Demokrasinin garanti ettiği vazgeçilmez iki değerden biri adalet, öbürü özgürlüktür.Bunlar eksilmiş veya eskimişse üstüne bir şey koyamazsınız.Yani “demokratik açılım” için sağlam bir temel gerekir.Ama demokrasimize hiçbir bağımsız ve namuslu gözlemci “sağlam raporu” veremez.Silivri’de yaşanan talihsizlikleri Engizisyona benzetenlerin eleştirilerine sadece “gizli tanık” ifadelerine bakarak bile hak verebilirsiniz.Bu gizli tanıkların çoğu zaten ağır hükümler giymiş suçlu karakterler. Küçük bir menfaatle onlara her şeyi söyletebilir, hele yeni kimlik ve af vaat ederseniz babalarını bile harcatabilirsiniz.Nitekim bazıları “Vaat edilen imkânlar verilmedi kandırıldığım için ifademi geri alıyorum” demişlerdir.Suçlanma sebebi...Dün Milliyet’te polis örgütünün efsane ismi Hanefi Avcı’nın açıklamaları vardı. Halen Eskişehir Emniyet Müdürü olan Avcı, bir uyuşturucu operasyonunda tutuklanan Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Aslan için “Böyle bir işe karışması mümkün değil; ben karışırım o karışmaz” diye garanti veriyordu.Ve asıl, güvendiği meslekdaşının uğradığını düşündüğü iftiranın sebebi ile ilgili tahmini tüyler ürpertici bir uyarı içeriyordu:“Bence Ergenekoncu diye bilinen kişilerle ilişkilerinden dolayı hedef seçilmiştir. Ergenekoncuları desteklemez ama o hukuk dışılıklara karşı çıktığını alenen söylüyordu. Herhalde bu konularda göze batmıştır!” Bu bir işaret mi?Bu üzücü bir durum ama iyimserler için ümit verici bir gelişme de yaşandı Ergenekon davasında.Mahkeme geçen duruşmada son 9 yıl içinde orduda darbeye teşebbüs amaçlı bir örgütlenme olup olmadığının Genelkurmay Başkanlığı’ndan sorulmasına karar verdi.Cevabı belli bir sorudur bu. İnsan merak ediyor:Yargının yarım yamalak da olsa bağımsızlığı var. Acaba hakimler gerçekten örgütlenmiş suçlulara yoğunlaşmaya ve sırf muhalif oldukları için Ergenekonla ilişkilendirilerek gadre uğratılan, pasifize edilen, hapse atılan masum insanları artık salıvermeye mi hazırlanıyor?Demokrasinin öteki ayağı özgürlüktür. Onun özü de basın özgürlüğüdür.Başbakan’ın “O gazeteleri almayın” diye başlattığı açılım Türkiye’yi bağımsız bir medya grubunun, kan davasını aşan bir kasıtla yok edilmesi cinayetine kadar götürmüştür.İki hafta önce Doğan Yayın Holding’e kesilen vergi ve cezası 3.8 milyar liraydı. Önceki gün “Borcunuz gecikme faizi ile beraber 4.8 milyar liraya çıktı. 15 gün içinde teminatını yatırın” diye yazı gönderdiler.Demokrasi olsa iktidar devlet yetkisini böylesine acımasız kullanır mıydı?İktidar bağımsız kurumlardan hoşlanmıyor. Çünkü Gelir İdaresi özerk olsa bu tecavüz belki de hiç yaşanmayacaktı.Evet, demokrasi açılımı gerekiyor. Hem de acilen. Ama temelden başlayarak.
Demokrasimizin iktidara alternatif üretme kabiliyeti dumura mı uğradı?Hayır, sorun bence muhalefette...AB ülkeleri büyükelçilerine “onlarca reforma karşın Türkiye 10 yıl öncesinden daha demokratik değildir. Yargı daha bağımsız, basın daha özgür değildir” diyen CHP lideri bir gerçeği ortaya koymuştur.Ama bütün gerçeği bu sözler ifade etmiyor.Financial Times gazetesi de dün Başbakan Erdoğan’ın Doğan Medya Grubu’na reva gördüğü muamelenin kişisel bir kan davasını aştığını, yok edici vergi cezasının yabancı yatırımcıları huzursuz ettiğini yazıyordu.Garip ama Türkiye’nin AB kalitelerine sahip bir ülke olabilmesi yolundaki umudu hâlâ AKP iktidarı temsil ediyor.Direksiyon kimde?Krize, işsizliğe, yolsuzluklara basın ve ifade özgürlüğü üstünde artan baskılara rağmen bu kanaat değişmemiştir.Demek ki çözümü, halk yığınları üstünde umut ve heyecan yaratamayan muhalefet partilerinde, özellikle de oyları yüzde 20’de donma gösteren ana muhalefette aramak zamanı gelmiştir!..CHP’nin siyaseti, iktidar partisinin “ak” dediğine onun “kara” demesi ile oluşuyor adeta. Bu durum CHP’nin dolaylı biçimde AKP tarafından yönetilip yönlendirildiği anlamına gelmiyor mu?Avrupa Birliği idealini gerçekten benimsemediği sürece CHP’nin içerde ve dışarda etkili desteğe sahip olamayacağı kesindir.AbartmayalımTürkiye’nin AB üyeliği davasını CHP lideri Baykal’ın en az Finlandiya eski Cumhurbaşkanı Ahtisaari kadar içten ve yüksek sesle savunması gerekirdi.Baykal, hem Müslüman hem laik ve demokratik bir ülke olan Türkiye’yi üye olarak kazanmadıkça AB’nin dünya siyasetine ağırlığını koyamayacağını Avrupa başkentlerine anlatsaydı, bugün en azından CHP daha iyi bir yerde olurdu.CHP şu anda demokratikleşme reformlarına direnen parti olarak görünüyor. Gerçek böyle olmayabilir ama suçlama yakışıyor, yapışıyor.Oysa iktidar alternatifi olmak zorunda olan bir partinin “açılım”ları daha baştan reddetmesi değil, içeriğini tartışmaya hep hazır olması gerekir.AB büyükelçilerine açılım karşısındaki tutumunu mazur göstermek için olmalı, Baykal Türkiye’nin de Irak’takine benzer kanlı bir sürece girmesinden korktuğunu ifade etmiştir.Riskleri abartan bir ifadedir bu. Çünkü ortada bir proje bulunmuyor. Terör unsurları ile ilişkili çevrelerin seslendirdiği özlemler ciddiye alınmayacaktır.Zaten Baykal da ölçüyü kaçırdığını fark etmiş olmalı ki dün görüşlerini açmasını isteyen gazetecileri şaka ile karışık cevapsız bıraktı.Elma Festivali için gittiği Çivril’de “Bugünkü gündemi elmaya ayırdım” dedi ve elmayı yedi. Afiyet olsun..Yeter ki iktidara alternatif üretme yeteneğimiz ayvayı yemesin!.
Türkiye karşıt rüzgârların çarpıştığı bir boğazda kendine çıkış arıyor sanki.Toplumun ağırlıklı tercihi bellidir: Atatürk’ten miras düşünce sistemi onu medeni dünya ile beraber olmaya yöneltiyor.Ama diğer yanda din sömürüsü, radikal milliyetçilik ve bölücülükten hız alan cereyanlar yoldan çıkma riski yaratıyor.Oysa Türkiye elli yıllık kıdeme ulaşmış demokrasisi ile istikrarsızlıklar yaşamaya mahkûm olmadan ve zaman kaybetmeden yolunda yürüyebilmeliydi.Bunun için öncelikle demokrasi sayesinde elde ettiklerinin kadrini kıymetini iktidar partisinin takdir etmesi gerekirdi.Rejimle çatışmak yerine tek başına iktidar imkânının güven duygusu ile başarılarını çoğaltmaya çalışması daha akıllı bir tercih olurdu.Öyle olmadı. Dinle oynamaya devam ettikleri için Anayasa Mahkemesi’nde “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olmaktan hüküm giydiler.Bu tecrübe bile iyiliğe vesile olabilirdi.Mesela AKP iktidarı o maceracı defteri kapatır, gerçekten rejimle kavgasına son vermiş bir merkez sağ parti kimliğini sahiplenebilirdi.Laiklikle bozmuş...Ama hayal kurmamak lâzım; bağımsız medya üstüne çullanarak demokrasinin temel değerleri ile kavgadan vazgeçmeyen bir iktidar böyle bir dönüşümü gerçekleştiremez.Anayasa Mahkemesi’nden çıkan mahkûmiyet Demokles kılıcı gibi tepede sallandığından din sömürüsü AKP için ağır risktir. Yeni bir kapatma davasına davetiye çıkarmamak için laikliğe muhalefet doğrudan değil, dolanarak yapılıyor.AKP’nin anayasa operasyonları için sürekli danışmanlığından yararlandığı Prof. Ergun Özbudun işte bu hizmet için yeniden sahneye çıkmıştır.İngiliz meslekdaşı Prof. William Hale ile birlikte yazdıkları kitapta Ergun Özbudun “Kamu düzenini bozmadıkça bir dinin kamudaki görünürlüğünü yasaklamak doğru bir şey değil” diyor.Kamuda örtünmeye izin vermediği için Türkiye’deki laikliği “militan, dayatmacı laiklik” diye yerin dibine batırıyor, “Türkiye pasif laikliğe geçmelidir” diyerek türban amigoluğu yapıyor.Efendim kadın hâkimler türban takmamalı imiş ama milletvekilleri ve üniversiteli kızlara yasak olmamalıymış. Fransa’da bile bu boyutta yasak uygulanmıyormuş.Negatifi de yolda...Türban konusunda bir rövanş hazırlığının işaret fişeği sayılabilir Özbudun’un açıklamaları.Anayasa’daki değiştirilemez laiklik ilkesinin yeni tanımlar icat edilerek delinmesi mi, aşındırılması mı; ne derseniz deyin; ama din istismarını yeniden güncel hale getirme arzusu çok açık kendini belli etmektedir.Çünkü bu sömürü silâhının parlatılıp kuşanılması zamanı, yani seçim vakti gelmektedir.Prof. Özbudun hiçbir Avrupa ülkesinde türban yasağı bulunmadığını söylerken her toplumun kendi şartlarına uygun modelleri üretmek zorunda olduğunu unutuyor.Siyasal İslâm, sözünü ettiği hiçbir toplumda rejim tehdidi doğurmuyor.İşte o sebeple başka hiçbir Batı ülkesinde benzeri bulunmayan Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de vardır ve önemli bir örgüttür.Özgürlüklerine sahip çıkan toplumun laiklik üstündeki oyunlar karşısında pasif seyirci olmaması gerekir.Çünkü siyasetin dümen suyuna giren ve “pasif laiklik” maskaralığını üreten bilim adamları yarın “negatif laiklik” ucubesini de icat edebilirler!
Birleşmiş Milletler UNESCO örgütünün başında bugün bir Türk oturuyor olabilirdi.Uluslararası saygınlığın nirengi noktalarından biri sayılan bu koltuğu basiret yoksunluğu kaybettirmiştir!İktidar, Mısır’ın eski Kültür Bakanı Faruk Hüsnü’ye söz verdiği için, seçilmesi Amerika tarafından neredeyse garanti edilen Zülfü Livaneli’yi aday göstermemiştir.Ama bu fedakârlık da işe yaramamıştır.Dün yapılan oylamada UNESCO Genel Direktörlüğü’ne Mısırlı Faruk Hüsnü değil Bulgaristan adayı İrina Bokova seçilmiştir.Demokratik bir ülkede böylesine önemli kayıpların hesabı sorulur ve bedeli ödetilir.Çünkü bu olayda siyasi iktidar yetkisini aşmıştır.Türkiye’ye kazandırılması neredeyse garanti olan böylesine önemli bir temsil görevini başka bir ülkenin yararına reddetmek, hangi seviyede alınmış bir karardır?Hükümet kimin malını kime ikram ediyor? Ülkeye saygınlık getirecek bir fırsat hangi nedenle feda ediliyor?Kurtarıcı aday LivaneliDışişleri Bakanı hesabını vermek zorundadır.UNESCO Genel Direktörlüğü’ne bir Türk’ün seçilmesi şansı nasıl doğdu, nasıl kaçırıldı; acı bir hikâyedir.Dört yılda bir yenilenen seçimin zamanı idi. Bu görevin coğrafi ve kültürel bloklara dönüşümlü olarak verilmesi yönünde bir gelenek vardır ve sıra Müslüman ülkelere gelmişti.Eski Kültür Bakanı Faruk Hüsnü’yü Mısır aday gösterdi. Fakat bu kişinin sicili talip olduğu görevin sorumluluğunu taşımaya izin veremezdi. Çünkü geçen yıl adayın “Mısır’daki İsrail kitapları yakılmalı” diye konuştuğu ortaya çıkmıştı.UNESCO gibi evrensel bir kültür zemini kitap yakmaktan söz eden bir adamı örgütün başına geçiremezdi. Nitekim önemli aydınlar bayrağı açtılar.Amerikan diplomasisi, tıkanıklığı giderecek bir projeyi işler hale soktu:13 yıldan beri UNESCO’da iyiniyet elçisi olan ve Genel Direktör Danışmanlığı yapan Zülfü Livaneli örgütün başına getirilmeliydi.Livaneli Müslüman bir ülkeden geldiği için hem nöbet değişimi geleneğine zarar vermeyecek, hem de ününü hak etmiş bir kültür adamı olarak makamı onurlandıracaktı.Sadece Türkiye kaybettiAmerikan hariciyesinin Ankara’da müjde gibi karşılanmasını beklediği öneri buz gibi bir duvara çarptı:T. C. Hükümeti söz verdiği için Mısır adayını desteklemekten vazgeçmeyecekti.Dün yapılan oylamada Türkiye, İslâm ülkeleri ile beraber ve Arapların yanında Mısırlı’yı seçtirmek için kahramanca (!) mücadele sergiledi. Ama başarılı olamadı.Zülfü Livaneli üzerinden yaptığı fedakârlığın karşılığını alamadığı gibi UNESCO’nun dönüşümlü seçim geleneğine de zarar verdi.Çünkü “kitap yakmaya hazır” adayın alternatifi olan Bulgaristan adayı bir anda kurtarıcı kimliğine kavuştu ve yeterli oyu topladı.Türkiye, kazanacağı bir seçimi Livaneli’yi aday göstermediği için kaybetmekle kalmamıştır.“Kitap yakarım” diyen bir adayı seçtireceğim diye çırpındığı için uğradığı kayıp ve işlediği ayıp daha ağırdır, daha onur kırıcıdır.Seçimi kazanan Bulgar adayın adı Bokova. Kader sanki muzip bir oyun oynadı!
Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki ağalık düzeni bu bölge halkının ayağındaki pranga, önünü tıkayan duvardır.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ gerçekçi bir teşhis yaptı:“Özellikle bu bölgedeki insanlarımız ağalardan çekti. Bugün bu noktalardaysak altında yatan temel nedenlerden biri bu. Zamanın ağalarından çeken insanlarımız şimdi siyaset ağalarından, terör ağalarından muzdarip. Esas sorunlardan bir tanesi halkımızın bu siyaset ağalarından, terör ağalarından kurtarılması..” Çağın en önemli kazanımı insan hakları ve uluslararası hukuktur. Çağdaş devlet için birinci öncelikli görev, her vatandaşını bu kazanımlardan yararlandırmaktır.Oysa Güneydoğu’daki aşiret düzeni ağa kullarını vatandaş haline getirme çabalarının önüne sürekli utanç duvarı örüyor.Sürü kolay yönetilirPKK terörü yüzünden Batı illerine yönelik büyük bir göç dalgası yaşandı.Öyle ki şu anda Kürt kökenli nüfusun daha fazlası Güneydoğu dışındaki yurt köşelerinde oturuyor.Ama şunu görüyoruz: Batı’daki Kürt kökenli seçmenler Kürtçü partiye veya Kürtçü adaya oy vermiyorlar. Neden?Çünkü Batı’ya kendini atanlar özgürlüğünü kazanıyor, oyunu tehditle gösterilen istikamette kullanmaya mecbur olmuyor.Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı AKP’li Burhan Kuzu dün Kürt açılımı bağlamında aşiretlerin de görüşünün alınabileceğini söylüyordu.Neymiş?.. “Aşiretler Güneydoğu’nun bir gerçeği, yıllardır var olan bir realite” imiş!..Cumhuriyetimizin maalesef en büyük başarısızlığıdır bu realiteye boğun eğmek!Çünkü geri bırakılmış yığınları, düzen üstünde yaratacağı risklerden azade kılmanın en ucuz yolu onları sürü halinde yaşatmak, başlarına da birer ağa -isterseniz çoban deyin- koymaktır.Yakın zaman öncesine kadar devlet Güneydoğu’daki köy korucularının maaşlarını toptan aşiret reisine verir o da istediği kadarını adamlarına dağıtır, aslan payını kendine saklardı.Cemaatçi siyaset gibiAKP din sömürüsünden beslenen bir parti olarak “oy depoları”nı bir realite olarak kabullenmeye alışkındır.Yararlanır çünkü.TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı’nın seçmen oylarını toptan devşirme yöntemi olan cemaatçi siyasetin başka bir versiyonunu onurlandırmasında şaşılacak bir şey yoktur.Çoğulcu bir dünyanın varlığını kabul etmeden hiçbir alanda demokrasi açılımı olmaz, yapılamaz. Kürt açılımının da başarı anahtarı demokratikleşmedir. Demokratikleşme sürü anlayışına dayalı aşiret düzenini yerle bir etmek, herkesi kendisinin efendisi yapmak ve insan hakları ile taçlanmış onurlu vatandaşlar haline getirmektir.Oylarına da sahiden saygı göstermektir.Yüzde on seçim barajına dokunmayan bu çarpıklıktan haram yiyen bir iktidarın demokratik açılım yapması mümkün değildir. Bu olsa olsa bir siyasi dolandırıcılık olur.AKP iktidarı dünyada benzeri olmayan yüzde on seçim barajını yüzde 5’e indirmedikçe ve Suriye sınırında mayından temizlenecek arazileri bölge halkına dağıtacağını taahhüt etmedikçe açılım yaptığını, akıl ve vicdan taşıyan insanlara inandıramayacaktır.
Bilinen bir hikâyedir ama olsun; anlaşmazlığa düşen iki aile Hoca’nın hakemliğine başvurmuşlar.Hoca bir tarafı dinlemiş “haklısın” demiş ikinciyi dinlemiş ona da “haklısın” demiş.Tarafları Hoca’ya getiren kişi isyan etmiş:- İkisine de “haklısın” diyorsun, böyle hakemlik olur mu?Hoca mahzun mahzun bakmış itiraz eden adama “Sen de haklısın” demiş.Tüm tarafların haklı olması sorunun çözümünü kolaylaştırmıyor, aksine zorluğu artırıyor.Baykal’ı dinleyenler hak veriyorlar. Terörü bitirmeye yönelik projenin içi boştur. Baykal “Açıkça söylemediklerini bize söyletmeye çalışıyorlar. Nereye gideceğini bilmediğim gemiye binmem” diyor.Başbakan’ın dün Amerika’ya gitmeden önce ağzından çıkan bir söz, CHP liderinin haksız olmadığını göstermiştir. Başbakan Erdoğan, Baykal’a açılımı konuşmaya davet edeceği mektubunda detay bulunmayacağını belirttikten sonra şu ifadeyi kullandı:“Burada asıl olan kendilerinin bu havuza (Demokratik Açılım Projesi) ne katacaklarıdır.” Askerin yaklaşımıÖnemli bir projeye muhalefetin bu ölçüde sorumlulukla dahil edildiğine dünyada herhalde başka örnek yoktur.Ama AKP kurnaz ve baskın bir siyaset izliyor. Açılımın içinin boş olduğunu söyleyenleri yandaş medyanın propaganda makinesine hedef gösteriyor.Gözyaşları ile takviyeli “Anneler ağlamasın, gençler ölmesin” sloganları, terörden çok çekmiş toplumda iktidara kolayca haklılık zemini sağlıyor.Bayram vesilesiyle dün Nusaybin’e giden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ dikkate değer mesajlar verdi.Mantığı duygusallıkla derinleştiren konuşmanın bütününden, terörü bitirmeye dönük iktidar arayışına Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin de belli koşullarla katıldığı anlamı çıkıyor.Orgeneral Başbuğ “Evlâtlarını terör örgütüne kaptıran ve bu acıları yaşayan o anne ve babaların da acılarını anlamak zorundayız” dedi. Tek çıkar yolun terör örgütünün silâhlarını bırakması olduğunu belirttikten sonra terör oldukça operasyonların da sona ermeyeceğini ifade etti.İki aydır koptuk..Başbuğ’un bölünme tedirginliği taşıyanlara “Korkmayın TSK var” anlamında güvence vermesi, terörü bitirmek konusunda ortaya çıkan iç ve dış şartları değerlendirmeye askerlerin de istekli olduğunu göstermez mi?Kimse “demokrasilerde askerden böyle bir konuda onay beklenmez” demesin. Teröre karşı çeyrek yüzyıldır savaşan ve 5 bini aşkın şehit veren bir ordunun söz söylemeye hakkı vardır.CHP lideri Baykal siyasetini değiştirmelidir.Haklı olsa bile haklılığını kitlelere kabul ettirememiştir çünkü.Almanya Dışişleri Bakanı ve bir hafta sonra yapılacak seçimde Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin başbakan adayı olacak Steinmeier dün CHP’den bahsederken “Türkiye’de bir kardeş partileri olduğunu ancak aralarında derin görüş ayrılıkları bulunduğunu” söyledi.Başbakan’ı dinledikten sonra diyeceklerini onu dinlememek için gerekçe yapmak Deniz Baykal’ı haklı olduğu bir davada haksız duruma düşürmüştür.Kapılarını kapatmasaydı açılım projesi ya mesafe alır ya da seçim için düzenlenmiş kurnazca bir oyun olduğu açığa çıkardı.Türkiye’nin siyaset gündemi gerçek sorunlara sırtını dönmezdi.İşsizlik ve yolsuzluklar unutuldu.İktidar 2 aydan beri huzurevi sükûneti içinde yaşıyor!
Her güne bayram sevinci ile uyanacağımız bir yaşamı bize sadece ADALET garanti edebilir.Adalet açlığı çeken bir ülkenin insanları gerçek bayramları yaşayamazlar.Hepinize gerçek bayramlar diliyorum.Avrupa Birliği Komisyonu’nun yargı sistemini değerlendiren son Türkiye raporu sarsıcı tespitler yapıyor. Çünkü sorunlar ciddidir ve düzelme köklü reformlar talep ediyor.Adalet Bakanı’nın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda yer almaması lâzım. AB Komisyonu aksi halde yargı bağımsızlığının tehdit altında olacağını söylüyor.Ayrıntılı haberde göreceğiniz gibi iktidar bir çok tavsiyeyi dikkate aldığı halde Adalet Bakanı’nı HSYK’dan çekmeye razı olmuyor.Askeri yargı ile ilgili taleplerin önemli kısmı rapor yayınlanmadan önce geçen yaz karşılanmıştır, geri kalan önerilerin gerçekleşmesi de zaman alacaktır.Adaletsizlik müzesiAma derhal hayata geçirilmesi mümkün olan ve toplum vicdanının gerçekleşmesini beklediği bir tesbit ve öneri var ki çok önemlidir:“Türk hakim ve savcıları, gözaltı ve tutuklamanın sadece kamu yararının tam olarak gerekli görüldüğü durumlarla sınırlı olmasına dikkat etmelidir.” Eğer aksine örnekler hukukun ihlâli ise Silivri’deki mahkeme ve cezaevi kompleksi bir adaletsizlik müzesi olmuyor mu?“Kurunun arasında yaş da yanarmış” sözü Ergenekon davasındaki haksızlıkları tam anlatmıyor.Bu davada hukuka uygun biçimde suçlanabilen her bir şüpheli, adeta beş iktidar muhalifinin toplanıp zindana kapatılması için kullanılmıştır.Bugünkü manşetimize konu olan 51 nolu DVD, yargının başına sarılan entrikaların çirkinliğini anlamak bakımından tipik örnektir.Bin yıllık kör düğümBazı komutanların, savcı ve hakimlerin özel hayatlarına ait gizli görüntüler içeren bu DVD eski bir asker olan Avukat Levent Göktaş’ın bürosunda bulunmuştur.Tutuklanması üzerine Göktaş’ın avukatlığını yapan Serdar Öztürk o DVD’nin büroya polisler tarafından yerleştirildiğini iddia etmiş, çok geçmeden kendisi de Ergenekon şüphelisi olarak tutuklanmıştır.Çünkü onun bürosundan da Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’e mal edilen sahte darbe belgesi bulunmuştur. Ve o belgenin de oraya “birileri” tarafından yerleştirildiği iddia edilmiştir.İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan “Ergenekon soruşturması herhalde 1000 yıl sürecek” diyordu dün.Arama, zorla getirme, ifade alma işlemlerinde görevin kötüye kullanıldığını, özel hayata müdahale edildiğini, fakat mağdurların şikâyet haklarını bile kullanamadıklarını anlatıyordu.Silivri’de neyle suçlandığını bilmeden iki yılını tamamlamış insanlar var.Bugün onları hatırlamanızı öneririm.Ve hepinize haksızlıkların son bulduğu günlerde yaşanacak gerçek bayramlar dilerim.
Siyasetçi oy avına çıktığı zaman çekilmez oluyor. Çünkü yaptıkları ve söyledikleri insanları isyan ettiriyor.Terörü bitirmeye yönelik çabalara muhalefetin uzak durması ne kadar anlaşılmaz ise iktidarın bu sorunu sürekli sıcak tutan tavrı da o kadar çelişkilidir.İktidar bir yandan “Açılımın içinde ne var aç da görelim” diyen muhalefeti “Böyle işler açıla saçıla yürümez, gizliliği ve disiplini vardır” diye cevaplarken bir yandan da Başbakan günde bazen üç-dört yerde kürsüye çıkıp “demokrasi açılımı” pişiriyor.Tabii suçlamalar ve tahriklerle muhalefetin ensesinde boza da pişiriyor!Dün İstanbul’daki AKP il başkanları toplantısında Başbakan Erdoğan konuşmasına her zamanki gibi “anneler ağlamasın, evlâtlar toprağa düşmesin” tiradı ile başladı sonra aniden şunu deyiverdi:“Birileri terör sorununu çözmek istemedi!” Bu, muhalefetle samimi olarak işbirliği yapmak isteyen bir siyasi liderin söyleyeceği söz değildir. Çünkü her şeyden önce gerçeği yansıtmıyor.İnsanlar unutkandır ama AKP’nin iktidarı “sıfır terör” ortamında devraldığını unutacak kadar değil!Birilerinin terör sorununu çözmek istemediğini iddia eden siyasetçi eğer 7 yıldır işbaşında olan kişi ise, herkesten önce kendi sorumluluğundaki yılların hesabını vermek zorundadır.Ama herkes için en iyisi böylesine hassas bir sorunu, oy avlama siyasetinin sakızı olarak çiğnemekten vazgeçmektir.Başbakan dün CHP lideri Baykal’a bayram ertesi mektup yazacağını, kabul ederse gidip konuşacaklarını söyledi. Doğru bir karardır bu. İkinci bir mektubu MHP lideri Bahçeli’ye göndermesinde bile büyük yarar vardır.Eğer kapımıza geldiği söylenen terörü bitirme şansı, siyasi itiş kakış yüzünden heba edilecek olursa, şu veya bu partinin değil baştan aşağıya tüm siyaset kurumunun başarısızlığı olacaktır.Siyaset yandaşları bilemek için değil akıllı insanları ikna etmek için yapılmalı!İktidar kıskançlığıÖnemli yerlere gelmiş siyasetçiler bile bazen sahip oldukları şansların değerini bilemiyor.Başbakan önceki gün gazete ve TV yayın müdürlerine “Merkez Bankası’nın durumunu tasvip etmiyorum. Enflasyonun hesabını millete ben veriyorum” demiş, dün de AKP il başkanları toplantısında şikâyetinin gerisindeki nedeni açıklamıştı:“Özerk kurumlar faydalı olmuyor!” Halbuki birilerinin anlatması gerekirdi ki Merkez Bankası iktidarın onurunu kurtarmıştır. Başbakan Yardımcısı Babacan dün Londra’da söylediklerini keşke gitmeden önce Başbakan Erdoğan’a da söyleseydi:“Merkez Bankası’nın özerkliğinin ekonomideki başarımızın ana unsurlarından biri olduğunu düşünüyorum.” Gerçekten de özerk bir kurum olarak Merkez Bankası, Başbakan’ın inancının aksine faydalı olmuştur. Çünkü o da, bağımsızlığı gasp edilen kurumlardan biri olsaydı iktidar çok daha altından kalkılamaz hesapların muhatabı durumuna düşerdi.Merkez Bankası rolünü doğru oynamıştır. Faizi indirmiş, özel sektör kredi kullanabilir hale gelmiştir. Şu anda yalnız özel sektör değil Hazine de ucuz para buluyor.Ama o “Belediyelere nasıl para vereceğim?” derdinde.“Banknot matbaasını çalıştır” emrine “başüstüne” diyen Merkez Bankası özlemle değil ibretle hatırlanacak bir geçmiştir.AKP iktidarı, özerk kurumları çoğalmış bir demokrasiye yürümelidir.Unutulmasın: İktidar paylaşıldıkça demokrasi çoğalır!