Türkiye-İsrail ilişkileri beklenmedik bir krize girdi. Kalp krizi gibi. Soğukkanlı bir müdahale gerekiyor ama bunu ancak Başbakan Erdoğan yapabilirdi.Halbuki dün Irak’a giderken açıkladığına göre krizi başlatan düğmeye başkası değil Başbakan’ın kendisi basmış.Konya’da planlanan çok uluslu askeri tatbikattan dışlanmayı İsrail bunalım çıkarmadan hazmedecekti.Savunma Bakanlığı “Türkiye bizim stratejik müttefikimiz” diyerek bunun işaretini de verdi.Ama Türkiye’den iki darbe daha geldi.Başbakan Erdoğan Dubai televizyonu El Arabiye’ye Anadolu Kartalı tatbikatından İsrail’in niçin çıkarıldığını açıklarken sert ifadeler kullandı:“Halkımızın vicdanını göz önüne aldık. Çünkü halkım İsrail’in katılmasını istemiyordu. Yetkililerimizle istişarelerde bulunduk ve tatbikatların İsrail katılmadan yapılmasına karar verdik.” Başbakan, İsrail’e yönelik dışlayıcı tavrı geri dönülmez noktaya götüren sözlerini dün Irak’a hareketinden önce de tekrarladı ve “halkın taleplerini göz önünde bulundurma mecburiyetlerinin bir sonucu” olarak karar aldıklarını öne sürdü.“One minute” tatlı geldi..Krizi tırmandıran başka bir gelişme de gece TRT televizyonunda yaşandı.İsrail askerlerinin savunmasız Filistinli sivillere karşı yürüttüğü acımasız operasyonları dramatize eden “Ayrılık” adlı TV dizisinin gösterimi İsrail başkentini altüst etti ve hemen şu tepki geldi:“Hükümet sponsorluğunda bize en düşman ülkelerde bile gösterilmeyecek düzeyde olan bu görüntülerde İsrail askerleri gerçekle en ufak bir ilgisi olmayan şekilde bebek katilleri olarak gösterilmektedir. Bu yapılabilecek en ağır tahriktir!” Başbakan’ın “one minute” çıkışı Gazze’deki masumların hakkını arayan bir itiraz olarak yankı yapmış, taraftar da bulmuştur ama tatbikat krizi ile açılan yaranın ısrarla kaşınması, hangi iyi amaca hizmet edecek; bunu anlamak kolay değildir.Nedenleri arayan tahminler yapılacaktır kuşkusuz.Mesela AKP iktidarının yürüttüğü dış politikada artık ideolojinin yerini hızla din faktörünün almakta olduğu söylenecektir.“Boyun eğmeyiz” şovu mu?Suriye ile iyi ilişkiler kurmanın maliyeti İsrail’i kaybetmek mi olmalı?Bu da sorulacaktır.Müslüman dünyanın liderliğine heves eden AKP iktidarı, tarihin tanıklığında güven duyulmayı hak etmeyen bu rejimler uğruna geleneksel politikalarından vazgeçmemelidir.Krizi tırmandıran başka bir sebep de iktidarın dış baskılarla hareket ettiğine dair kanaati yıkma isteği olabilir.Bilindiği gibi ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton New York’ta görüştüğü Türk ve Ermeni Dışişleri Bakanlarına “ülkelerinizde muhalefete aldırmadan yürüyün” tavsiyesinde bulunmuştu.Zürih’teki imza töreninde resmin önünde iki ülkenin bakanları, arkalarında sanki onları oraya zorla getirerek oturtan ABD, Rusya ve AB yüksek temsilcileri...Başbakan Erdoğan, bu görüntünün yarattığı algıyı yıkmak için bu krizden yararlanmak istemiş olabilir mi?Dünkü sözleri bu niyeti dışa vuruyor:“Türkiye güçlü bir ülkedir, kendi kararını kendisi verir. Birilerinin tavsiyesi ve birilerinin talimatı ile Türkiye karar vermez, karar almaz!” Her yönü ile tatsız ve maliyeti tahripkâr olacak bir tırmanıştır yaşanan.Dileğimiz iki tarafın da aklı selime hızla dönmesidir.
Avrupa Birliği’nin ilerleme raporları, sağlık kontrolü ardından verilen check-up raporlarına benzer.Dün açıklanan ilerleme raporunu aynı güven duygusu ile karşılamak yerinde midir; buna karar vermeden önce düşünmek gerekecek.AB Komisyonu belgeleri AKP iktidarının eylem ve tercihlerine genel olarak destek veriyor.Gerek anayasa değişikliği ve yargı reformu konusunda, gerekse askerlere yönelik önyargılı eleştirel bakış konusunda AB kulislerinde iktidarın başarılı bir lobi çalışması yaptığı anlaşılıyor.AB Komisyonu daha önce Ergenekon davasına sadece değinmekle yetinirken bu defa “Türkiye’nin ayağına gelen fırsat” olarak değerlendirmiştir.Bu yorum, süren bir davaya uluslararası boyutta bir müdahale değil midir?Dava bitti, mahkeme kararını verdi de biz mi duymadık, yoksa AB Komisyonu davayı kendi kafasında bitirdi ve hükmünü verdi mi?Bu yılın ilerleme raporunda öncelikle askerlerin siyasete müdahalesine yönelik itiraz nedenlerindeki azalma olumlu bir ilerleme olarak not edilmeli, yargıya ilişkin endişelerin sürmesindeki vebalde AKP iktidarına da büyük pay düştüğü belirtilmeliydi.Barut yoksa gerisi boşBrüksel’de oturanların şunu bilmesi lâzım:AB’ye girerse Türkiye bütün olarak girecek, sadece AKP girmeyecek. O bakımdan böyle raporların adil yazılması gerekiyor. Tabii Türk halkının bir kesiminde sempati uyandıralım derken geri kalanlarda mevcut olan şüphe ve güvensizlik derinleşsin istenmiyorsa...AKP’ye gerçekten dostluk yapmak isteyen AB Komisyonu’nun basın özgürlüğüne yönelik tehditler konusunda daha kararlı ve zorlayıcı ifadelerle tavır koyması gerekirdi.Raporda Doğan Yayın Holding’e kesilen yüksek vergi cezalarının ekonomik açıdan grubun yaşayabilirliğini tehlikeye düşürme potansiyeli taşıdığı ve bu nedenle uygulamada “ifade özgürlüğünün etkilenebileceği” belirtiliyor.“Etkilenebileceği” sözü bir ihtimal içeriyor. Oysa demokrasiyi yok edeceğinden emin olmaları gerekir!Savaşta topçu ateşi durunca cephe komutanı telefona sarılıp sebebini sormuş. Topçu komutanı “Efendim birçok nedeni var. Birincisi, barut bitti; ikincisi...” derken cephe komutanı sözünü kesmiş:“Gerisini sayma, bu yeter!” Basın özgürlüğü demokrasinin barutudur. O yoksa diğer gerekler varmış, yokmuş fark etmiyor.Cem Uzan’a fırsat çıktıKorkarım Fransa’dan siyasi sığınma talep eden Cem Uzan tarafından bile kullanılacaktır bu eksiğimiz.Genç Parti’de Cem Uzan’ın yardımcısı olan Emin Şirin, ÇEAŞ ve Kepez’e el konulması nedeniyle açılan davanın sona yaklaştığını belirterek şunu demiş: “Cem Uzan 20 milyar doları kazandığında Türkiye’de başına ne geleceğini bilemezdi.” Normal olarak böyle bir gerekçeyi Fransa kabul etmezdi. Çünkü Türkiye AB eşiğindeki bir demokratik hukuk devletidir. Ama normali yaşamıyoruz şu aralar ve iktidarın Doğan Yayın Grubu’nun canına kasteden tutumu Uzan’a beklediğinden âlâ ikna gerekçesi sunuyor.Şunu diyecektir Fransa’ya: “Demokratik denetim ve eleştiri çerçevesinde yayın yapan tarafsız ve bağımsız bir medya grubuna bile tahammül edemeyip onu temelsiz vergi cezaları ile yok etmeye kalkışan bir siyasi iktidar, kendisine siyasi rakip olmuş medya sahibi bir parti lideri olarak bana neler yapmaz?” Öncelikli ihtiyacımız basın özgürlüğü yolunda ilerlemektir.İlerleme raporunu yazanların gözü bozuk ve aklı karışık!
Başbakan’a yetişmek imkânsız. Hiçbir dönemde siyasi yorumcular bu kadar nefes nefese kalmamıştı.Deniz Baykal’ın cevabi mektubundaki değerlendirmeler toplumsal merakın odağında olduğu için öncelik aldı ama aslında Başbakan’ın Dördüncü Din Şûrası’nı açarken yaptığı konuşma daha önemsiz değildi.Başbakanlar her konunun başdüşünürü veya bir numaralı bilirkişisi olamaz. Türkiye’nin şansı mı, yoksa şanssızlığı mı bilinmez ama bizimki tam tamına öyle...Kürsüdeki Erdoğan, laik bir ülkenin başbakanından çok bir ulemaya benziyordu. Çünkü Din Şûrası’na hedef gösteriyordu. Peki bu bilimsel topluluğu yönlendirecek birikime sahip midir? Değil ama millet seçtiğine göre her şey olabilir! O öyle inanıyor...Başbakan, ilâhiyat biliminin dilinde bir reformun kaçınılmaz olduğunu “bir gerçek olarak Şûra’nın önüne” koyduktan sonra şu saptamayı yaptı: “Halkın ihtiyaçlarından, güncel meselelerden kopuk bir bilim dili halk arasında boşluk doğuracaktır. Çünkü biz insanlara akıllarının anlayacağı dille hitap etmek durumundayız. Bu boşluk da bugün ibretle şahit olduğumuz gibi medya vaizleri tarafından doldurulacaktır eğer biz boş bırakırsak...” Oysa Başbakan dahil herkes çok iyi biliyor ki din sömürüsünün en tahrip edici örneklerini siyaset vaizleri gerçekleştirmişlerdir.Medyadaki vaizlerin önemli çoğunluğu deyim yerindeyse siyaset vaizlerinin papağanı olarak çalışmaktadır.Siyaset din istismarından bir arınabilse Başbakan hayretle görecektir ki medya vaizleri bir haftada dinleyicisiz, okuyucusuz kalacaktır.AKP iktidarı hiç değilse din şûrasına istikamet ve gündem tayin etmemelidir. Bu yalnız laik rejimle yönetilen bir ülkede aklın emri değildir.Fazladan, bizde bir yüksek mahkeme kararı da aynı şeyi söylüyor.Anayasa Mahkemesi bire karşı on oyla AKP’nin, laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğuna hükmetmedi mi?Din sömürüsü yapan siyasetçiler, dine, Diyanet’e yardım ettiklerini düşünürler, söylerler. Oysa yapacakları en hayırlı hizmet bilmezler ki...Gölge etme başka ihsan istemez! Hesap sorana bakınBülent Arınç’ın bir sözü yoğun gündem arasında gürültüye gitti. Oysa tartışmak ve doğru bir sona bağlamak gerekiyor.Mesela terör ortamında askerlik görevi yapmanın, uygulamada adaletsizlikler doğurduğunu söylerken haklı idi: “Tuzu kuru olanların bir derdi yok Türkiye’de. Onlar çok rahat bir çaresini buluyorlar, evlerine en yakın yerde sevgili çocuklarının askerlik yapmasını temin ediyorlar. Ama Anadolu çocuğunu siz neresiyse el üstünde götürüyorsunuz, otobüslere koyuyorsunuz, ama bir sene boyunca ‘oğlum acaba sağ gelecek mi?’ diye arkasından korku ile bekliyorsunuz. Korkuyu kaldıralım Türkiye’de...” Yedi yıldır ülkeyi tek başına yönetiyor olup da, adaletin en kıskançlıkla uygulanması gereken bir alanda haksızlıktan şikâyet eden, hem de bunu vicdanlarda isyan doğuracak sözlerle yapan bir iktidar dünyada olmamıştır.Pazar günü “Her Açıdan” programında MHP Genel Başkan Yardımcısı Şandır bu tuhaflığı teşhir ederken haklıydı.Arınç “tuzu kuru asker kaçakları”nı biliyorsa gereğini yapmak zorundadır. Çünkü Başbakan Yardımcısı’nın görevi dedikodu yapmak değildir.Ayrıca bu cesareti niye AKP Büyük Kongresi’nde göstermedi; onu söylesin. Bütün sorumlular oradaydı.Çok tuzluya mal olur diye korktu mu?
Baykal’ın Başbakan’a cevabı bir “buyur gel” mektubundan ziyade savcılık iddianamesine benziyor.Bu “iddianame” nin içerdiği olayları ve değerlendirmeleri Başbakan Erdoğan’ın önemsiz ve değersiz görme ve gösterme hakkı yoktur. Çünkü CHP liderinin terörü bitirmeye yönelik açılım siyaseti konusundaki görüşlerine çok önem verdiğini resmi bir mektupla belgeye dönüştürmüştür.Kaldı ki Baykal’ın dün gönderdiği cevap mektubunda yaptığı kapsamlı değerlendirmeler birçok noktada büyük isabet taşıdığı için iktidara uyarıcı, dolayısıyla yararlı olacaktır.Mektuptaki şu tespit gerçeği yansıtıyor:Uzunca bir zamandır “iktidarın zihninde terör dönemine son verecek çözümün var olduğuna” dair bir inanç topluma pompalanmıştır.Milli kimliğimizi ve bütünlüğümüzü tartışmaya açan, Anayasa’nın ilk üç maddesinin değiştirilmesini talep etmeyi makul karşılayan bir siyaset zemini böylelikle yaratılmıştır.Ama bu, milleti ve devleti etnik temelde ayrıştırmak isteyen terör örgütünün projesine hizmet etmek değil mi?Huzursuzluk kaynağı...CHP’ye göre açılım sürecinin yanlış politikaları terör örgütünün itibarını ve bölgedeki meşruiyetini artırmıştır. Daha vahim iddia şu ki; “Güvenlik güçlerinin en önemli işi kendilerini korumak olmaya başlamıştır ve bölgede kamu düzeninin kontrolü elden kaçırılmaktadır!” Baykal izlenen yanlış politikaların terör örgütünü muhatap konumuna getirdiğini, “yurdun dört bir köşesinde çevresi ile uyum içinde yaşayan Kürt kökenli vatandaşları huzursuz etmeye başladığını” belirtmiştir.Bu da ciddiye alınması gereken bir uyarıdır.Başbakan’a giden mektup ve ekleri, ana muhalefet partisinin çözüme yardımcı olacak görüşlerini de kapsıyor.Bu mektuplaşmanın bir siyasi satranç oyunundan daha fazla bir anlamı ve sonuçları olmalı.Başbakan CHP’yi sürece dahil etmek yolunda zorlayıcı olmaya çalışırken belki aldığı zehir zemberek cevap mektubu nedeniyle pişmanlık duymuş olabilir ama olmasın.Çünkü Baykal’ın mektubu ile önüne gelen uyarılar ve öneriler, sonuçta doğabilecek büyük bir hezimetten ülkeyi ve tabii AKP iktidarını da kurtaracaktır.Ciddi ve samimi olalımCHP liderinin cevap mektubu, Başbakan’ı Baykal’la bir araya gelme isteğinden vazgeçmeyi düşündürecek kadar ağırdır. Ama konunun önemi bu olaya Başbakan’ın “sıra dışı” yaklaşmasını gerektiriyor.“Tehlikeli tuzaklar barındıran bu açılım politikasında hiçbir şekilde sizinle birlikte olamayacağımız çok açıktır..” Buna mektubun hüküm cümlesi gibi bakmamak gerekir.İşbirliğinin engeli, AKP’nin “açılım” tercihi değil, izlediği politikanın ürettiği tehlikelerdir.İki liderin buluşması, Baykal’ın mektubunda her şey sakınılmadan söylendiği için somut sorunların tartışılmasına imkân verecek ve çok da yararlı olacaktır.Deniz Baykal bu görüşmenin görüntülü olarak belgelenmesini istemiş ki bu öneriyi çok yersiz ve sakıncalı bulduğumu söylemeliyim.Başbakan ve ana muhalefet lideri iki devlet adamı gibi konuşabilmeli, ikisi de samimi düşüncelerini ileride aleyhlerine delil olarak kullanılacağı endişesi taşımadan açık açık söyleyebilmelidirler.TV tartışmasında hangi meseleyi çözdüler?
Dünyada son zamanlar pek az uluslararası anlaşma bu kadar güçlü ve çoklu desteği arkasında görmüştür.Türkiye ile Ermenistan’ı dün Zürih’te bir araya getiren protokolların imza töreni belki de bu yüzden son dakika krizi geçirdi.Çünkü Amerika, AB ve Rusya gibi çok kutuplu baskılardan da etkilenmiş olan süreç iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi ile kapalı sınırların açılması iradesini kayda geçirmiştir ama bu çok kolay olmamıştır.Sebebi belli; imza edilen belgeler taraf ülkelerin siyasetçileri için önemli riskler taşıyor.Nitekim dün akşamki son dakika arızası da, Türk ve Ermeni dışişleri bakanlarının yapacakları konuşmalarda muhalefetlerine açık vermemek tedbiriyle seçtikleri ifadeler yüzünden meydana geldi.Ama aşılması gerekirdi, aşıldı.Çünkü tarihten üretilmiş düşmanlığın tasfiyesi zamanı artık gelmiştir ve bu gerçek dünkü imza törenine tarihi olay önemi kazandırmıştır.Türk ve Türkiye düşmanlığı sayesinde iyi yaşayan ve yine o sayede itibar gören bir diaspora vardır pek çok ülkede.Türkiye karşıtlığını diasporanın sırtından yürüterek düşmanlığın maliyetini düşüren ülkeler de vardır.İmzalanan protokollar hedefine ulaştığı zaman bizim için daha dost bir dünya gerçekleşecektir. Çünkü Ermenilerin soykırım iddiasını resmen kabul etmiş 19 önemli ülke bulunuyor ve “Amerika ne yapacak” korkusu her yılın Nisanı’nı kâbusa çeviriyor.Bu süreç, soykırım iddialarını araştıracak bir tarih komisyonunun kurulmasını ve işgal altındaki Azerbaycan topraklarından Ermenilerin çekilmesini de kapsayacaktır. Kolay olmayacak. Ama en zor koşullarda yürüyen diyalog süreçleri, yaşanmış düşmanlık günlerinden her durumda daha iyi bir gelecek vaad edecektir.Düşmanlığın ürettiği adaletsizlik en büyük zararı hep bize verdi.Uluslararası siyasetteki ortak çıkarların çözüm yönünde buluştuğu az görülür bir fırsat değerlendirilmiştir.Bunu zarar görmesine izin vermeden kullanmak gerekiyor.Türkiye’nin birinci öncelikli özeni Azerbaycan’a verdiği söze bağlı kalmak olacaktır kuşkusuz.Ama ikinci önemli hassasiyet, diasporayı Erivan yönetimine karşı ayağa kaldırıp süreci baltalayacak tahrikleri, iç politika malzemesi yapmamaktır.Tarihi bir dönemeçtir, hayırlı olsun...*****Başbakan’ın “üç çocuk yapın” inadı...Başbakan “dediğim dedik” inadından vazgeçmiyor 3 çocuk konusunda.İstanbul’un ev sahipliği yaptığı uluslararası bir kongrede dün “Türkiye’nin genç nüfus avantajını koruyabilmesi için en az 3 çocuk yapın” çağrısını tekrarladı.Yaşlı insanların tecrübelerinden yararlanma konusundaki öğüdü yerindeydi.Anlattığı Nasrettin Hoca fıkrası da güzeldi ama daha etkili ibretler için de pekalâ değerlendirilebilir.Hikâyeyi bilirsiniz; Hoca bir gün ağaçtan düşmüş. Yerde acıyla kıvranırken başına toplananlardan biri “hekim çağırın” diye bağırmış.Hoca itiraz etmiş:“Hekim istemem, bana ağaçtan düşmüş birini getirin. Beni o anlar!” Başbakan Erdoğan’ın genci bol kalabalık nüfus tutkusu, tehlikeli bir saplantıdır. Çünkü bizim toplumsal menfaatimiz çoğalmakta değil insanımıza yaşam kalitesi kazandırarak mutlu etmektedir.Bir gün iktidardan düşer de aynı tecrübeyi yaşamış birini getirmelerini isterse, karşısında göreceği kişi mutlaka nüfusu bakamayacağı kadar kalabalık bir ülkenin eski başbakanı olacaktır!
Başbakan Erdoğan’dan günlerdir beklediği mektup Deniz Baykal’a dün ulaştı.Başbakan’ın terör sorununa çözüm arzusunu anlatan mektup, iktidar ve ana muhalefet liderlerini konuyla ilgili görüşlerini paylaşmak üzere bir araya getirme arzusunu ifade ediyor.Mektubun kaleme alınış tarzı, iktidarın CHP desteğine verdiği önemi, insanda tebessüm uyandıracak kadar abartılı biçimde yansıtıyor.Başbakan görüşme daveti beklediğini ifade etmeden önce CHP’yi bir güzel övüyor. “Türkiye’nin bu en önemli meselesine müteveccihen CHP’nin öteden beri mesai sarf ettiği kamuoyunun malumudur” diyor.Baykal’a “birikimlerinden istifa etmenin kendileri için ziyadesiyle mühim” olduğunu yazıyor.“Sürece ilişkin gelinen noktayı aktarmak, değerli görüş ve önerilerinizi almak üzere zat-ı âlinizi ziyaret etmek arzu ve niyetindeyim. Keyfiyeti saygılarımla takdir ve tensiplerinize sunarım” diyor.Siyasetçilerin birbirlerine ayak üzeri lâf yetiştirdiği bir toplumla açıklamaların düşüne taşına yazılmış metinler üstünden yapıldığı bir toplum arasındaki farkı anlamak için modeldir bu Erdoğan Baykal mektuplaşması...Yazılı olmayan konuşmalarında vatandaşına “Ananı al da git” “Gözünüzü toprak doyursun” “Askeriye yan gelip yatma yeri değildir” gibi hazmı imkânsız sözler söyleyen bir siyasi liderin, yukarıdaki mektubu bizzat yazmış olacağına elbette kimse inanmaya mecbur değildir.Ama değil mi ki bu metnin altına imzasını atmıştır, o nazik ifadeler ve o uzlaşmacı yaklaşım artık kendisine ait olmuştur.İyi ki de öyle olmuştur. Çünkü dün CHP lideri Baykal’la görüşürken şunu hissetim:İkili görüşme için beklenen davet, bu kadar özenli bir yaklaşımla talep edilmiş olmasaydı Baykal mektuba olumlu bir karşılık verir miydi, bundan şüphe ederim.Çünkü Baykal’a göre iktidar partisi iki ay önce “Kürt açılımı” adıyla başlatılan hamlenin “devlet projesi” olduğuna halkı inandırmaya çalışmıştır. Ama bunun gerçek olmadığı artık ortaya çıkmıştır.Peki bu tespit, bölücü teröre çare üretme arayışından vazgeçmeyi mi gerektirir? Elbette hayır.İktidarın hazırlıksızlığı, mektubun içerikten yana zayıflığından anlaşılsa da niyet iyidir ve başarısızlıktan, bu kadar nazik şekilde yapılan işbirliği çağrısını reddedecek olan taraf da zarar görecektir.Tahmin ediyorum, Baykal’ın “buyur gel” diyen cevabı Başbakan’a pazartesi veya salı günü gidecektir.Adalet güzeldirDoğan Grubu’ndan teminat talebinin hukuksuzluğunu belirleyen Danıştay kararını görünce düşündüm.Acaba bu karar, intikamcılıktan vazgeçmesi konusunda iktidarı uyarır mı?Sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin beğenmediği türban kararı üzerine Başbakan’ın ortaya koyduğu tepkiyi hatırladım.Siz de hatırlarsınız; Başbakan uluslararası mahkemeyi “Ulemaya sorun” diye azarlamıştı.O nedenle Danıştay’ın dün açıklanan kararını yorumlamak yerine Peygamberimizin adaletle ilgili sözlerini bularak yayınlamanın daha fazla yardımcı olabileceğine karar verdim.Saygıyla sunuyorum:“Adalet güzeldir; fakat emirlerde (yönetenlerde) olursa daha güzel olur.” “Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır.” “Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır.”
Her şerde bir hayır saklı olduğunu söyleyen atasözü bir kez daha kanıtlanacak gibi görünüyor.“Kürt açılımı” iktidarın ortaya bir çözüm planı koyamamasından ötürü tıkanmaya doğru sürükleniyordu.Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) tarafından yayınlanan rapor, hemen ilk anda insana “Hükümet çözüm önermekte iyi ki acele etmemiş” dedirtecek bulgular içeriyor.Çünkü ortaya çıkan gerçekler, açılım süreci içinde dayatılan çözümlerin, söylendiği kadar geniş toplumsal tabanlara sahip olmadığını ortaya koymaktadır.Halkı “ver-kurtul” teslimiyetçiliğine razı etmeye dönük psikolojik saldırılar, iktidarın “bedeli ne olursa olsun çözüm” eğilimi yüzünden etkili olmuştur.Oysa BİLGESAM’ın “Güneydoğu Anadolu Sorununun Sosyolojik Analizi”nde bölge halkının “beraber yaşama” isteğinin yüzde 81,83 olarak ölçüldüğü belirtiliyor.Kürt vatandaşları ülke halkı ile bütünleştiren bağın “dindaşlık” olduğu görülmekle beraber ondan ibaret olmadığı, uluslaşmayı inşa eden ortak duygu ve değerlerin de bunda önemli pay sahibi olduğu hemen fark ediliyor.Mesela “T.C. vatandaşı olmaktan gurur duyuyorum”, “Türk Ordusu bizim ordumuz”, “ Türkiye Cumhuriyeti benim devletim”, “Türk tarihi bizim de tarihimiz”, “Türk bayrağı hepimizin” diyenler yüzde 77,96 ile yüzde 83,95 gibi yüksek oranlara ulaşıyor.Bölge halkı temel sorunları “işsizlik, eğitim, terör ve Kürt sorunu” diye sıralıyor. Ama işsizlik yüzde 75 iken Kürt sorunu yüzde 27 seviyesindedir.Terör, geri kalmışlığın ürettiği bir hastalık. Bölge halkı bunun sebeplerini “Yetersiz eğitim yetersiz yatırım, bölgenin sürgün yeri olması ve feodal yapı” diye sıraya koymuştur.Araştırma sayesinde bu gerçekler bölücü dayatmaların gürültüsünde kaybolmayacaktır. O tehlike biraz azalmıştır.Çünkü rapor “açılım”a gerçekçi bir zemin sağlayacaktır.Bölücü şantajın hayaletler üreterek yarattığı korku, arayış ortamından kovulacaktır.Açılım daha gerçekçi olacaktır. Çünkü yere basacaktır!KEŞKE GİTMESEYDİKötü bir ev sahibinden daha kötüsü yoktur.Cumhurbaşkanı Gül’ün Fransa’ya gitmekten pişman olduğunu tahmin ediyorum.Çünkü Le Monde gazetesinin yazdığına göre kendisine “minimum protokol” yani en düşük düzeyde ağırlama uygulanmaktadır. Onuruna verilen yemeğe hiçbir Fransız bakan katılmamıştır.Cumhurbaşkanı Sarkozy bugün öğle yemeği zamanını Gül’e vermeyi kabul etti ama o da şu şartla: AB konuşulmayacak.Yani Ekselans, yaptığı düşmanlığın küçük bir sitem olarak dahi kendine dönmesine tahammül edemiyor!Keşke Başbakan Erdoğan’ın bir ara dediği gibi bu ziyaretten vazgeçilseydi.Ama Gül’ün kaderi bu galiba: İlk kötü tecrübeyi çöl çadırında Erbakan hoca ile beraber Kaddafi’nin hakaretlerini dinlemek için gittiği Libya’da yaşamıştı.Yıl başında Şarm El Şeyh’te Filistinlilere yardım toplantısı nedeniyle İsrail Başbakanı Olmert’in Avrupalı liderlere verdiği yemeğe davet edilmemesi de bir diplomatik rezaletti.Devlet adamları turist gibi gitmez. Hiçbir şeyi şansa bırakmaz.Osmanlı’nın ilk Paris Sefiri “Yirmisekiz Mehmed Çelebi” idi. Yıl 1720... Saraydan davet aldığında şu şartı koştu:“Törene davet edecekseniz bilin ki yalnız Kral’ın yanında oturmayı kabul ederim. Zira ben Bab-ı Âli’nin sefiriyim!” Tedbirsiz adam olabilir ama tedbirsiz devlet adamı olmaz. Olmamalı!
Başbakan’ın her gün konuşmak mecburiyetini duyduğu bir başka demokratik ülke bulamazsınız.Çünkü demokrasinin yarısı da dinlemektir.Dinleme mecburiyetinin Başbakan üstünde sadece asabiyet etkisi yarattığı rejimlere demokrasi denilemez.Başbakan Erdoğan dün Yıldız Teknik Üniversitesi’nin açılış törenine katıldı ve konuşmasında bizim haber masasının “Yahudi Açılımı” adını lâyık gördüğü bir konuşma yaptı.Orada gençlere başarıya giden yol için model önerdi: “Ben belediye başkanlığım döneminde Yahudi vatandaşlarımızı çok inceledim. Çoğu mülk sahibi olmaz. En iyi yerlerde kiracı olurlar. Çünkü mülk sahibi olmak parayı bağlar, kiracı olunca parayı işletmeyi sürdürür. Ama bizler ne yapıyoruz? Elimizde ne varsa gömeriz bir yere, ticaret yapmayız...” Başbakan’ın öğüdü ilk anda “Hocanın dediği yap, yaptığını yapma” atasözünü akla getiriyor.Çünkü ticaret hayatından çekildiği zaman eline geçen tüm parayı kendine ve çocuklarına aldığı villalara yatırmıştı.Yahudilerin toprağa para yatırmamasının tarihten gelen sebepleri var. Şalom Gazetesi’nin yöneticisi İvo Molinas dün anlaşılır bir özet yaptı: “Yahudiler ticaretle uğraşır, sanayi sektörüne girmek istemezler. Çünkü kovulma korkusundan dolayı tam yerleşmezler. Ticaretle uğraşarak her an gitmeye hazır bir durumda kalmaya çalışırlar. Birçok Yahudi kirada oturur. Kovulma korkusunun verdiği hissiyatla yatırım yapmazlar. Sanatsal simgeleri bile kemandır, piyano değil. Çünkü piyanoyu taşımak kolay değil.” Yani ticaret, tarihsel tecrübenin Yahudilere dayattığı pratiktir.Türkiye’nin iyiliği, tüm vatandaşların sanayiye, mülke yatırım yapacak güveni kazanmalarıdır.Başbakan, Yahudi yurttaşların ticaretteki yeteneklerini takdir ederken onların ruhuna sinen korkuyu da fark etmeli ve kendine, iktidarına vazife çıkarmalıdır.Kürt sorununu çözelim derken etnik temelde bir sürü azınlıklar yaratmak son zamanlarda moda oldu.Belki bu “muhabbet” iktidarı azınlık yaratmaya dönük tuzaklara düşmemek konusunda uyarır!YARGIYA TUZAK...Dün iktidar yandaşı iki gazetenin “merkezi güdümlü” olarak yayınladıkları “Doğan’dan oyun içinde oyun” başlıklı haberleri okuyunca düşündüm.Bir hukuk devleti, yargıyı kötülüklerine alet etmek için bu kadar cüretkâr entrikalara girişebilen gazetelere seyirci kalabilir mi?Bir hukuk devleti şantaja boyun eğemez. Eğmemelidir.Doğan Holding dün yayınladığı basın açıklamasında iddiaların tümüyle gerçek dışı olduğunu ve yayınların mahkemeleri baskı altına alarak kararlarını etkilemek amacı güttüğünü belirtti.Şu şeytanca tertibe bakın: “Doğan’ın mali uzmanları, davaları istedikleri mahkemeye düşürebilmek için Vergi Mahkemesi’nde 8 saat ter döktü..” Oyun belli: Dosya hangi mahkemeye giderse gitsin hâkimlerin şaibe korkusu altında bırakılmaları amaçlanıyor. Hedef, hâkimlerin kendilerini korumak uğruna adaleti feda etmelerini sağlamak!Yargı herhalde bu küçük oyunların üstesinden gelmeyi başaracaktır.Benim merakım yakında Başbakan’ın şöyle bir soruya muhatap olduğunda ne cevap vereceğidir:Eğer 12 kez vergi rekortmeni olmuş bir mükellefi Al Capone’a benzetiyorsanız vergi listesinde onun altında sıralanan işadamlarını kimlere benzetiyorsunuz ve onlara şimdiye kadar ne yaptınız bundan sonra ne yapacaksınız?