Demokratik bir ülkede halk istediği kişiyi Başbakan yapabilir ama kimseyi “allâme” yapamaz!Başbakanımız halkın sandık yoluyla ortaya koyduğu iradeye mucizevi bir kudret yüklüyor. Bu nedenle hemen her konuda kanun yapar gibi ahkâm kesmeyi hak görüyor.Çok yanılıyor. Hata yapıyor. Okumuş insanları bazen güldürüp çoğu zaman endişeye sürüklerken az okumuş veya okumamış insanların kafasını karıştırıyor.Dün partisinin meclis grubunda konuşurken birdenbire domuz gribiyle ilgili aşı kampanyasını doğru bulmadığını Sağlık Bakanı ile aynı görüşte olmadığını söyledi ve “Ben aşı olmayı düşünmüyorum” dedi.Dünyayı alârma geçiren hastalığa karşı dün ABD Başkanı Obama tüm Amerikalılara, AB Dönem Başkanlığı bütün Avrupalılara, Kanada ve Avustralya sağlık bakanları halklarına “aşı olun” çağrısı yaparken, Almanya Başbakanı Merkel “Ben aşı olacağım” derken ve Dünya Sağlık Örgütü “Herkes aşı olsun; bu aşıdan daha etkili bir korunma tedbiri yok” uyarısında bulunurken T. C. Başbakanı millete şu öğütleri veriyordu:“Ben bütün vatandaşlarıma sadece bir şeyi tavsiye ediyorum; lütfen bu süreç içerisinde öpüşmeyin. Bu süreç içerisinde tokalaştığınızda lütfen ellerinizi yıkayın, dezenfekte edin!” Tayyip Erdoğan, bilimin emrettiğine ters bir istikameti, üstelik Sağlık Bakanı’nı zor duruma sokmak pahasına niçin gösterdi?Böyle bir muamele karşısında ülkenin sağlık politikasını yedi yıldır yöneten tıp profesörü Sağlık Bakanı hemen o anda istifa etmeliydi.Hiçbir siyasetçi, hele hekimlikten gelen biriyse, aşı olup olmama tereddüdünden doğacak ölümlerin sorumluluğunu taşımaya cesaret edemez. Ama burası farklı bir ülke, farklı bir düzen..Türkiye’de demokrasi değil tek adam idaresi var. O tek adam baba gibidir. Altındakileri döver de, sever de.Nazar muskası ve dualı su önermediğine şükredin!Mağduriyet avantasıBaşbakan ile Genelkurmay Başkanı bayramda anlaşmışlardı.Belge soruşturması hukuk zemininde yürüyecek, kurumların yıpratılması önlenecekti.Yönlendirme amaçlı bilgilerin resmi kanallardan sızdırılması gerçekten o günden sonra eski hızını kaybetti.Ama Başbakan’ın dünkü sözleri kafaları karıştırmıştır:“Bütün yanlışlar ortaya çıkmalı, süreç hakkaniyet içinde devam etmelidir.. Ama kurumlar asla yıpratılmamalı.Bütün mesele nedir? Zanlılar varsa bunların ortaya çıkarılması, hukuka teslim edilmesidir. Burada da yönetici makamında olanların tutuculuk içine girmemesi gerekir. Rahatlıkla gelip yargıya bunları teslim etmelidir.” Demek istediği açık:Asker bazı zanlıları adalete teslim etmiyor. Yönetici makamında olanlar arasında tutuculuk içinde olanlar var.Başbakan Genelkurmay Başkanı’nı hedef almıştır. Bu tavır, kurumları yıpratmaktan sakınma mutabakatına uyuyor mu?Hayır uymuyor.Çünkü TV’lerin naklen yayınladığı konuşma Genelkurmay Başkanı’nı “zanlıları teslim etmemek için direndiği” iddiası ile suçlamaktadır ve bu da itibar koruyucu bir hassasiyet değildir.Doğru olan böyle bir sıkıntıyı Başbakan’ın halkla paylaşması değil, doğrudan Genelkurmay Başkanı’na söylemesi, bu da işe yaramadığı takdirde onu görevinden alma prosedürünü işletmesidir.AKP’yi asker mağduru göstermenin sandıkta sağladığı avantaja yönelik kurnazlıklar, zorlamalar sıktı artık!
Seçimde “oyum CHP’ye” diyenlerin yüzde 70’i haziran ayında açılıma destek veren taraftaymış.“Güneydoğu’da devlet silâhlı mücadele dışında daha fazla adım atmalı” diyenler aynı şekilde MHP’de bile yüzde 50’nin üzerinde imiş.İtibarlı A&G Araştırma Şirketi’nin sahibi Adil Gür dün CNNTürk’ün “Medya Mahallesi” programında “Kürt Açılımı”na desteğin ekim ayında yüzde 30 seviyesine indiğini açıkladı.“Gelinen noktada CHP seçmeninin yüzde 70’inden fazlası, MHP seçmeninin yüzde 80’inden fazlası, hatta AKP seçmeninin yarısı açılıma karşı hale geldi” dedi.Araştırmacı Adil Gür bu tabloyu, halkın “Bırakın kan aksın. Devlet oralara bir şey götürmesin” demek istediği anlamına asla çekmemek gerektiğini belirterek yerinde bir uyarı yapıyor. Teşhis şu:Kamuoyundaki dramatik değişimin sebebi, sürecin iyi yönetilememesidir!Kürt açılımının iplerini Öcalan’a kaptırma yanlışı, iktidarın cehennemlik günahıdır! İktidar terörle mücadele eden devleti terörle müzakere eden devlete dönüştürmüştür çünkü.Bu kadarı fazla...Cezası idamdan lütuf olarak ömürboyu hapse çevrilen dünyanın en kanlı terör elebaşı kendisine özel cezaevinden, avukat kuryeler aracılığıyla savaşan ve siyaset yapan kadrolarına her hafta emirnameler yayınlamakta, devlete de sanki sürekli mütareke şartları dayatmaktadır.Ceza infaz disiplinini ihlâl eden zorlamalara devletin tepkisi ne?Hiç!.. Yetmiyor gibi bir de 7 milyon lira harcayarak daha iyi cezaevi şartları yaratmak ve eli kanlı 8 yoldaşını yanına göndermek!Adalete karşı işlenmiş bu ağır suçun vahim sonuçlar doğurması riski vardır.Öcalan cezaevinden terör örgütü yönetiyor. Vaktiyle Şam’da ne yapıyorsa şimdi İmralı’da onu yapmaya devam ediyor!Devlet, örgütü ile haberleşmesine mani olamadığı bu adamı rahat ettirmek için kanını döktüğü halkın vergilerini sarfediyor.Irkçı bir katilden siyasi bir önder yaratma gafleti değilse nedir bu?Terörle mücadelenin kritik aşamalarından biri, örgütü halktan soyutlamaktır. Güneydoğu’nun birçok yerinde halk PKK’nın rehinesi konumundadır.Bu insanlar devlete ne kadar güvenirlerse örgüt de etkisini o ölçüde kaybedecektir. Ama yaşananlar karşısında kim buna cesaret edebilir? PKK’nın biteceğinden emin olamayan insanlar nasıl korkmaz da devlet safında yer tutabilir?Oyuna geliyoruzAçılım “kaş yaparken göz çıkarma” sonucuna doğru yol alıyor.Gerçekten bir “sil baştan” ihtiyacı vardır. Yeni bir planlama gerekiyor.Çok yanlışlar yaptık ve herkesin az veya çok bunda payı var.Diyarbakırspor’u futbol liginden çekilme noktasına getiren tepkinin kaynağını kurutmak sportmenlikten önce insanlığın gereğidir.Bu takım, misafir gittiği kentlerin stadyumlarında sürekli rencide ediliyorsa ayıptır, günahtır, sportmenlik suçudur.Yöneticilerin alınganlık yaptıkları söylenerek bu tahrikler önemsiz gösterilemez. Devlet otoritesi bu haksızlığı önlemelidir.PKK bölücü ve ırkçı bir terör örgütüdür. Diyarbakırspor ile PKK arasında ilişki kuran tezahüratı, Diyarbakır futbol takımı oyuncuları ve yöneticilerinin tepkilerine rağmen sürdürenler, aynı bölücü amaçlara hizmet etmenin sorumsuzluğuna düşmüyorlar mı?Bölünme tehlikesine karşı Ankara’nın zirvelerinden futbol sahalarının tribünlerine kadar herkesin yapabileceği bir görev var!
Başbakan’ı dün televizyonda “külliyen yalan” diye bağırırken izlediniz mi?Eğer bu “hitabet sanatı”nın gerektirdiği bir rol değil de gerçek öfke ise önce kendi sağlığına zarar.Sonra da siyasi gerilim yüzünden yaşam kalitesi olumsuz etkilenen millete yazık.Cumhuriyet Bayramı töreninde Başbakan ile CHP lideri arasında cereyan ettiği haber konusu olan bir diyalog bazı gazetelerde yayınlandı biliyorsunuz.Başbakan “Turlara devam ediyor musunuz?” diye sormuş.CHP lideri yaptığı yurt gezilerinden bahsettiğini düşünerek “Evet ediyorum. Sizin ne yapacağınız belli olmaz” diye cevap vermiş.Diyalog, Başbakan’ın şu sözleri ile noktalanmış:“Evet belli olmaz; her an her şey olabilir!” Başbakan’ın öfkesi, bu konuşmanın “erken seçim”e yorulmasından ileri gelmiyordu yalnızca, erken seçimi ima eden sözlerin, baştan aşağı uydurma olduğunu söylüyordu.Devletin gücünü kişisel tatminleri amacında kullanma alışkanlığı Başbakan Erdoğan’ı git gide sevilen değil korkulan bir lider haline getiriyor.Bu şöhret iyilik getirmez.Ortada bir yanlış anlama varsa bunu bir açılış töreninin kürsüsünden ilân etmeden düzeltebilirdi. “Külliyen yalan” diye bağıracak yerde, daha uygun bir ortamda “Medya CHP liderini yanlış anlamış. Seçimler zamanında yapılacak” diyerek kapatabilirdi sorunu.Hatta CHP’li Özyürek’in eleştirisini ondan önce “şaka ile karışık” sahiplenebilir ve mesela “Yapacağımız ikili görüşmelerin kamerayla kayda alınması gerektiğine bu olaydan sonra ben de kanaat getirdim. Sayın Baykal’ın hafızası kamera desteği istiyor galiba” diyebilirdi.Siyaset ilişkilerini soğukluktan, nükte, zekâ ve sevecenlik fukaralığından kurtarmak için biraz gayret göstermeli Başbakan.Evet iktidarın baş etmekte yetersizliğe düştüğü, ayağının dolaştığı durumlar azalmıyor, tersine zorluklar artıyor. Bu işaretler son zamanların kamuoyu araştırmalarında kendini göstermeye başlamıştır.“Liderin şaka kaldıracak ve şaka yapacak hali yok” diyenler çıkabilir.Ama hayır; siyaset insan ilişkilerine dayanır ve toplumlar “asabi baba” görüntüsü veren liderlerden hoşlanmıyor.Yani bağırmak için bahane arayan Başbakan, kötü işaretler veren anketlerin sonucu değil sebebi olabilir.Tek sebebi değilse bile önemli sebeplerinden biri olabilir.Başbakan, iç karartan liderlere katlanmaya mahkûm halka acımıyorsa kendine acısın!Dileriz geç olmamıştırEski Doğru Yol ile Anavatan partileri dün DP çatısı altında birleştiler.Yeni parti, AKP’nin laiklikle ilgili zaaflar taşımayan alternatifi olmaya çalışacaktır.Birleşme son günlerin moda merakı reenkarnasyonu hatırlatıyor. Acaba ölen iki partinin ruhunu yeni bir bedende hayata döndürme teşebbüsü başarılı olacak mı?İki partinin birleşmekte geç kaldıkları doğrudur ama siyasetçilerin azı paylaşmakta bile ne kadar hasis olduklarını hatırlayınca insan bu evliliğin umudu hak ettiğine inanmak istiyor.Monotonlaşan asık suratlı siyaset dünyamız, DP’nin Genel Başkanı Cindoruk sayesinde hem zenginleşecek hem renklenecektir.Deneyimli bir devlet adamı olan söz ustası Cindoruk dün “Bu ülkede Başbakanlık rejimi var. O ne derse o oluyor. Bu derebeylik idaresidir, krallıktır. Bu partinin görevlerinden biri başbakanlık sistemine son vermektir” diyordu.Hadi bakalım, kolay gelsin..
Kötü yönetimleri yola getirmek konusunda demokrasiden daha terbiye edici bir araç yoktur!İktidar “Kürt açılımı”nı durdurdu. Niye durdurdu?Görünür sebep DTP’nin ve PKK yandaşlarının, açılımla sağlanan fırsatı kötüye kullanmaları ve terörün devlete boyun eğdirdiği havasının halkı rencide etmesidir.Bu kötülükler açılımdan vazgeçmek için yeterli sebepler midir?Başbakan “bedeli ne olursa olsun vazgeçmeyiz” dememiş miydi?.Habur’da yaşanan rezaletin Güneydoğu kentlerinde meydan okuma gösterileri şeklinde sürmesi, katlanılır durumlar değildi, doğru. Kamuoyu aynası...Ama önce halkın, sonra da iktidar partisi sözcülerinin gösterdikleri tepkiler etkili olmuştur, tahrikler ve taşkınlıklar bir anda sönmüştür.Açılımı sürdürmek için Habur öncesinden bile daha elverişli bir ortam doğmuşken iktidar partisi acaba niçin köprüleri havaya uçuruyor?Bu sorunun cevabı olabilecek haberi dün ANKA ajansı verdi:SONAR Araştırma Şirketi’nin aylık anketleri AKP’nin “Kürt açılımı” sürecinin başladığı andan itibaren düzenli biçimde oy kaybetmekte olduğunu gösteriyor.Öyle ki temmuz ayında yüzde 36,26 olan AKP oyları ağustosta yüzde 35,37’ye, eylülde 34,44’e gerilemiş, Habur kapısından 34 PKK’lının girdiği ekim ayında yüzde 31,68’e kadar inmiştir.Muhalefet kazandıSONAR anketlerinde açılıma karşıt politikaların CHP’yi 3 puan, MHP’yi ise 4 puan yükselttiği görülüyor.Başbakan’ın PKK taşkınlıklarına “Gerekirse sil baştan yaparız” diye aşırı tepki göstermesi, SONAR araştırmaları ışığında anlam kazanıyor. Sürecin AKP’ye katlanılması olanaksız bir maliyet çıkaracağı fark edilmiş ve yeni bir başlangıç yapmanın ilhamı doğmuştur.DTP dün iktidara “Diyalog başlatın, süreci ilerletelim” diye çağrı yapıyordu.Eğer ikinci bir süreç açılırsa bu, ilkinde yaratılan beklentileri doğal olarak içermeyecektir.Peki AKP’nin “sil baştan” denemesi, kaybettiği oyları geri getirir mi?Bunu bilmiyoruz ama AKP’nin kendini kayıpta hissettiği bir durumda ortaya çıkacak ihtimaller de çok iç açıcı görünmüyor.Çünkü öyle bir durumda iktidarın oy zayiatını dengelemek amacında başvuracağı iki geleneksel tedbir vardır:Biri askeri vesayet yakınmalarına dayalı mağduriyet sömürüsü, öteki ise daha İslâmcı bir hava yaratmak için İsrail’e karşı çatışmacı siyaset güdülmesi.Keşke AKP yedi yıllık tecrübe ardından iktidarını korumak yolunda böyle payandalara muhtaç durumlara hiç düşmeseydi.Ama mecbur kalmıştır.Ne diyelim; Allah “hayırlı başarılar” versin!Çünkü hayırlı olmayacak başarıların faturası o kadar ağır ki...AKP muhalifleri bile bunu temenni edemez!
Yedi yıllık bir iktidarın sisteme muhalefet etmesi ve düzenin mağduru görünmesi akıl dışı bir durumdur.Ama güzel ülkemiz bu konuda da benzersiz.Başbakan Erdoğan Cumhuriyet Bayramı mesajında “Türkiye demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak ebediyen yaşayacak” diyordu.Anayasa Mahkemesi’nin “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğu gerekçesiyle mahkûm ettiği AKP, iktidar koltuğunda oturmaya devam ederken bu nasıl olacak?Türkiye’nin en büyük zorluğu işte burada. Büyük güven boşluğu var.Ama korkarız ki iktidar işine yaradığını düşündüğü için bu boşluğu gidermekten uzak duracaktır.Albay Dursun Çiçek’in ıslak imzasının bulunduğu öne sürülen belge eşliğinde savcılığa ulaştırılan “Bilgi Destek Çalışması” başlıklı bir belge daha var.O belgede 2007 seçimlerinin sonuçları ışığında yapılmış tahliller ve önermeler yer alıyor. Belge baştan aşağıya TSK’nın iktidara beslediği güvensizliğin ne kadar endişe verici boyutlara ulaşmış olduğunu anlatıyor.Belgeye göre seçim sonrası dönem “cumhuriyetin ve milletimizin temel değerlerinin aşındırılmasına yönelik bir süreci başlatma tehlikesini” getirecektir.Güven sıfıra inmiş...TSK’da gayri memnun bir zümre yaratılmaya çalışılarak düşmanlık yapıldığı tespitini yapan belge AKP’nin temel konulardaki TSK hassasiyetlerini dahi dikkate almadığından bahisle vahim bir açmaza işaret ediyor:“Esas mesele, ılımlı İslâm olarak nitelendirilen yeni devlet düzeni içinde cumhuriyetin temel niteliklerine bağlı TSK’nin, kendisine nasıl bir yer bulabileceği ve burada nasıl barınabileceğidir.” Türk halkının büyük bir çoğunluğu şu anda “ne darbe ne irtica” diyor.TSK içinde bir cunta varsa bunun açığa çıkarılması ve darbeci eğilimleri caydıracak biçimde cezalandırılması, ülkenin selâmetini düşünen herkesin dileği.Ama bu hedef ancak hukuk devleti kurallarının düzgün işlediği bir yerde gerçekleşebilir. Türkiye’de kamuoyunu kışkırtma ve yanıltma temelinde yürütülen büyük bir “halk mahkemesi” düzeni işletiliyor adeta.Bunu nasıl önleyeceğiz?Öncelikle iktidarın, yargı üstünde yaratılan baskıları durdurup adil bir yargı sürecinin önünü açması gerekiyor.Ve tabii böyle bir adım, askerlerden kaynaklanan çok kârlı mağduriyet propagandasından AKP’nin vazgeçmesi şartını getiriyor.Nasıl inanacağız?Aslında bu adımda geç bile kalındı.AKP’nin ahlâki sorumluluğu, darbe tehlikesi varsa buna cesaretle karşı koymak ama Silâhlı Kuvvetler’i kurum olarak şüphelerin ve iddiaların odağına koymamaktır.Eğer iktidar askerlere “irtica ve bölücülüğe karşı mücadele sizin göreviniz değil, vazgeçin” fikrini kabul ettirmeye çalışıyorsa bunun sonu sadece çatışma değil, gücünü tüketmiş istikrarsız bir Türkiye’dir.AKP orijinal denilen belge ekinde gönderilen o raporu kınasın isterse ama kendisine yönelen eleştirileri de okuyup değerlendirmekten uzak durmasın.Başbakan’ın laik cumhuriyete bağlılık sözlerini “bayramlık lâf” olarak dinleyip geçiyoruz. Çünkü o sözler söyleniş biçimi nedeniyle inandırıcı gelmiyor ve güven hissi uyandırmıyor.Tayyip Erdoğan bayram mesajındaki laik cumhuriyetin sonsuza kadar yaşayacağına dair sözlerini bir “Ulusa Sesleniş” programında kitaba el basarak söylese, eminim ki gerginlik bir anda yarıya iner. Güven duygusu bütün ülkeyi kucaklar.Tuhaf ama böyle!..
Çağın en kahramanca eylemi ve devrimi olan Türkiye Cumhuriyeti bugün 86 yaşında.Geçirdiği sıkıntılar nedeniyle hüzne gerek yok.Cumhuriyetin temeli sağlam kurulmuştur. Geleceğin vaat ettiği umut bile bayramı coşku ile kutlamaya değer.Evet, Atatürk’ün bıraktığı emanet bugün onun düşlediği yerde değil, bu doğru. Türkiye, bölünme ve din devleti tehlikesi yaratan günah ve ihanetlerin pençesine düşürülmek isteniyor.Siyasi gücün kötüye kullanılmasından kaynaklanan soygunlar durmuyor.Özgürlükleri boğazlayan baskıların toplumu kontrol edemediği durumlarda fitne ve fesat devreye sokuluyor. Ama her şeye rağmen sanki bir sihir var ve bizi koruyor.Minnetle...Atatürk “Cumhuriyet ahlâki fazilete dayanan bir idaredir” demişti.Onu gözden düşürmeye çalışanlar, insanlık vicdanı yeryüzünden silinip gitmediği müddetçe başarıya ulaşamayacaktır. Milletin minnet ve şükran duygusu devrimleri koruyan gücü daima besleyecektir.“Cumhuriyet fazilettir” sözü sadece bir slogan değildi ilk yıllar. Kurucu ataların yaşamına her an damgasını vuran yüceliklerdi.Atatürk araştırmaları yapan hukukçu Önder Öztürel’den bir anı aktarmak istiyorum:Yıl 1934. Milli Eğitim Bakanı Niğdeli Zeynel Abidin Özmen..Kapı çalınır, Atatürk’ün yaverlerinden biri yanında iki çocukla makama girerler. Yaver, Bakan Özmen’e bir zarf uzatır. Atatürk’ten gelen bir mektuptur:Devlet adamı“Bay Abidin Özmen, Milli Eğitim Bakanı... Yaver Bey’le size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları bir liseye parasız yatılı olarak kaydını yaptırın..” Bakan Özmen ortaöğretim genel müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:“Bu iki çocuğun Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatırılı makbuzlarının ‘veli ve ödeyen hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak’ bana getiriniz.” Emir yerine getirilir. Bakan da kısa bir mektup yazarak yaver beyle Atatürk’e yollar. Mektubun içeriği aynen şöyledir:“Muhterem Atatürk; göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi birisi bulunduğu için, bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme hem yasalarımız hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğun da emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum..” Bunun üzerine Atatürk “Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı” diyerek Başbakan İnönü’ye telefon açar.İnönü bakanı adına özür dileyince Atatürk “Yok, özür dileme” der, “Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve gösterebilse..”
Eksiğimiz sadece bir “esrarengiz subay” idi; o da çok şükür senaryodaki yerini aldı.Şu anda milletçe müthiş bir gerilim-macera filminin içinde yaşıyor gibiyiz!Öyle inanılmaz iddialar duyuyoruz ki, devletle beraber bastığımız yerin sarsıldığını düşünüyor, Silâhlı Kuvvetler’in de güvence niteliğini kaybetmeye başladığından kaygıya kapılarak olan biteni sakin kafayla değerlendiremiyoruz.Albay Dursun Çiçek’in hazırladığı öne sürülen “İrtica ile Mücadele Planı”nın orijinali beş sayfalık bir ihbar mektubu ekinde savcılığa gönderildi biliyorsunuz.Mektup şu an “faili meçhul” niteliktedir.Herkes merak ediyor: Genelkurmay Başkanı Başbuğ Albay Dursun Çiçek imzalı fotokopinin “kâğıt parçası” olduğunu ilân etmişti.Siyasi rant da varİhbarcı subay, haber medyada çıkınca belgenin aslını gizlice aldığını ve sakladığını yazıyor. Demek ki Başbuğ böyle bir belgenin bulunmadığını ilân ederken “esrarengiz subay” ıslak imzalı orijinal ile pusuya yatmış bekliyordu.Dört ay niçin bekledi?İhbarcı subay ortaya çıkmadan cevabını ne yazık ki öğrenemeyeceğiz.“Aradığınız subay benim” diyen biri çıksa dahi o subay gerçekten ihbar mektubunu yazan kişi midir bundan bile emin olamayız.Çünkü şüpheci olmayan bir göz bile psikolojik harp tekniğini iyi bilen uzman ellerin mektuba değdiğini düşünebilir. Ergenekon savcılarına övgüler ve TSK aleyhtarı propaganda yapma amacı kendini ele veriyor. Dolayısiyle olayın siyasi rant amacıyla kullanıldığını görmemek için kör olmak lâzımdır.Can simidi olmasınAma tabii hiçbir başka arayış, belgenin gerçek olup olmadığını son ihbarın ışığında belirlemekten daha önemli değildir.Devletin kurumları halkın gözünde güven kaybına uğradıklarını bilerek üstlerine düşeni eksiksiz yapmalı.Böylesine vahim bir olay gazete manşetleri bağırmasa tahrik kazanları kaynamasa da soruşturulacak, suçlular aranıp bulunacaktır.Ama siyaset buna izin vermemekte, sanki darbe ve komplo hazırlığı ile suçlanan insanları siyasi rakipleri koruyormuş gibi şüphe uyandırmakta yarar ummaktadır.Dün AKP Meclis Grup Başkanvekili Suat Kılıç “Belge gerçek. Muhatapları hesap vermeli” diyordu.Başüstüne!..Sanki bu çıkışı yapmasa sistem hesap sormayacak...AKP’nin, daha önceki dinci partiler gibi beslendikleri istismar kaynaklarını terk etmesi kolay değildir. Darbe ve cunta söylemi, AKP’yi bunaldığı ve inişe geçtiği her dönemde kurtaran bir can simidi olmuştur.“Nasıl olsa Türkiye’de darbeler çağı bitti, cunta evhamının da fazla zararı olmaz seçime kadar bunu sömürelim” diyen bir hesap güdülüyor olabilir mi?Bilmiyoruz ama varmış gibi Genelkurmay ve yargı hızlı davranıp buna izin vermemelidir!
Sizler de kendinizi sürekli hakarete uğruyor hissetmiyor musunuz?Türkiye’nin sorunları var.Bu sorunlar çözülebilir ama biz kördüğüm haline getiriyoruz.Hasım saydığımız kurumları kişileri lekeliyor, töhmet altına sokuyoruz.Halkı kandırarak kendi tarafına çevirenin galip geldiği bir düzende adalet üretemezsiniz. Çünkü halk akılla değil duyguyla karar verir. Bu zaaf da kitleyi psikolojik savaşın hedefi haline getirir.Ülke fesat ve fitnenin av sahası olur komplocuların cenneti olur.Dört aydan beri bir darbe belgesi ile meşgul ediliyor ülke.İktidara ve bir cemaate komplo kurgulayan bu belgenin aslı bulunmadığı için Genelkurmay Başkanı tarafından “kâğıt parçası” diye nitelenmiş ve küllenmişti. Fakat üç gün önce manşetlerde yeniden harlamıştır.O belgenin aslını, ordu içindeki bir cuntayı deşifre eden ihbar mektubu ekinde bir subayın savcılığa gönderdiği öne sürülüyor.Neden şimdi?.Böyle bir subay gerçekten var mı? Bilmiyoruz.Kimse kimseye güvenemiyor artık. İhbarcı subay sahnenin önünde görünene kadar kimse söylenenlere emin olamayacaktır.Çünkü tam ve açık gerçek halkın önüne konulmuyor. Albay Dursun Çiçek’in hazırladığı öne sürülen belgenin aslı bulunamadığı için yaz aylarındaki iddia çökmüştü.Orijinal belge madem ki elindeydi, ihbarcı subay niçin onu Genelkurmay Başkanı’nın “kâğıt parçası” sözü üzerine hemen savcılara ulaştırmadı da aylarca bekledi?“Halkın Kürt açılımına yönelik tepkisini başka bir yöne çevirmek için yaptılar bunu” diyenleri suçlayamayız.Tabii şunu da unutmamak lâzım: Belgenin kendisinden kaynaklanan vahamet, onun hangi kötü amaçlar için kullanıldığı merakını teferruat durumuna düşürüyor.Şu anda önem ve önceliği yüksek sorun gönderilen belge gerçek midir, Genelkurmay karargâhı içinde iddia edildiği gibi bir cunta var mıdır, varsa eni boyu nedir?Bunlar yeni komplolara meydan vermeden açığa çıkarılmalıdır.Başbakan Yardımcısı Arınç dün “Ben olsaydım” diye başlayarak Genelkurmay Başkanı’na yol gösteriyordu:“Derhal o kişiyi (Albay Dursun Çiçek) görevden alırdım. Açığa alırdım. En azından soruşturma neticelenene kadar göreviyle ilişkisini keserdim..” Bu aklı Bülent Arınç, Deniz Feneri rezaletini temizleyecek adaletin yolunu açmak için, Zahid Akman’ı RTÜK Başkanlığı’ndan indirmek için kullanmadı ama olsun;Orgeneral Başbuğ, Arınç’ın önerisini yine de yabana atmasın!