Et kokarsa korkusunun çaresi var: Tuz... Peki tuz kokarsa?Türkiye sonunda böylesine korkunç bir çaresizliğin pençesine de düşmüştür.Birkaç ay önce Ergenekon davasına bakan mahkemenin başkanı “Hâkimlerin de dinlenmediğini kim iddia edebilir?” diye sormuştu.Aynı şekilde Yargıtay Başkanı Gerçeker “Siz de dinlendiğinizden şüphe ediyor musunuz?” diye soran gazetecilere şu cevabı vermişti:“Olabilir.. Herkes şüpheleniyor!” Korkular gerçek olmuştur.Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanvekili Kadir Özbek dün “Yargının savunma konumuna düşürülmüş olması son derece endişe vericidir” diyordu.Kime güvenelim?HSYK’dan yapılan yazılı açıklamada ise kurulun hâkim ve savcılar hakkındaki dinleme kararlarının bozulmasına ilişkin kararını Adalet Bakanı’nın beş aydır uygulamaya sokmadığı öne sürüldü.Bakan’ın bu yetmiyor gibi kendisine bağlı müfettişler eliyle dinlemelerin önünü açtığı, görevlerini yerine getirmediği belirtildi.Bu açıklama yargı bağımsızlığının iflâsını ilân ediyor aslında.Adaleti devletin temeli sayan söz gerçeği yansıtıyorsa korkusuz yaşama hakkımız hangi güç tarafından garanti edilecektir?Halk bu perişanlık tablosuna bakarak “Kendini koruyamayan adalet beni nasıl koruyacak?” diye şüpheye, endişeye düşmeyecek mi?TİB Başkanı Şimşek dün akşam saatlerinde Yargıtay telefonlarını dinlemediklerini iddia etti.Bu konudaki hâkim kararlarına rağmen dinleme yapılmadığını öne sürdü.Üç ihtimal varAma patlak veren büyük skandalın odağında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in dramı vardır.Mahkeme kararı ile İstanbul Başsavcısı’nın nereye gittiği, kimlerle ne konuştuğu bir yıldan beri izleniyor.İzleme kararı Ergenekon soruşturması ile bağlantılıdır. Yasaya göre böyle bir izleme kararı ancak “suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı” halinde verilebiliyor.Böylesine vahim bir şüphenin hedefi olan kişi İstanbul’un Başsavcısı koltuğunda bir yıl boyunca bırakılır mı? Nasıl bırakılır?Bunun iki nedeni olabilir: Ya sorumsuz bir yönetim vardır veya bu izleme kararını verenler de, uygulamayanlar da haklı bir şüphenin varlığına inanmadıkları halde başka hesaplarla hareket ediyorlardır.Üçüncü şık, iki ihtimalin bir arada geçerli olması...İktidarın yargıyı ele geçirmek amacıyla başvurduğu yıldırma yöntemleri vatandaşların güven duygusunu da zedelemeye başlamıştır.Ülkedeki hava gitgide daha boğucu hale geliyor.Bu gidiş demokrasinin esenliğine hizmet etmez. Kanunsuzluk yapanların güçlerini nereden aldıkları her gün daha iyi görülüyor.Mahremin, en kutsal insan haklarının ihlâli, bundan siyasi güç üreteceği gafletine düşen iktidarları hayırlı bir yere götürmez.Sadece uçuruma sürükler. Dikkat!
AKP iktidarının devlet kadrolarını partizanlaştırma iştahı tatmin olmuyor.Geçen gün kamuya bu ay 6 bin 259 yeni memur alınacağı haberi verildi. Haberin önemli bir ayrıntısı şuydu: Yeni memurların 2 bin 295’i Diyanet İşleri Başkanlığı’nda göreve başlayacak!Şu anda 79 bin din görevlisi çalışıyor; bu sayı yetmiyor mu ki alınacak memurların üçte birinden fazlası yine Diyanet’e yönlendiriliyor?Mesele başka; bu uygulama dinci kadrolaşmanın vazgeçilmez taktiğidir.O nedenle suçüstü yakalanmak, bu kurnazlığı tezgâhlayanları artık utandırmıyor!Bu yöntemle devlet kadrolarına imam hatip mezunlarını dolduruyorlar.Diyanet’i devlete imam hatipleri sokmak için Truva atı olarak kullanıyorlar.Nitekim AKP iktidarının ilk altı yılında 1.671 din görevlisi Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan başta Milli Eğitim öteki kamu kuruluşlarına geçiş yapmıştır.İktidar alt kademelerdeki kadrolaşmanın kolaylığını üst kademelerde sağlayamadı.O yolu açmanın çalışmasını geçen dönemin müsteşarı Ömer Dinçer başlatmıştı. Şimdi kendisi Çalışma Bakanı ve çözümünü hazır etmek üzere.Düşündüğünü gerçekleştirirse iktidarlar gelirken yüksek bürokratlarını da beraber getireceklerdir.Bu bizim sistemimize uyar mı; herhalde tartışılacaktır. Ama iktidarın derdi, sistem içinde direnç noktası bırakmamaktır. Bağımsız yargıya bile tahammül edemeyen zihniyetin ara sıra da olsa “olmaz” diyen bir memura katlanması düşünülemez.İktidar ne yapmak ve nereye varmak istiyor?Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’in “bugün de altına imzasını atacağını” söylediği ünlü “tebliğ”inde bunun cevabı var.Dinçer orada “Bürokratik mekanizmada yer alacak memurları dindar insanlardan seçmek devletin yapısını İslâm’ın öngördüğü yapıya kavuşturur mu?” diye sorduktan sonra cevap olarak bunun İslâmi bir iktidarı değil, sadece beşeri yanı ağır basan bir iktidarı öne çıkaracağını söylüyor.Bir de cumhuriyetin laiklik dahil temel ilkelerinin, yerlerini daha Müslüman bir yapıya devretmesi zamanının geldiği düşüncesinde olduğunu ifade ediyor.Güdülen amaç ile kullanılan aracın ne kadar kurnazca bir uyum sergilediğini görüyor musunuz?Rejimin her şeyi!Sorunları çözme iddiasındaki bir siyasi iktidarın ülkeyi böylesine birbirine kattığına başka bir örnek kolay kolay bulunamaz.Başbakan dün şikâyet ediyordu:“Üzerimizde ne yazık ki iki tane görev var. İktidar da biziz, muhalefet de biziz!” Az bile söylemiştir. Çünkü ıslak imzalı belgenin delil kabul edilmesi gerektiğini söyleyen “savcıların savcısı” da odur, “meclis böyle mi yönetilir?” diye Meclis Başkanı’nı paylayan “büyük patron” da...Yürütmenin başı olan Başbakan yasamayı tartışmasız kontrol ederken yargıyı da idare etmekten vazgeçmiyor.Güven ilişkilerini, devlet ciddiyetini, usul ve gelenekleri toptan yok eden bir virüs sanki sistemi yiyip bitirmektedir.Yargıtay’ın telefonlarının dinlendiği dün doğrulandı.Ergenekon savcılarının amiri durumundaki İstanbul Başsavcısı’nın da iş, ev ve cep telefonlarının mahkeme kararı ile dinlemeye alınmış olduğunu dün hayretler içinde öğrendik.İktidar ne yapmak istediğini millete anlatmalıdır. Kendisi yok sansa da muhalefet var ve onun şu teşhisi halka her gün biraz daha inandırıcı geliyor:“AKP’nin kavgası, yargıyı, medyayı, üniversiteleri, TSK’yı, laik olmayan bir iktidarı içine sindirecek şekilde yeniden tanzim etmektir!” Başbakan, kontrolü kaybettiğini fark etmiyor mu?
Genelkurmay’da hazırlandığı iddia edilen suç belgesi üstündeki tartışmalar toplumu yordu.İktidar partisine ve bir tarikat örgütlenmesine karşı komplolar içeren belgenin gerçekliği kanıtlanmış değildir ama iktidar yandaşı medya kesimi bu soruşturmayı kendi kafasında adeta bitirmiştir.Halka verilen mesaj özetle şudur:“Darbe yapılacaktı, iktidarın kararlılığı bunu önledi. Gene yapılabilir, AKP’nin arkasında durun!” Türkiye askeri darbe riskinden en uzak olduğu dönemlerden birini yaşıyor şu anda. Böyle bir tehlikenin şartları da yoktur, emaresi de yoktur.Unutulmamalı ki darbe kuruntuları 2007 Martı’nda eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Örnek’in günlüklerinden ortalığa saçıldı.Ama o dönemde ordulara hükmettiği halde görevlerini böyle bir kanunsuz işe karışmadan tamamlayan komutanlar, emekli olmalarından sonra darbe planlamaktan ötürü yakalanıp hapse atıldılar.Gerçekte Türkiye darbe tehlikesi içinde yaşamadığı gibi öyle bir tehlike de geçirmemiştir.Darbe kuruntusu, oy getirisi yüksek kârlı bir spekülasyondur. Mağduriyet bağımlısı iktidar, aylardan beri Albay Dursun Çiçek’in imzasını taşıdığı öne sürülen belgeden yararlanarak besleniyor.Başbakan, Ergenekon davasının başında üstlendiği “savcı” işlevini giderek daha belirgin hale getiriyor.Nitekim son iki hafta içinde kamuoyu üzerinden Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne “suçluları verin” mesajları yapmakla kalmamış, Genelkurmay Başkanı’nı görevinden almak yolunda işletilecek yasal prosedür üstünde çalışma yaptırdığını söyleyecek kadar kışkırtıcı davranabilmiştir.Son olarak suç belgesindeki imzanın Albay Çiçek’e ait olduğu konusunda Adli Tıp’tan verilen raporun “kilidi çözeceğini” söyleyebilmiştir.Albay Dursun Çiçek, bugün savcının çağrısına uyarak İstanbul’a gelecek.Ne diyeceğini bir gün önce Hürriyet’ten Saygı Öztürk’e söylediklerinden tahmin edebiliyoruz:“O belgeyi ben yazmadım. Altındaki imza da benim değil.” Bakalım mahkeme ona mı, yoksa ıslak imzanın kilidi çözdüğüne karar veren Başbakan’a mı hak verecek!Yarına inşallah!İktidarın “açılım”ı 10 Kasım’da meclise getirmesi riskti.Bu riskin boşuna alınmayacağını düşünenler açılım siyasetini somutlaştıracak bazı ciddi ve köklü adımları hükümetin kamuoyuna açıklayacağı ümidine kapıldılar.Fakat yine dağ fare doğurdu.Meclis incir çekirdeği doldurma tesisi gibi çalıştı dün. Muhalefetin katkısına muhtaç iktidar CHP ve MHP’yi milli değil bölgesel partiler olarak adlandırarak işini zorlaştırmıştır.İçişleri Bakanı’nın sözleri, iki aydır dinlediğimiz gözyaşı teranesine hiçbir yeni unsur eklemedi. Niye acaba?Çünkü Kandil ve İmralı’dan gelen “Operasyonlar durmalı, korucu sistemi lâğvedilmeli, Kürt dili ve kimliği anayasaya girmeli, af Öcalan’ı da içine almalı” mesajları anayasanın değiştirilemez maddeleri ile bağlı olduğunu ilân eden hükümetin göze alabileceği en uç açılımları bile anlamsız hale getiriyor.Dünün 10 Kasım olması, meclisteki görüşmeleri farklı bir zemine çekti.Umarız yarın yapılacak genel görüşmede hükümet, açılımın bir balon olmadığını kanıtlayacak projeleri halkın önüne koyar.Açılımın başarısı, isteklerle imkânsızlıklar arasındaki uçurumun giderilmesine bağlıdır.Bunun için iktidar DTP’ye daha fazla sorumluluk vermeye çalışmalıdır.
Başbakan TRT’ye verdiği mülâkatta, siciline kayıtlı yanlışlara yenilerini ekledi.Doğru şeyler de söyledi tabii ama onlar eğrilerin altında kaldı!“Demokratik açılım”la ilgili ön görüşmenin 10 Kasım’a denk getirilmesinde kasıt arayanlara Başbakan’ın verdiği “Ölenle ölmeyiz” cevabı bir skandaldır.Tabii ki ölenle ölünmez; ama Tayyip Erdoğan’ın da 10 Kasım’ların artık bir ölüm yıldönümünden daha fazla bir şey olduğunu bilmesi gerekir.Atatürk 128 yaşında hâlâ yaşıyor olamayacağına göre bugün elbette matem tutacak değiliz.Zaten ihtiyacımız olan şey matem tutmak değil onu hatırlamak, temsil ettiği ruh ve heyecanı yeniden yaşamımıza kazandırmaktır. Cumhuriyet’in on yılda on beş milyon genç yaratan mucizevi ruhu tersini söyleyenler olsa da ölmüş olamaz.Sadece yaralı, yorgun ve kırgındır, onu uyandıracağız!“Kürt açılımı” ile ilgili çabaların ülke bütünlüğüne yönelik yeni sorunlar getireceğinden endişelenen büyük bir toplum kesimi var.Böyle bir konunun meclis gündemine Türkiye’nin birlik ve bütünlük simgesi olan Atatürk’ün ölüm gününe denk getirilmesini hayra yormayan vatandaşların hassasiyetine iktidar partisi saygı göstermeliydi.AKP bunu yapmayarak Atatürk’ün manevi hatırasına ve ona bağlılık duyan millete karşı saygısızlık etmiştir.“Kürt açılımı” bir gün önce veya bir gün sonra verilse ne olurdu?İktidar bu soruya kendini bağışlatacak bir cevap bulamaz!Bak şu gâvurlara..“Müslüman soykırım yapmaz” sözü de kökten dinci her kanlı eylemin ardından Başbakan Erdoğan’ı hatırlatacaktır.Erdoğan üstelik bu anlamsız sözü, son yılların en acımasız katliamından hüküm giymiş bir kanlı diktatörü, Sudan Devlet Başkanı El Beşir’i korumak uğruna sarf etmiştir.Başbakan Darfur’daki 300 bin insanı öldürenin, New York’taki ikiz kuleleri dört bin insana mezar edenlerin ve Halepçe’de kimyasal katliam yapan Saddam’ın hangi dine mensup olduğunu da açıklayıp Müslümanlar üstündeki iftira bulutlarını bir zahmet dağıtıvermelidir!Erdoğan “etnik, bölgesel ve dinsel milliyetçilik” çıkmazlarını sık sık kırmızı çizgileri olarak tekrarlayıp durur ya; El Beşir’i korumak uğruna göze aldığı savunma, aslında bir laiklik ihlâlidir.Çünkü din insanları iyi ahlâka özendirir ama hiçbir zaman bunu garanti edemez.Nereden nereye...Bir süreden beri Başbakan TSK’ya karşı radikal müdahalelere teşvik ve tahrik ediliyor.İki gün önce bir üniversite hocası “Turgut Özal olsaydı komuta kademesini görevden alırdı” diyerek Tayyip Erdoğan’a taş attı.O toplantıda bir tepki vermeyen Başbakan TV röportajında böyle bir imkânın var olup olmadığını araştırdığını açığa vuran şeyler söyledi.Konuşmalarından sanki askeri yargıdan geri döneceğini anladığı için böyle bir işleme başvurmaktan uzak durduğu sonucu çıktı.Pardon bir sebep daha:“Duygusallığa yer yok. Bir söz piyasaların çökmesine sebep olabiliyor!” Gördüğünüz gibi AKP’nin darbe vehimleri üreterek “asker mağduru” görünüp oy avcılığı yapmakta aşırıya gitmesi, artık bedel ödeten bir sorumsuzluktur.“Allah çarpar” korkusunun yerini yavaş yavaş “Borsa düşer” korkusu alıyor.Bunu dünyevileşme, laikleşme yolunda bir ilerleme sayabilir miyiz?!Daha gerçek kazanımları hak etmek istiyorsak Atatürk’ü çocuklarımıza daha iyi anlatmalıyız. Ruhu şad olsun..
Parti kongreleri oy tabanını genişletmek için fırsattır.MHP Büyük Kurultayı öncesi yaratılan gerginlikler insanı meraka sevkediyor.Ülkenin üçüncü büyük partisi harakiri mi yapıyor?Bizdeki partiler kraliyet gibi. Lider kendi iradesiyle çekilmez veya Çankaya’ya çıkarak yerini boşaltmaz ise ölene kadar kalır ve hiç bir parti yeni bir liderle önünü açma şansını kullanamaz.Devlet Bahçeli için bugün riski sıfır düzeyinde bir seçim var. Kazanacağından kimsenin şüphesi olamaz.O halde siyaseti yangın yerine çeviren bu komplo evhamlarının, tehdit ve şantajın anlamı nedir?RestleşmelerMüteahhit Ahmet Reyiz Yılmaz’ın genel başkanlığa aday olarak Devlet Bahçeli’ye rakip çıkması acaba neden partinin demokrasi anlayışı için kötü çağrışımlar yapan tepkiler ve dengesizlikler doğurmuştur?Parti yönetimi Ahmet Reyiz Yılmaz’ın delege bile olmadığını, o yüzden ancak 40 kurultay delegesinin ortak önermesiyle genel başkan adayı gösterilebileceğini belirtti.Yılmaz’ın boşuna zahmet etmemesini, kurultay salonuna gelmemesini, çünkü içeri alınmayacağını bildirdi.O da bu kaba ret tavrına cevap olarak öneriye imza koyacak 40 delegenin hazır olduğunu, kongre salonuna 15 bin ülkücü taraftarı ile geleceğini haber verdi.Ciddi bir sınavMHP’nin bu gelişmelere koyduğu teşhis, partinin iktidar merkezli bir komploya hedef yapıldığıdır.Bunun için “kazancının kaynağını açıklayamayan karanlık ilişkiler içindeki şahıslar üzerinden” kongre baltalanmaya çalışılmaktadır ama bu işe yaramayacaktır.Yazılı açıklamasında Devlet Bahçeli “hükümetin, elindeki kamu gücünü (polis) kullanarak kurultayın huzurunu bozmayı ve partilileri tahrik etmeyi planladığına dair güçlü emareler alındığını” iddia etti.Bahçeli, MHP’yi korkutucu geçmişinden sabır ve sükûnetle çıkarıp demokratik bir geleceğin yoluna sokan lider olarak tanınmış ve güven yaratmıştı. Şimdi kongre arifesinde karşısına rakip çıktığı için sürüklendiği asabiyet ve tahammülsüzlük, kendine ve partiye zarar vermeyecek mi?Bir parti lideri bu ağırlıkta suçlamaları kanıt göstermeden yapamaz. Yapmamalı.Nitekim AKP de suçlamaları reddetmiş, korkulanlar olursa bunun MHP’nin kendi iç bünyesindeki olumsuzluklardan kaynaklanacağını ilân etmiştir.Görüldüğü gibi olaylar hem MHP’yi hem siyasi iktidarla beraber devletin güvenlik güçlerini hiç hesapta olmayan bir sorumluluk sınavından geçmeye mecbur etmiş bulunuyor.Aday olduğunu söyleyen partili, kongre salonuna güvenle girebilmeli, ama o da taraftar kalabalığı desteğinde kapıya dayanma yanlışına düşmemelidir.
Amerika’nın en çok satan gazetesi Wall Street Journal gürültülü bir Türkiye manşeti ile çıktı dün.Gazete yorum sayfasının tepesine şu başlığı koymuş:“Türkiye’siz bir NATO...” AKP iktidarının “İslâmcı hükümet” diye nitelendiği yazıda sorulması gereken asıl sorunun şu aşamada Türkiye’nin AB’ye girip girmemesi değil Batı’nın savunma sistemi içinde kalıp kalmaması olduğu anlatılıyor.David Schenker imzalı yorum AKP iktidarına Türkiye’yi Orta Doğu’daki Batı karşıtı militan rejimlerle aynı sıraya koyduğu suçlamasını getiriyor.Türkiye’nin bölgede belirleyici güç olmak amacıyla izlediği dış politikanın İsrail’e zarar vereceği endişesinin Wall Street Journal’deki bu öfkeli itiraza ilham kaynağı olduğunu tahmin etmek zor değildir.Çünkü Türkiye’nin bölgedeki yeni rolünü birkaç gün önce Amerika’nın başka bir büyük gazetesi New York Times hayra yormuştu.Mesela... “İsrail’in aşırılıklarını (Gazze’deki kanlı operasyon gibi) engellemekte Amerika’nın düştüğü başarısızlık, Türkiye’nin Amerikan gömleğini çıkarıp bölgede bağımsız bir aktör olarak ortaya çıkmasına sebep oldu.” Türkiye-İsrail ilişkilerinin soğuması Wall Street Journal açısından Türkiye’ye felâket getirecek bir başlangıçtır ama New York Times açısından hayırlı bir olaydır.“Türkiye Orta Doğu’da güç dengelerini şiddetten uzak ve pozitif bir yönde yeniden yazıyor” diyen New York Times’a göre İsrail bu değişimden ister istemez etkilenecek ve sivillere karşı orantısız güç kullanmanın yanlışına eskisi gibi kolayca düşmeyecektir.Eleştirel değerlendirmeler övgülerden daha fazla önemsenmeli.Wall Street Journal AKP hükümetinin ülkede giderek sertleşen baskı politikaları uyguladığını yazıyor.Hukukun üstünlüğü ilkesinin ve bireysel özgürlüklerin kenara atılmış olduğunu söylüyor.Bu iddialarına da hükümetin bir yandan “eleştirileri susturmak için bağımsız ve laik basına yüksek miktarda vergi cezaları kesmesini” öte yandan muhalif aydınları hükümeti devirmek istediklerine dair “şüpheli suçlamalarla yakalatması”nı örnek gösteriyor.İki teşhis de yanlış ve haksız değildir.İktidar “pozitif güç” olarak kurumlaştırmak istiyorsa ülkeyi adalet ve özgürlük konusundaki özürlerinden bir an önce kurtarmalıdır.Çünkü bu iki kamburla büyük güç olunmaz!Kimin misafiri?Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tutuklanmasını istediği Sudan Devlet Başkanı El Beşir misafirimiz olacak.Bu zat, ülkesinde 300 bin kişinin katlinden ve 2 milyon insanın sürgün edilmesinden sorumludur. Türkiye’nin böyle bir konuğu kabul etmemesi gerekir.Brüksel dün bu uyarıyı yaptı.Cumhurbaşkanımız Gül buna “AB’yi ilgilendirmez. El Beşir özel toplantıya geliyor” diye tepki gösterdi.Sudan Cumhurbaşkanı İslâm Konferansı Örgütü toplantısına katılacak. Abdullah Gül’ün dediği “özel” herhalde “Müslümanlara özel toplantı” olmasından geliyor. Peki uluslararası mahkemenin kararı neden AB’yi ilgilendirmesin?Hâkimleri Hıristiyan olduğu için mi?Neyse, din kardeşliği, suçluya yataklık sorumluluğu yüklemez. El Beşir savunuculuğu ülkemize onur getirmeyecektir. Unutmayalım; Anadolu’da insan kalitesini belirlemekte kullanılan bir ölçü vardır:“Arkadaşını söyle bana, kim olduğunu söyleyeyim sana.” El Beşir Türk halkının değil, iktidarın misafiri olacaktır!
Neredeyse babanın oğula şüphe beslediği bir ilişkiler çürümüşlüğüne sürükleniyoruz.Hastalığın temelinde iktidarın tüm kurumları zaptetme ihtirası var.Ancak yargının bağımsız, güvenlik gücünün tarafsız olduğu bir düzende korkusuz yaşama hakkından söz edilebilir.Oysa kurulan özel mahkemelerin toplum vicdanında yarattığı rahatsızlıklar ve polisin bir tarikatın örgütlenme alanı haline geldiğine dair ciddi şüpheler hepimizin hayatını etkilemektedir.Kurumlar, bireyler esas uğraşlarından ister istemez uzaklaşarak fitne-fesada karşı kendilerini savunmanın derdine düşmüşlerdir.Ana muhalefet partisi lideri dün televizyonda halka duyurmaya çalışıyordu.Biliyorsunuz “İrticayla Mücadele Eylem Planı”nın orijinal halini bir ihbar mektubu ekinde savcılara gönderen “subay” elektronik postayla bir mektup daha gönderdi.Deniz Baykal, yapılan şeyin bir psikolojik savaş yöntemi olduğunu, ihbar mektuplarındaki ayrıntıları bilerek anında tepki göstermenin tek başına bir kişinin üstesinden geleceği iş olamayacağını söyleyerek haklı bir şüphe seslendiriyordu:“Bunun arkasında acaba bir ekip mi var? Bir siyasi hesaplaşma kampının faaliyet halinde olduğu belli. O karargâhın da iktidar himayesi altında olduğundan şüphe yok!” Saygısız kulaklarBaskı rejimleri muhalif potansiyele sahip insanları tedirgin eder. Bunun en yaygın uygulaması telefon haberleşmelerinin izlenmesidir.Türkiye son yıllarda Yargıtay telefonlarının bile yasa dışı dinlemeye tabi tutulduğu bir ülke durumuna düştü.YARSAV Başkanı Eminağaoğlu’nun Yargıtay santralının dahi gizli dinlendiği konusunda yaptığı suç duyurusuna bağlı mahkeme kararı ile Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nda dün saatler süren bir arama yapıldı.“Yüksek yargıçları dinlemeye cüret edebilen gözü dönmüşlük başkalarına neler yapmaz” sorusu, telefonda konuşan her Türk vatandaşın ortak tedirginliği haline gelmiştir.Şüphe ve güvensizliğin gölgesi her gün biraz daha koyulaşıp genişliyor.4 Kasım akşamı Ankara’da Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’na polis kimliği gösteren iki kişi gidip “Burada ne yapıyorsunuz, niye toplandınız?” diye soru sordu.Günah iktidarınTabii ki kimse “Size ne?” diye tepki gösteremedi. Çünkü polis devletinin merakı sorgulanamaz.Rahmetli gazeteci Uğur Mumcu’nun eşi olan CHP Milletvekili ve Meclis Başkanvekili Güldal Mumcu haklı olarak şu soruyu sordu:“UM-AG Vakfını ve öteki demokratik kitle örgütlerini taciz etmek, sindirmek mi istiyorlar?” Geçen gün Bülent Arınç’ın bir sözü iktidarın da aynı dertten muzdarip olduğunu düşündürüyordu. “İrtica Eylem Planı” bağlamında ortaya çıkan sıkıntılardan söz ederken Arınç şunu dedi:“TSK’nın başındaki şahsın da silâhlı kuvvetlerimizin demokrasiye olan bağlılığını vurgulayacak sözlerine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.” Orgeneral Başbuğ bu söyleneni defalarca yaptı ama güvensizlik ortamı daha fazlasını talep ediyor demek ki..İşte görsünler; güven duygusunu kaybedenler kolay kolay tatmin olmuyor.AKP önderleri empati yapmalıdır. Belki o zaman adalet, özgürlük ve laiklik konusunda güven vermeyen bir iktidarın ülkede yaratacağı azabı tahmin edebilirler.Yedi yıldır iş başındalar; bu günahın hiçbir bahanesi ve suç ortağı yok!* Empati, insanın kendisini karşısındaki insanın yerine koymasıdır.
Bilim adamları bile bölünmüş halde. “Bu işte bir domuzluk var” diyenler haklı çıkabilir mi?Domuz gribinin bilançosu henüz ürkütücü tahminleri doğrulayan rakamlara ulaşmadı ama şu andaki görünüm dahi panik yaratmaya yetecek korkutuculuğu kazanmış durumdadır.Biz hastalığı ve aşıyı siyaset ve tabii dinsel boyutunda da tartışıyoruz.Sağlık Bakanı’nı toplum önünde küçük düşüren sözleri Başbakan’a hangi kaygı ve etkilerin sarf ettirdiğini tahmin etmek için kafa patlattık dün milletçe!Çünkü Başbakan aşı kampanyasını doğru bulmadığını söylemekle kalmamış “Ben aşı olmayı düşünmüyorum” diyerek net bir tavır da koymuştur.Aşının yan etkisi varsa bile, bunun hükümete çıkaracağı sorumluluk faturası Başbakan’dan etkilenerek aşı olmayanların hedef olacakları yaşamsal riskler yanında devede kulak kalır.Dünya Sağlık Örgütü “aşıdan daha etkili korunma tedbiri yok” dediğine göre Başbakan Erdoğan bu ağır sorumluluğu hangi duygu ve etkiler altında yüklenmiş olabilir?İnternet dünyası, bilim çevrelerinin şüphelerini Türkiye’ye özgü vehimler ve tutucu önyargılarla harmanlıyor, kafaları daha da karıştırıyor. Mesela...Türkiye neden nüfusu daha yüksek ülkelerden bile fazla miktarda aşı sipariş etti?Yöneticilerimiz gaza mı getirildi, yoksa başka bir çapanoğlu mu çıkacak altından?Başbakanımızın üstünde bundan bile daha etkili olabilecek bir sav profesör unvanlı bir hekimden gelmiştir:“Virüsün adı H1N1. Çünkü H1N1 virüsü insan+domuz+kuş genlerinin bir karışımıdır. Bu virüse karşı oluşturulan aşı da insan+domuz+kuş genlerini içerecektir. İçinde domuz genleri taşıyan bir aşıyı Müslümanlar yaptırırlar mı? Yaptırmazlar!” Bu görüşü Başbakan’a iletmiş olabilirler mi; bilmiyoruz.Ama sırf Başbakan’ı örnek alarak aşı yaptırmaktan cayanlar varsa kararlarını değiştirsinler. Kutsal hayvan olmadığı gibi lânetli hayvan da yoktur. Bilimin nimetlerini bu tür gerekçelerle reddetmek dine de aykırıdır.Haklı görülebilecek tek tereddüt aşının yan etkileri ile ilgili olabilir.Çünkü aşıları aldığımız şirketlerin üçü de “yan etkilerle ilgili araştırmaların bitmediğini” kabul ediyorlar.Özellikle hamile kadınlar aşı yaptırmadan önce doktorlarına mutlaka danışmalılar.Go home Beşir!Sudan Devlet Başkanı Beşir Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında tutuklama kararı verdiği bir katliam suçlusudur!Ülkesindeki iç savaşta iki milyon insanın katlinden sorumlu tutuluyor.Tutuklanacağı için Eritre, Katar ve Mısır dışında bir yere gidemiyor. Bir de Türkiye...“Darfur Kasabı” geçen yıl Türkiye’ye gelmiş ve bu ziyaret dünyada olumsuz yankılar uyandırmıştı.İstanbul’da haftaya İslâm Konferansı Örgütü’nün toplantısı olacak ve Beşir bu fırsattan yararlanacak. Tabii asıl yararlanacağı zaaf, İslâm dünyasının gözüne girmek için Batı dünyası ile ters düşmeyi her gün biraz daha fazla göze alan AKP iktidarının tutumudur.Reuters haber ajansı “Bu ziyaret Ankara’nın uluslararası hukuka saygısının bir sınavı olacak” dedi.Sadece o kadar mı? Değil..Beşir’in ziyareti Türkiye’ye soykırım suçlaması yapanların da ekmeğine yağ sürecektir.“Birbirlerini iyi anlarlar” diyeceklerdir.“Karga karga ile uçar” diyeceklerdir.Beşir Uganda’ya gitmek istediğinde halk onu ülkeye sokmadı.Bizde de iş sivil topluma düşüyor.Uganda kadar olamayacak mıyız?