Tramvaydan inme vakti geldi mi?

8 Eylül 2009

Doğan Yayın Holding’e 3 milyar 755 milyon liralık yeni bir vergi cezası kesildi!Daha önceki iki büyük ceza tebligatı ardından gelen bu sonuncu ceza bir rekor teşkil ediyor.AKP’nin yedi yıllık iktidarı döneminde hiçbir ticari kuruluşa bu çapta bir acımasızlık reva görülmemiştir.Peki bu düşmanca tavır ne tür bir hınçtan kaynaklanıyor?Çünkü idarenin suç isnat etmek için zorlama bir yorum yaptığı ilk bakışta belli olmaktadır. Nitekim bu benzersiz ceza tatbikatı, görüşüne başvurduğumuz bağımsız vergi uzmanlarının neredeyse tümü tarafından “gayrıciddi bir yorum ve uygulama” diye nitelendi.Haberin ayrıntısını okuyan herkesin kolaylıkla anlayabileceği gibi olay “Suyumu bulandırdın” diyen kurt hikâyesindeki durumla benzerlik taşıyor.Kuzunun “Ben derenin aşağısındayım senin suyunu kirletemem” sözleri işe yaramayacaktır. Kurt kuzuyu yemeye karar vermiş bir kere!AB bile biliyor artıkAKP liderinin yıllar önce sarfettiği demokrasiyi tramvaya benzeten talihsiz bir sözü vardır. Umarız iktidar, tramvaydan inme vaktinin geldiğine karar vermiş değildir.Haberi okuduğunuzda göreceğiniz gibi kesilen cezanın mantığı ve adaleti yoktur. Kazanç getirici herhangi bir işlem olmamış ki vergi doğsun.Yasaların tanıdığı istisnaları geçersiz kılmak amacıyla yapılan zorlama yorumlar herhalde yasal süreç içinde ortaya çıkacak cezanın hangi kasta hizmet ettiği gizlenemez bir açıklığa kavuşacaktır.Böyle bir sonun iktidara ve ülkeye itibar getirmeyeceğini unutmamak lâzım!Doğan grubuna bağlı gazete ve televizyonların bağımsız yayın politikaları, iktidarın uzun zamandan beri hedef tahtasındadır.Bu durum artık yabancılar için bile sır olmaktan çıkmıştır. AB’nin ilerleme raporunda, basın özgürlüğünü kısıtlayan uygulamaların sürmesinin eleştiri konusu yapılacağını biliyoruz.“Vergi konusunda işletmelerle kamu otoritesi arasında ihtilaf olabileceği ancak bunun basın özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik kullanılmaması gerektiği” uyarısına muhatap olmak, bırakın AKP’yi herhangi bir T. C. Hükümeti için de kabul edilemez, küçültücü bir durumdur.Özeleştiri yapabilse...Dayandığı ekonomik gücün büyüklüğü medyanın bağımsızlığını ve özgürlüğünü güvence altına alıyor.Ama bu garantiyi ancak hukukun ve ahlâkın geçerli olduğu bir çağdaş iklim verebilir. Biz o demokrasi ülkesinden epey uzaklaştık!Bağımsız basını çökertmek için onun ekonomik gücünü zayıflatacak darbeler vurulması aklını verenler yıkım danışmanı olarak belki işlerinin ehli sayılabilirler ama iktidara saygınlık ve başarı kazandıramaz. Sadece ilerde yaşanacak büyük pişmanlıkların ayıplarını üretirler.Türkiye bir hukuk devletidir. Her şeye rağmen adalet hükmünü icra edecek basın özgürlüğünün boğazlanması yoluyla demokrasiye yönelen tehdit püskürtülecektir.Başbakan Erdoğan Türkiye’nin AB’ye girememesi ihtimaline dayalı korkuları gidermek için bir zamanlar “Kopenhag kriterlerinin yerine Ankara kriterlerini koyar yolumuza devam ederiz” demişti.Keşke bir özeleştiri yapsa da verdiği o sözün ne kadar uzağına düştüğünü görüp rotasını düzeltse...

Devamını Oku

Yandaş yargı, Kirli adalet

7 Eylül 2009

AKP iktidarının “yandaş yargı” yaratmaya çalıştığına dair hüküm, adlî yıl açılış törenlerine damgasını vurdu.Ne fark eder diyebilirsiniz.Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktan suçlu bulduğu bir parti bugün hâlâ işbaşındadır ve yargı erkinin dinamosu olan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na yeni bir biçim vermenin ortamını hazırlamaktadır.Yani Yargıtay Başkanı Gerçeker ile Barolar Birliği Başkanı Özok tarafından yöneltilen “yandaş yargı oluşturma” itirazı büyük ihtimalle işe yaramayacak iktidarı durdurmayacaktır.“Yandaş Yargı”yı Yargıtay Başkanı Gerçeker konuşma metnine yazdı ama okumadı.Metinde yer alan “Yandaş yargıyı değil tam bağımsız ve tarafsız yargıyı oluşturmak için uğraş vermeliyiz” ifadesini niçin es geçti?“Konuşma uzundu, bazı yerleri atladık. Orayı da atlamış olabilirim.” Ama Ergenekon soruşturması ve davasına yönelik eleştirilere Gerçeker’in sahip çıkan sözleri ve Barolar Birliği Başkanı Özok’un “yandaş yargı için somut göstergeler” diye saydığı benzer eleştiriler, adalet sisteminin iki temel kurumu arasındaki teşhis beraberliğini açıkça ortaya koymuştur.Siyasallaşma riskiOrtak mesaj açık:İktidarın muhaliflerini baskı altına almak için başvurduğu hukuk ve ahlâk dışı yöntemler toplumda derin bir güvensizlik yaratmıştır.Ergenekon bağlamında yaşanan tecrübe, iktidarın yargı konularına yaklaşımındaki niyet ve yeteneği gizlenemez şekilde açığa vurmuştur.Böyle bir zihniyete adalet sistemini değiştirme yetkisi tanımak doğru olur mu? Asıl mesele budur!Yargıtay Başkanı Gerçeker, reform taslağındaki değişikliklerin yargıda siyasallaşma yaratacağı uyarısında bulunurken bu durumun “kirli adalet salgılayan hasta bir yargı” doğuracağını anlattı.İtirazlar bilindiği gibi HSYK üyelerinin sayısını artıran ve bir kısım üyeyi meclise seçtirmeyi öngören çabaları hedef alıyor.Her yer Akman dolar!AKP sözcüleri, yasama ve yürütmeden sonra yargıyı da iktidar kontrolüne sokacak olan değişikliğe yönelen itirazları “Yargının demokratik meşruiyetini güçlendiriyoruz” diye göğüslemeye çalışıyorlar.“Birçok Batı ülkesinde böyle” diyorlar.Ama unuttukları önemli bir şey var:Oradaki milletvekillerini halk seçiyor.Bizdekileri ise “tek seçici” olan parti lideri seçiyor.Darbe dönemi meclislerinin üyelerini bile beş general belirlemişti!RTÜK’ün başına Zahid Akman’ı getiren ve Alman mahkemesinin hükmüne rağmen onu indirme basireti gösteremeyen meclisteki AKP grubuna adalet sisteminin geleceği emanet edilemez.Adaylarını bile halkın seçeceği bir meclis oluşmadıkça yasamanın yargı sistemine karışmasına imkân verilmemelidir!

Devamını Oku

CHP’nin kapısı kapanmasın!

5 Eylül 2009

Açılım siyasetini iktidar iyi yönetemedi. Siyasetçilerin çok kullandıkları bir ifade ile “yüzüne gözüne bulaştırdı”.Çünkü yola hazırlıksız çıkılmıştır.Muhatap diye kapısı çalınan DTP de fos çıkmıştır.Bu partinin verdiği mesaj CHP lideri Baykal’ın dediği gibi iktidara “tuzak” kurulduğunu, Öcalan’ın muhatap olarak dayatıldığını gösteriyor.Elbette terör örgütü ile ve başındaki eli kanlı adamlarla devlet pazarlığa oturacak değildir.Ama iç ve dış şartların önümüze getirdiği bir şans var.Amerika yakında Irak’tan çekilince PKK’nın barınacağı komşu ülke kalmayacak.AB reformları ile genişleyen hak ve özgürlükler, terör örgütünün bahanelerini her gün biraz daha geçersizliğe mahkûm ediyor.Yani bölücü terör örgütü çıkmaz sokağın sonuna dayanmıştır.“Onurlu bir barış” yapmak için şu dönemde ortaya çıkan fırsatı teperlerse tekrar önlerine çıkar mı, şüpheli.“Kürt Açılımı” sürecinin düne uzanan ilk bölümünde çok yanlışlar yapıldı. İktidar hatasını anlamıştır. Randevu taleplerine cevap vermeyen CHP için Başbakan’ın “Gelmezlerse biz gideriz” demesi olumlu bir gelişmedir.Baykal’ın sorumluluğuCHP’nin içinde yer almadığı bir çözüm olamaz.Ama ülke için bu kadar hayati önem taşıyan bir meselede çözüm çabalarına kapısını kapatan bir ana muhalefet partisi olur mu? Hayır o da olamaz.CHP lideri Baykal dün “Başbakan yanlış bir yola çıkmıştır. Türkiye’ye ciddi zararlar vermiştir. Bu gidişle daha büyük zararlar verecektir. Bu yolculuğunda bizi yol arkadaşı olarak yanında bulamayacaktır” dedi.Sonunu göremediği bir sürecin parçası olmayı reddetmek Baykal’ın hakkı olabilir. Ama neye “hayır” dediğini bilmek de görevi ve sorumluluğudur.PKK terörünü bir şekilde bitirme şartları doğmuş mudur? Evet..Bu fırsatın terör örgütünü silâhtan arındırmak için kullanılması tarihi bir görev midir? Ona da evet..Bu imkân ve fırsatı siyaset ve siyasetçi değerlendirecektir.Başbakan’a karşı kapısındaki ikinci sürgüyü de kapatan Deniz Baykal “siyaset yapmayacağım” diyemez. Sözleri bu anlama geliyor.Görevi AKP’nin “açılım” dediği planın ne olduğunu dinlemek, yanlışları varsa düzeltilmesini istemek, yanlışta israr edilmesi halinde tehlike çanlarını çalmaktır.Hata yapma lüksü yokCHP’nin düne kadar yürüttüğü muhalefet amacına ulaşmıştır.CHP ile mutlaka diyalog kurma kararı iktidar-muhalefet işbirliğinden yoksun bir açılımın asla hedefine varamayacağı dersini Başbakan’ın da aldığını düşündürüyor.Baykal bu durumu değerlendirmelidir. Aksi halde Türkiye’nin terör melânetinden kurtulma şansını CHP’nin kaprisi yüzünden kullanamadığı propagandası, kendine tahmin edilmedik boyutlarda yığınlar bulacaktır.“Terörü bitirebilirdik ama Baykal yüzünden başaramadık” suçlaması her şehit cenazesi kaldırılırken kulaklarda çınlayacaktır.İktidarın yanlışları ile kendi başını yemesi beklentisine endeksli bir siyaset CHP’nin tarihsel rolüne, Deniz Baykal’ın da tecrübeli lider kişiliğine yakışmaz.Çünkü önümüzde duran risk karşılanabilir cinsten değildir, hayatîdir. Ülkeninin bütünlüğü, devletin, milletin güvenliği ile ilgilidir.Bu iktidarın yapacağı bir yanlışı başka bir iktidarın gelerek düzeltebilmesine imkân olur mu, zaman kalır mı; bunu bile kimse tahmin edemez!

Devamını Oku

Adalet borcu

5 Eylül 2009

Bütün yaz mevsimini, askerin darbe yapacağına dair kanıt bulduklarını söyleyen cazgırları dinleyerek geçirdik.Şimdi ortalığı yorgun bir suskunluk hali kaplamış durumdadır.Askeri itibarsızlaştırma ihalesinin taşeronları neden sustular?Onları askeri savcılığın “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” başlıklı fotokopinin Genelkurmay kayıt ve arşivlerinde aslının mevcut olmadığını belirterek takipsizlik kararı vermesi mi susturdu? Hayır..O sahte belgeyi üreten, sızdıran ve yayımlayanlar hakkında soruşturma yapılması talebinin asker tarafından üstelenmesidir asıl sebep.Cesaretlerini “komplocular bulunsun” ısrarı kırıyor.Yakından takip...Genelkurmay, dünkü Basın Bilgilendirme Toplantısı’nda talebini tekrarladı:İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, soru sorulmasını beklemeden sahte darbe planı hakkında “Türk Silâhlı Kuvvetleri özellikle iddia edilen belgeyi maksatlı olarak üreten ve basın organlarına sızdıran kişilerin tespit edilmelerini ve adalet önüne çıkarılmalarını beklemekte, gelişmeleri yakından takip etmektedir” dedi.Asker, böyle bir belgenin mevcut olmadığına olan güveni arttıkça sesini yükseltmekte, iktidarın hoşuna gideceğini düşündükleri her psikolojik saldırıya gönüllü katılanlar ise şimdi tedbirsizliklerinin tedirginliğini yaşamaktadır.Fitne ve iftira üretenlerin en kısa zamanda bulunup cezalandırılmaları, yalnız asker tarafından değil siyasi iktidar tarafından da “yakından takip” edilmelidir.Sonuçta ordu onların da ordusu!Belgenin yayınlandığı gün iktidar tedbirsizlik kusuru işlemiş, fotokopinin Türkiye’deki kurumları birbirine düşürme amaçlı bir komploya hizmet için düzenlenmiş olabileceği ihtimalini hemen hiç hesaba katmamıştır.Kim küçülüyor?Başbakan ilk gün “AKP’ye karşı yapılan bu gayri hukuki sürece seyirci kalamayız” demiş, iki gün sonra Başsavcılığa suç duyurusu yaptırmış, Hükümet Sözcüsü “Bu işin mağduru AK Parti’dir” demek suretiyle siyasal duruşlarını hep gerçek bir darbe belgesinin varlığı üstüne kurmuşlardır.Başbakan Yardımcısı Arınç’ın ateşi körüklemekteki uzmanlığı da boş durmamıştır:“Bu halka ihanetten başka bir şey değildir. İyice küçülüyorlar, iyice güçsüzleşiyorlar!” Şimdi ne olacak?Küçülme ve güçsüzleşme suçlaması alıcısı adresinde bulunamadığına göre gönderene geri dönmüştür!İktidar Silâhlı Kuvvetler’den değilse bile tedirgin ettiği halktan özür dilemeli, yargı üstündeki etkileme gücünü de bu meselede olsun hayır için kullanmalıdır.Bir iktidar “şeref ve haysiyetlerin kolay çiğnendiği bir dönemin sorumlusu olarak tarihe geçmek istemiyorum” diyerek yargıdan yardım talebinde bulunabilir.Sonuçta bu yardım haksızlık için değil adalet için istenecektir!

Devamını Oku

İşte size açılım!

3 Eylül 2009

Atalarımız “Lâfla peynir gemisi yürümez” demiş.. Peki devlet gemisi yürür mü? Yürümediğini öğrenmek “Kürt açılımı” bağlamında epey pahalıya mal oldu.İktidar fazla uçtuğunu fark ederek “demokratik açılım” mevziine çekildi ama orada tutunmak da marifet isteyecektir.Çünkü “Kürt açılımı” adının davet ettiği hayaller, neredeyse devlete dayatılacak her şartın kabul göreceği beklentisini uyandırmıştır.“Kürt ulusu”ndan başlayıp ayrı ordu, ayrı diyanet, ayrı milli eğitim, ayrı meclis talepleri seslendirilirken bir yandan da psikolojik saldırı Öcalan’ın muhatap alınıp affedilmesi ve PKK’nın meşrulaştırılması hedeflerine yoğunlaştırılmıştır.“Kürt açılımı”nı yolun başında sabote etmek için daha etkili bir formül bulunamazdı. Çünkü bu taleplerin getireceği sona, yani bölünmeye Kürt kökenli vatandaşların bile büyük çoğunluğu karşıdır.Ama hep dediğimiz gibi kötü bir barış savaş kadar kötüdür.Barışın getirisi olarak insanların kafalarına sokulan yüksek beklentileri geri almak kolay değildir.İktidar “Kürt açılımı” sözünü “Demokratik açılım” diye değiştirerek doğru bir iş yapmıştır. Ama yetmez.Çünkü kafası karıştırılan büyük bir kitlenin ikna edilmesi gerekiyor.Hükümet onlar için ne yapacak? Mesele burada.“Demokratik açılım” şu anda sadece boş lâf!. İçini doldurmanın birinci koşulu, bu bölgedeki halkın demokratik temsil hakkının teslim edilmesidir.Temsilcilerinin hileye hurdaya başvurmak zorunda kalmadan meclise girebilmesidir.Yolu da belli bunun. Yıllardan beri akıl ve vicdan taşıyan herkes, AB dahil pek çok ulusal ve uluslararası kurum çözümü söylüyor:Yüzde 10 seçim barajı hiçbir demokraside olmaz. Hiçbir demokratik ülkede de yok. Bu rezilliğe son verin!Demokratik açılımda AKP iktidarı samimi ise bunu, seçim barajını makul bir düzeye indirerek ispat edebilir.AKP kurmaylarının cevap araması gereken soru şudur:Öyle bir açılım yapalım ki hiçbir etnik gruba ayrıcalık gibi görülmesin, demokrasiye kalite kazandırsın ve samimi olduğumuzu dünyaya inandırsın.Emin olun ki ilk bulunacak çıkış yolu seçim barajı reformu olacaktır!Halkın ekonomisiİktidar yöneticileri, beyaz yalanlar söyleyerek halkın geçim derdini hafifleteceklerini mi sanıyorlar?Bunu yapmasınlar, çünkü komik oluyorlar.İşsizlik büyüyen bir sosyal afet.Onlara Allah acısın.İşi olanlar bile çoğunlukla perişan haldeler. Çünkü birçoğunun maaşı dondurulmuş veya eksiltilmiştir. Çoğu da gecikerek alıyor.Hükümet bile bile yalan söylüyorsa çare yok. Ama “toparlanıyoruz” sözlerine kendisi de inanıyorsa, bağımsız gözlemcilerin değerlendirmelerine başvurmalıdır.Batağa girmiş kredi kartı borçlularına tanınan son af programına yapılan başvuruların azlığı uyarıcı bir göstergedir.Krizden önce kredi kartı borçlarında batık oranı en düşük (yüzde 5,8) ülke Türkiye idi. Son dört haftadır sürekli yükseliş gösteren bu oran yüzde 10,86’ya kadar çıktı.Af programından yararlanmak üzere yapılan başvurular batak borçların yüzde 8,67’sini kapsadığına göre tehlike çanları çalıyor demektir.İki yıl önce benzer bir programa katılım oranı yüzde 28 olmuştu.Halkın darboğazı, borçlarını ödemek için sunulan uygun şartlardan yararlanmasına bile izin vermeyecek hale gelmiştir!

Devamını Oku

Deniz Feneri cızzz!

2 Eylül 2009

Deniz Feneri e.V, Almanya tarihinin en büyük sosyal dolandırıcılık davasına damgasını vurdu.Bu karmaşık dava, halkın merhamet duygularını istismar eden üç kâğıtçıların, “yardım yapacağız” diye topladıkları paralarla zengin olmalarının hikâyesidir özetle.Alman adaleti, soyulan merhametli insanların paralarını geri alamadı.Soyanların birkaçını itirafçı oldukları için hafif cezalara çarptırdı ve “asıl suçlular” diye gösterdiği “büyük kelle”lerin listesini dava dosyası ile beraber çok gecikmeli olarak Türkiye’ye gönderdi.İktidarın bahsinden hoşlanmadığı konuların başında bu Deniz Feneri geliyor.Şu anda derneğin iktidar partisi ile ilişkili olduğu şüpheleri henüz kanıtlanmamıştır ama dernek yönetiminin AKP’ye yakınlığı şüphe götürmüyor.O nedenle Deniz Feneri’nin Türkiye soruşturması çok ağır ilerliyor.“Ağır da ne kadar ağır?” diye soracak olursanız...Gerçek deniz fenerlerinden biraz daha hareketli diyebilirim!Başa çıkmak zorAnkara Başsavcılığı’nın bir gemi alımı nedeniyle Baltık cumhuriyeti Letonya’dan adli yardım talebinde bulunduğunu öğrendik. Deniz Feneri takımının 2007 Şubatı’nda “Baltic Kristina” adlı gemiyi derneğin yardım paraları ile satın alıp üstüne oturduğu Frankfurt mahkemesine sunulan iddianemede yazılmıştı.Ama adalet, o gemiye bile el koyup dolandırılan 40 milyon Euro’yu aşkın paranın 1.1 milyonunu olsun kurtarmayı başaramadı.Çünkü bu suç örgütü, yeri gelince hücumbot kadar hızlı ve kıvrak olabiliyor.Nitekim cezaevindeki adamları adına sahte noter vekâletleri çıkarıp koca gemiyi ortadan kaldırmışlardır!Siyasi himaye gören bu suç örgütünün Türkiye uzantılarını yakalamak, dolandırıcılarla ilişkisi bulunmayan bir iktidarın işbaşına gelmesine bağlıdır.Yürek gerek...Yoksa iki günlük işlerin 6 ay sürdüğü resmi iletişim temposunda çalınmış paralar çoktan ikinci kuşak varislere geçmiş olacaktır.İktidar Deniz Feneri’ne karartma uygulamak uğruna, basın özgürlüğü konusunda AB kurumları ile kötü olmayı, suçlanmayı dahi önemsememektedir.Türkiye cephesindeki soruşturmanın hızlanacağını kimse beklememelidir.Şu iki örnek bile yeter:1. Erzincan C. Başsavcısı İlhan Cihaner, iki cemaatle ilgili soruşturma başlatmıştı. Hakkında hemen üç disiplin soruşturması açıldı ve telefonları dinlemeye alındı. Açtığı soruşturmalar önlendiği gibi “Ergenekoncu” diye çamur attılar.2. Cumhurbaşkanı Gül’ün “kayıp trilyon davası” nedeniyle yargılanması ve “Sayın Öcalan” diyen Başbakan hakkındaki takipsizlik kararının kaldırılması gerektiğini savunan Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz da müfettişlere havale edildi.Deniz Feneri ile uğraşan savcı inşallah yüzme biliyordur!

Devamını Oku

Aman dikkat!

1 Eylül 2009

Türkiye zor ama destek verilmesi gereken yeni bir sürecin içine girdi.Hedef, Azerbaycan topraklarını işgal ettiği için Ermenistan’la 16 yıl önce kesilen ilişkilerin yeniden kurulmasıdır.Bu amaca yönelik protokolun açıklanması Batı’da memnuniyet fakat Azerbaycan’da tedirginlik yarattı.Çünkü yılbaşına kadar Türkiye’nin sınırını açması gibi Bakü yönetiminin istemediği “vahim” bir gelişmenin gerçekleşmesi tehlikesi vardır.Süreç ABD Başkanı Obama’nın nisanda Türkiye’ye gelişi ile başladı. Obama İstanbul’da Türk ve Ermeni dışişleri bakanları ile görüşerek “ilişkilerin normalleştirilmesi için tarafları hızla anlaşma yapmaya” çağırdı.İsviçre’nin aracılık ettiği görüşmelerin sonunda çıkan mutabakat, Bakü’de geçen baharda olduğu gibi yine köpüklü bir öfke seli doğurması riskini taşıyor.Hatırlanacağı gibi o yüzden Başbakan Erdoğan mayısta Azerbaycan’a giderek Meclis’te konuşmuş ve güvence vermişti.Güvenceye ne oldu?Dün Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan hatırlatmada belirtildiği gibi Tayyip Erdoğan’ın sözleri, şüphe götürmeyecek bir garanti içeriyor:“Türkiye-Ermenistan sınırları Azerbaycan toprakları Ermenistan tarafından işgal edildikten sonra kapatıldı. Sınırlar bu işgal kalktıktan sonra açılabilir.Biz Azerbaycanlı kardeşlerimiz razı olmadığı sürece bu noktadan ileri bir adım atmıyoruz.” Süreci simgeleyen milli takımların futbol maçı nedeniyle 14 Ekim’de Türkiye’ye gelecek olan Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan dün gazetecilerin sorusu üzerine, haberin uyandırdığı bahar havasını buza çeviren bir değerlendirme yaptı.“Türkiye ile olan sorun Karabağ’a bağlıysa hiç görüşmeyiz” dedi.Dışişleri Bakanı Davutoğlu NTV’ye dün Türkiye’nin etrafında kriz üretmeyen bir çevre oluşturmaya çalıştıklarını söylerken barışın aynı iyi niyeti paylaşan iki taraf gerektirdiği gerçeğini ihmal ediyordu.Umarız Sarkisyan’ın Türk-Azeri ilişkilerini torpilleyen sözleri uyarı görevini yapmıştır!Vay biz neymişiz?..Davutoğlu’nun aynı demeçte vahim bulduğumuz bir sözünü de kaydetmek zorundayız.Bakan Türkiye’nin hemen hemen bütün komşularından coğrafi, askeri ve ekonomik olarak çok daha büyük olduğunu belirttiği demecinde şu iddiayı öne sürdü:“Dolayısiyle düzen kurma misyonu bizimdir!” Çağın değerleri Amerika’nın gücünü bile sık sık değişik ulusların gözünde sevimsiz yapıyor ve onu siyasal, hatta askeri yenilgilere mahkûm ediyor.Yani yükseliş dönemi Osmanlısı’nın Hariciye Nazırı havaları demodedir, özellikle bu bölgede geçersiz ve tehlikedir!Komşu ülkelerle sıfır sorun politikası izlemek bir heves olabilir ama hevesiniz güçlü devlet olmanın bahşettiği varsayılan “düzen kurma” iddiasından beslenirse başarısızlığa mahkûm olur.“Bölgeye nizam vereceğine sen önce içindeki ayrılıkçı terörün hakkından gel” derler adama!Türkiye elbette Ermenistan’la sorunlarını çözmenin şansını kullanmalıdır.Ama bunun bedeli asla Azerbaycan’ın küstürülmesi ve kaybedilmesi olmamalıdır!

Devamını Oku

Ortak akıl gelsin!

31 Ağustos 2009

Kürt açılımını anlatan Bakan’ın dün “işler yolunda” dediği saatlerde PKK’nın şehit ettiği 4 askerin cenazeleri kaldırılıyordu.Aslına bakarsanız iş yolunda gitmiyor.Çünkü bir aylık temaslarını anlatan İçişleri Bakanı Beşir Atalay henüz elde bir plan bulunmadığını ve hâlâ “ortak akıl” aradıklarını söylüyordu.Bakan’a göre herkes terörün bitmesini istiyor.Tek istisna PKK...İktidar PKK’yı silâh bırakmaya ortak aklın razı edeceğine inanıyor.Ama bir yandan da Abdullah Öcalan ikna edilmediği sürece terörün durmayacağını herkes biliyor ve söylüyor.Çünkü kardeşi Osman Öcalan, onun hangi akla hizmet ettiğini açıklamıştı:“Ağabeyim açılıma destek verir gibi görünüp sabote edecektir!” Bölünme sözlerinden etkilenen milletin 30 Ağustos’ta tek yumruk hale geldiği bir ortamda PKK’nın dört askeri şehit etmesi alçak bir bozgunculuktur.Alçağa ve alçaklığa endeksli bir barış arayışının zorluğu ortadadır.Belki de bu elim olay, katilleri ve haydutları muhatap alan hiçbir arayışın barış getirmediği tecrübesini ortak aklımıza kazandıran bir ibret olacaktır; kim bilir...Sınırsız hayallerBakan Atalay, ortak aklı temsil eden çözümde, ülkenin bölünmezliği ve milletin birliği konusunda en küçük bir tereddüt yaratılmayacağını, Kürtçenin seçmeli ders olabileceğini ama Kürtçe eğitimin tartışılmayacağını anlattı.“Bunlar zaten kesin ilkeler, kimse bunları tartışmıyor” dedi.Pardon ama Bakan emin olmasın.Savcıların telefonlarını dinlettiği insanların yer aldığı cenahta gerçekten öyle bir niyet veya amaç yoktur ama açılımı desteklerken iktidar yandaşlığında aşırıya kaçanlar dikkatle izlenmelidir.Onların desteği, apartmanın çatısına çıkmış adamı “Atla.. Atla” diye aşağıdan teşvik eden tipleri hatırlatıyor biraz!İktidarın bu alanda yürüttüğü siyaset, aşırı beklentiler üretiyor.Tedbirsizliğin yaratacağı hayal dünyası unutulmasın ki kısa zamanda hayaletlerin dolaştığı bir korku âlemine dönüşebilir.Tabii ki hedef terör örgütüne silâh bıraktırmak olmalı. Ama bu amaçla katlanılacak fedakârlığın sınırları bellidir, daha kalın çizgilerle çizilmelidir.Hepsi aynı değilDün İçişleri Bakanı “Açılımla ilgili olarak gündemimizde anayasa değişikliği yok” demiş ama anında DTP’den itiraz gelmiştir.Parti lideri Ahmet Türk hükümetin mevcut anayasa ile Kürt açılımı yapamayacağını söylemiş, anayasanın “mutlaka değişmesini” istemiştir.Ülkenin bütünlüğü üstüne kumar oynamak son zamanlarda siyasi cesaret diye övülüp özendirilir oldu.Bu zamanda asıl ihtiyacımız olan şey demokratik açılımlara giderken Anayasa’da devletin “değiştirilemez” diye tarif edilen niteliklerini cesaretle savunmaktır.Yapılan tüm araştırmalar bölgedeki Kürt kökenli vatandaşların dörtte üçünün (BİLGESAM anketi) kendilerini Türkiye Cumhuriyeti’ne ait hissettiklerini gösteriyor.Geri kalan dörtte birin özlemi, terör örgütünün tehdidini arkasına aldığı için daha değerli değildir.Bu gerçeği unutmak, önceki gün 5009’uncusunu verdiğimiz şehitlerin kutsal fedakârlıklarını inkâr olur.Hükümet artık ortak aklı projelendirmeli ve ülkenin düşünen insanlarını mevcut olmayan bir planı tartışmanın gülünçlüğünden kurtarmalıdır.

Devamını Oku