinde” diye başlayan bir eski şarkıyı hatırlatıyor.Bülent Arınç’ın bahsettiği risk faktörleri bütün sorumluluğu tek başına sırtlamaktan iktidarı uzak tutuyor.Başarı olursa iyi, ödül onların olacak. Ama başarısızlık halinde yükü birilerinin paylaşmasını istiyorlar.Başbakan’ın muhalefete yönelik öfkesinin sebebi bu!Bunda garipsenecek bir şey yok. Tuhaf olan Başbakan’ın muhalefet partilerini kayıtsız şartsız işbirliği yapmaya mecbur saymasıdır.Hiçbir parti içeriğini bilmediği bir “açılım” için kefil olmaz.Bazı köy ve kentlere Kürtçe adlar vermeye başlamanın yarattığı şüphe boşuna değildir. İtiraz edenler Cumhurbaşkanı Gül’ün attığı bu adımı, terör örgütüne karşı tavizkâr bir başlangıç olarak değerlendirmiştir.Örnek pek uymadı...Başbakan dün bu eleştirileri güya cevaplamaya çalıştı:“Alpaslan 1071’de kazandığı zaferle Anadolu kapılarını açtı. Siz Alpaslan’dan daha mı milliyetçisiniz? Malazgirt Ermenice bir kelime.Rahmetli Orhan Gazi Bursa’yı fethetti, ona dokunmadı. Bursa Rumcadan geliyor.Gazi Mustafa Kemal Ankara’yı başkent yaptı ama Ankara ismini değiştirme gereği duymadı. Siz Gazi Mustafa Kemal’den daha mı milliyetçisiniz? Ankara, kökeni itibariyle Latince..” Muhalefeti ikna edecek sözler değil bunlar. Başbakan’ın verdiği örnekler, fetheden, devlet kuran, ufuk açan önderlerdir ve içinde bulunduğumuz durumla benzerlik taşımıyorlar.Bugünün meselesi, şiddet şantajına boyun eğmeye teşne bir zihniyetin işbaşında olduğu endişesidir. Bu taviz politikasının çözüm şöyle dursun sorunu azdıracağı korkusudur.Başbakan’ın dünkü en olumlu icraatı CHP ve MHP liderlerine yönelttiği “Gelin, bu sürecin dışında kalmayın” çağrısıdır.“Birliğimizi, bütünlüğümüzü asla tartışma konusu yapmayacağız” güvencesi, Başbakan’ın muhalefet liderlerine yaptığı çağrıyı daha değerli kılıyor.Eruh değil PınarcıkErdoğan DTP’ye de yerinde bir uyarıda bulundu. DTP sözcülerini tahrik edici açıklamalardan sakınmaya çağırdı.Gecikmiş bir uyarıdır. Hükümet işin başında DTP yöneticileriyle beraber barış yapıcı niyetin inandırıcılığını kanıtlayacak şartlar saptayabilirdi.Siirt’in Eruh ilçesinde bugün bir festival düzenlenecek.PKK’nın devlete isyanını ilân ettiği ilk silâhlı eylem 25 yıl önce bugün Eruh’ta gerçekleşmişti.Öcalan yol haritasını açıklamak için bu tarihi seçmiştir.DTP Milletvekili Osman Özçelik “Sayın Öcalan ‘gidin Kürt açılımını Eruh’ta açıklayın’ derse avukatları buraya gelip yol haritasını açıklayacaklar” demiştir.Böyle bir davranış tahrik olur. Şehitlerin kutsal fedakârlıklarını değersizleştirme saygısızlığı olur. Terörü yüceltmek olur.Bu kafa da, ona boyun eğen zavallılık da barış yapamaz. Öcalan katkı yapmak istiyorsa pişmanlık mesajı vermelidir. Kentlerdeki kalleş saldırılar bir yana Güneydoğu’da yüzlerce köy ve mezrada katliamlar yaptılar.Avukatlarını Eruh yerine Ömerli’nin Pınarcık köyüne gönderebilir mesela..Adamları orada bir gece 16 çocuğu öldürmüşlerdi.Ya da 6 öğretmeni öldürdükleri Tunceli’nin Derekent beldesine...
Zekâ kılıçtan daha keskin, siyaset savaştan daha etkindir.Berlin duvarını yıkan, Sovyetler Birliği imparatorluğunu dağıtan güç cehennem silâhları değil.Başarı siyasetçilere, diplomatlara aittir.Bize de şimdi ona benzer bir maharet gerekiyor.AKP “Kürt Açılımı”nın azami şartlarını belirlemek zorunda.Bu şartlar elbette hak talebinin muhatabı konumunda olanların asgari şartları ile uyuşmak zorundadır. Aksi halde konuşulamaz.“Kan akmasın, artık anneler gözyaşı dökmesin...” Buna kim itiraz edebilir?Karmaşık toplumsal problemleri çözme tecrübesine sahip olmadığımız için tartışma uçlarda, gözyaşları ile ıslanıp cıvıklaşan hamaset içinde geçiyor.Kimileri “CHP he deyiverse iş bitecek” havalarında, kimileri ise “vatan hainleri ülkeyi bölerek satmaya hazırlanıyor” iddiasında.İşbirliği şartBöyle meseleleri büyük liderler çözer. Onları sabır, cesaret ve basiret yönetir, kibir ve asabiyet değil.Başbakan Erdoğan geçmişe bir sünger çekip CHP lideri ile buluşmak ve ortak bir yol haritası saptamak zorundadır.Meclisteki iki partiyi yok sayarak yüzde birlik partilerden yetki almak iktidarı demokrat da kılmaz güçlü de kılmaz.Muhalefetin AKP’ye güvenmediğini söyleyerek uzak durması bir siyaset tarzıdır. İktidarın siyaseti de, bu partileri toplum önünde işbirliğine mecbur etmek olmalıdır. Nasıl olacak?Herhalde şu ünlü Karadeniz fıkrasındaki gibi değil...Temel ile Dursun para yüzünden mahkemelik olmuşlar. Duruşmada Dursun borcu olmadığını, Temel’i de tanımadığını söylemiş.Temel kırk yıllık arkadaşının bu sözüne çok kırılmış.Hâkime “O beni tanımaysa ben onu hiç tanımayrum” demiş!Açılım mı yatırım mıBelirttikleri güvensizlik sözlerine köpürüp Baykal ile Bahçeli’ye had bildiren ve onları muhatap almadığını söyleyen Başbakan, Temel’i hatırlatıyor.Başbakan Erdoğan “MHP ve CHP içinde genel başkanları gibi düşünmeyenler olduğunu biliyorum” deyip seslerini yükseltmeleri için onlara çağrı yaparken aynı işe kalkışacak AKP milletvekillerinin kellesini uçuracağını söylediğini unutuyor.Tutarlılık ve politik hoşgörü bu işin ilk iki maddesidir.Böyle bir mesele gündeme geldiğinde Başbakan “Ne olursa olsun yapacağım” diyemez, dememeliydi.Dün İçişleri Bakanı Atalay DTP’yi ziyaret etti. Genel Başkan Ahmet Türk tedbirli bir iyimserlik yansıtırken DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş “AK Parti, PKK ve Öcalan gerçeğini görmezden gelemez” dedi.Genel Başkan Yardımcısı Emine Ayna daha ileri giderek İmralı mahkûmunun mutlaka muhatap alınması gerektiğini söyledi ve “DTP ile görüşüp PKK’yı ve Sayın Öcalan’ı dışarıda bırakma oyunu varsa bu oyuna gelmeyiz” diye konuştu.Başbakan herhalde Baykal veya Bahçeli yerine bu zihniyeti muhatap almayı tercih etmeyecektir.Öyle bir yanlışlık yaparsa bu oyuna “Kürt açılımı” değil “seçim yatırımı” demek daha doğru olur çünkü!
Kıbrıs’ta 35 yıl önce yaşanan olay salt bizi anlatmıyor, savaşın insanları ne hale getirdiğini anlatıyor.Çünkü bu resimler tablonun ön yüzüdür. Arka planında hükmetme ve yok etme amacıyla yapılmış işkence ve katliamlara karşı birikmiş intikam duyguları var.Kıbrıs Kayıp Komisyonu’nun çalışmaları bir kuyuda bulunan kemiklerin savaşta esir alınan 5 Rum askerine ait olduğunu ortaya çıkardı biliyorsunuz.Bu askerlerin, harekâta neredeyse simge olmuş fotoğraflarda görülen kişiler olması, trajediyi ete kemiğe büründürdüğü için yankılarını daha etkili hale getirdi.Amerikan AP haber ajansının dünyaya yaydığı bu fotoğrafları gazeteci Engin Konuksever çekmişti. VATAN muhabirleri ondan olayın öyküsünü öğrendiler.Konuksever’in eşlik ettiği birlik, Rum askerleri ile onları esir alan Türk mücahitlere Serdarlı’da rastlamış. Birlik komutanı esirlere sigara vermiş. Ardından General Hakkı Borataş görmüş durumu ve esirlerin güvenli bir yere kapatılması emrini vermiş.Başka öyküler de varAradan birkaç dakika geçmemiş ki silâh sesleriyle durmuşlar. Konuksever “O sırada mücahitlerin esirleri vurduğunu gördüm” diyor.General “Ben size kapatın dedim, niye öldürdünüz?” diye çıkışınca mücahitlerden biri konuşuyor: “Onlar bizim kardeşlerimizi öldürdüler. Yıllardır bu anı bekliyorduk!” Kıbrıs’ta yaşanan tek insanlık trajedisi bu değil. İkinci harekâtın yıldönümü nedeniyle Rum kesiminde yayınlanan Politis Gazetesi iki EOKA’cının anlattıklarına dayanarak şunları yazıyor:“Maratağa, Atlılar ve Sandallar, Magosa kazasındaki üç küçük Türk köyü idi. Kıbrıs yakın tarihinin en büyük savaş suçu o üç köyde Kıbrıslı Türklere karşı işlendi. Çoğu kadın ve çocuk 106 insan EOKA-B katilleri tarafından katledildi.” Kıbrıs harekâtındaki bütün hikâyeler aynı değildir. Savaş kötüdür ama onun kötülüğü her insanı ele geçiremiyor.Ben de harekâtı izleyen gazeteci arkadaşım Özden Alpdağ’dan başka bir savaş öyküsü dinlemiştim.Hatırladıkça tüylerim diken diken olur.Barışa zarar vermesinTürk mücahitler, yaşadıkları köyde birçok cinayetin sorumlusu bildikleri bir Rum çeteciyi esir almışlar. Adamı, ellerini arkadan bağladıktan sonra dama koymuşlar, sonra da Rum çetecinin babası ile kardeşini öldürdüğü genç Türk mücahide “Bunun işini bitirmek sana düşer. Gir, intikamını al” demişler.Uzun zaman geçip de silâh sesi duyulmayınca mücahitler içeri girmişler. Tablo şu:Rum esir de, kucağında silâhı ile Türk mücahit de ağlıyor...Otuz beş yıl önce gerçekleşen Kıbrıs harekâtı öldürmek için değil ölmemek için yapılan bir savaştı. Kim ne derse desin adadaki iki halkı insanlık acıları çekmekten ve insanlık ayıpları işlemekten koruyor.İki taraf da günahlarını kabul etmekten, özür dilemekten sakınmamalı, barışa giden yolun üstüne mezarlar kazılmamalıdır.Bulunan kemiklerin bir bölümü de Kıbrıslı Türk kayıplara ait.Olay barışı sabote etmenin değil, ona bir an önce ulaşmanın sebebi sayılmalı!