Anadolu’da “Haklısın ama alacağın yok” derler; Başbakan’ı dinlerken dün aklıma o söz geldi.AKP’nin Kızılcahamam toplantısında Tayyip Erdoğan şöyle diyordu:“Avrupa Birliği dedik ‘kimliğimiz tehlike altında’ dediler. Kıbrıs dedik ‘peşkeş çekiyorlar’ dediler. Komşularla sıfır problem dedik ‘eksen kayıyor’ dediler. Şimdi milli birlik ve kardeşlik süreci diyoruz ‘ihanet’ diyorlar.Eflâtun ne güzel söylemiş; Korkaklar hiçbir zaman zafer anıtı dikememişlerdir.” Dinleyenlerin çoğu Başbakan’a hak verecektir. Ama haklı olmak yetmiyor.Muhalifleri “korkak” davranmakla suçlayabilmenin şartları vardır. O şart da güven duyulmayı hak eden bir geçmişe ve gelecek garantisine sahip olabilmektir.AKP iyi bir sicile sahip değil. Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktan ötürü Anayasa Mahkemesi’nde hüküm giyen bu parti, şimdi telefon dinlemeleri yüzünden hukuk devleti ilkelerini ihlâlden soruşturmaya tabi tutuluyor.Bülent Arınç geçen gün komutanların demokrasiye bağlılık demeçlerini niçin daha sık vererek milletin yüreğini ferahlatmadıklarını sorarak dolaylı moral yardımı çağrısı yapıyordu.İktidar sözcüleri “empati” lâfını çok severler; niye aynı şeyi laik rejime içtenlikle bağlı olduklarını göstermek için kendileri yapmıyorlar?Muhalefetin AKP iktidarına destek borcu altına girebilmesi için ona güvenmeleri gerekir. Halbuki onlar ve halkın önemli bir kesimi AKP’nin emellerinden, yöntemlerinden korkuyor.İyi şeyler söyleyip kötü yerlere götüreceğinden korkuyor.Mesela hukuksuz telefon dinlemelerinin getirdiği korku rejiminden nasıl çıkacağız?Önce muhatabını bulmak lâzım değil mi?Dün Başbakan “Bu meselenin hükümetle yakından, uzaktan bağlantısı yoktur” diyordu. Peki kiminle var?Düne kadar işlenen hukuk cinayetlerini tırnak kaşıyarak seyretmediniz mi?TİB’in başındaki işgalin sorumlusu siz değil misiniz?Kendisinin de dinlendiğini söylemesi bir Başbakan’ı mağdur yapmaz, evi soyulan polis müdürü gibi gülünç yapar.İktidarlar güven vermedikleri yerlerden destek isteyemezler.AKP’nin şu andaki performansı desteği hak etmiyor!Adalet yardımı...Alman yargısı, futbol maçlarını yönlendirerek dolandırıcılık yapan bir şebekenin peşine düştü.Avrupa’nın sekiz ülkesine dal budak saran şikeciler Bochum Savcılığı’nın ilk bulgularına bakılırsa Türkiye liglerinde oynanan 29 maçın da sonucunu etkilemiş.Alman adaletine ne kadar teşekkür etsek azdır. İyi ki Alman mahkemeleri var. Olmasa temizlenemeyeceğiz!Bildiğiniz gibi Frankfurt savcılığı ve mahkemesi olmasaydı Deniz Feneri ortaya çıkmayacak, başındaki ahlâksızlar takımı merhametli gurbetçileri soymaya devam ediyor olacaktı.Dolandırıcılık durdu ama Türkiye’deki elebaşılar ceza görmediler hâlâ.Suçlama imzasız ihbar mektubu veya gizli tanık ile yapılmamış, doğrudan oradaki suçluları yargılayan ve itirafçı sanıkları mahkûm eden mahkeme başkanı tarafından yapılmıştır.Asıl failler buna rağmen “sessiz kalma hakkı”na sığınarak adaleti oyalıyorlar.Şimdi Türkiye’deki şikecilerin bulunması şansı ne kadar diye sorarsanız cevabı bellidir:Eğer işe karışanlar Deniz Feneri’nde olduğu gibi iktidar partisi ile ilişkili insanlar değilse yakalanır, yargılanır, cezalarını bulurlar. Ama Deniz Feneri takımı gibi iktidarla ilişkiyi kurmuş kurnaz insanlarsa boşuna beklemeyin.Karambolde kaybolur hepsi!
Başbakan Erdoğan’ı dinlerken kendimi bir anda ümitsizliğe kapılmış hissettim.Partisinin il başkanları toplantısında konuşuyor, bölücü teröre son vermeye yönelik çabalarda yalnız bırakıldıklarından şikâyetle muhalefete verip veriştiriyordu.Doğru; iktidar olarak neşteri vurmuşlardır ama yara açık kalmış, ameliyat yarım bırakılmıştır.Çünkü gerçekçi bir teşhis yapılamamış ve doğru bir tedavi belirlenmemiştir.Başbakan’ın kürsüde “Bu meseleyi iktidarıyla, muhalefetiyle çözmek zorundayız” diye bağırdığını izledim.Devlet kadrolarını, kamu kredilerini ve şehir rantlarını, yani iktidarın balını kaymağını yandaşlarına peşkeş çeken AKP iktidarının terörle mücadele gibi risk taşıyan sorumlulukları muhalefetle paylaşmak istemesini bir yere kadar anlamak mümkündür.Ama konuşmasının şu bölümü, kıdemi 7 yıla yaklaşan bir Başbakan’a yakışmamıştır.Batı medyası Erdoğan’ı “ılımlı İslâmcı AKP’nin lideri” diye tarif ediyor.Dünkü talihsiz konuşma, en azından sıfatı önündeki “ılımlı” nitelemesini süpürüp götürecek vahameti taşıyor:Siyasi istismar...“Masum yavruların mağaralarda boğazlanmasını onaylamak, hatta yüceltmek sevgiden, şefkatten, merhametten nasibini almamaktır.İster Alevi olsun ister Sünni olsun biz hepimiz Kerbela faciasını dinleyerek, okuyarak büyüdük. 2-3 yaşımızdan itibaren annelerimiz babalarımız, dedelerimiz Kerbela’yı anlattılar. Toplum olarak insan sevgimiz bu ibret dolu anın tekrar tekrar anlatılmasıyla şekillendi.Cinayetin, öldürmenin, insana zulmetmenin ne derece feci olduğunu Kerbela örneği üzerinden belleğimize yerleştirdik.‘Evlâdı Kerbelayız; bu hatadır, günahtır, zulümdür, ayıptır’ diyenlere yapılan Kerbela muamelesini onaylar şekilde Meclis kürsüsüne taşımak, millet sevgisiyle insan sevgisiyle nasıl bağdaşır?” Başbakan keşke bu konuşmayı evde, ayna karşısında prova etmek şansını kendine tanısaydı. Keşke ulusal bilincin 72 yıllık Dersim faciasını niçin unutmaya çalıştığını gerçekten merak etseydi.CHP’li Onur Öymen’in bir gaflet anında uğradığı talihsizlikten cımbızla çıkarılan bir sözünü, Alevi vatandaşlarımızın tepkilerini sömürerek siyasi çıkar amacında kullanmak zararlı bir fırsatçılıktır.Çünkü CHP’nin kendisini Alevi kitleye affettirme çabalarını duygusal tahriklerle zorlaştırmanın iktidara “Kürt açılımı” yolunda kazandıracağı bir avantaj olmayacaktır.Devlet ve KerbelaDersim tecrübesi, devlet gücünü acımasızca kullanma yanlışına örnektir.CHP’li Öymen’in bu örneği Kürt sorununun çözümü için de önerdiği algısı yaratmak, konuşmasına bakınca hem haklı değildir hem de yaşadığımız çağın aklına, vicdanına ve hukukuna uygun değildir.Siyaset gündemini muhalefetin başarısızlıklarını tartışarak meşgul etmek her iktidarın istediği şeydir. Ama bunu yaparken ucuz istismarlara tamah etmemek gerekir.Çünkü kendi ayağınıza dolanabilir.“Evlâdı Kerbelayız; bu hatadır, günahtır, zulümdür, ayıptır” diyen kişi Dersim isyanına önderlik eden Seyit Rıza’dır. Bu sözleri yargılandıktan sonra darağacına çıkarıldığında söylemiştir.Seyit Rıza’nın özü haksızlık, zulüm ve cinayet olan “Kerbela muamelesi”ne tabi tutulduğunu söylemek, hangi akla, hangi iyi amaca hizmet edecektir?Mezhep siyaseti yapmaktan sakınması gerekenler listesinde T. C. Başbakanı herhalde 1 numarada yer almalıdır.Ama nerdeee!..
Başbakan öfkesi ve inadı ile kendini duyurmayı nedense çok seviyor.Önceki gün İtalya’daydı.Bulunduğu ortamla hiç ilgisi yokken gazetecilerin “Domuz Gribi aşısı” konusunda yönelttikleri soruyu, kitleleri kötü yönde etkileyerek “genel sağlığa zarar” vereceği korkusuna düşmeden uzun uzun cevapladı.Daha önce Sağlık Bakanı ile ters düşmekten adeta zevk alır biçimde kendisinin aşı olmayacağını ilân ederek direnişi başlatmıştı.İtalya’da “Ailemde de olan yok” diyerek topyekûn savaş pozisyonuna girdi.Kendisi için “risk grubunda değilim” demişti. Bunda biraz bilimsel gerekçe bulaşıklığı bulunuyor.Ama aşı karşıtlığı tüm aileye genişleyince, yani risk grubuna dahil olanlar bile aşı olmayınca durum özel bir nitelik kazanıyor.Bu inadın bilimsellikle ve devlet adamlığı ile izahı, ilişkisi olamaz.Yan etki bu aşıda “devede kulak” sayılır. Dünya Sağlık Örgütü dahil tüm güvenilir ihtisas kurumları ve bilim adamları “fırsatını bulan aşısını olsun” diyor.Çünkü ölüm aşının yan etkisi değildir ama aşı korumasından yoksun kalmak, ölüm riskiyle yüz yüze gelmenin daha muhtemel sonucudur.VATAN muhabirleri dün Başbakan’ın sözleri aşı kampanyasını nasıl etkiledi; bunu sağlık ocaklarında araştırdılar.Vardıkları sonuç endişe vericidir.Çünkü Başbakan’ın “Ailemde de aşı olan yok. Kendimize göre tedbirlerimizi alıyoruz” sözü halkın aklını karıştırmış, aşının yan etkilerinin hastalığın kendisinden daha korkutucu olduğu yanılgısı yaratmıştır.Sağlık Bakanı Akdağ “Başbakan’ın kafaları karıştırdığını düşünüyor musunuz?” diye soran gazetecilere “HAYIR” dedi.Ne desin zavallı adam?Başbakan’ın öfkesinden doğacak tehlikelere karşı aşı bulamadılar henüz!Yine de konuşmasına bakarak Başbakan’ın aşıya harcanan paraya acıdığını kimse düşünmesin.Şu anda ölü sayısının 80’e ulaştığını hatırlattıktan sonra “Bu aşılar getirilmemiş olsa üstümüze farklı şekilde saldıracaklardı” diyor.Yani Tayyip Erdoğan, aşının milleti hastalıktan koruyacağına inanmıyor ama iktidarı domuz gribinden kaynaklı saldırılara karşı koruyacağından neredeyse emin bulunuyor!Yaradılanı yaradandan ötürü sevmenin bir sonucu herhalde.Siyasetçi, devlet adamı yaradılanı, yani insanı “Allah’ın emri” ile değil, kendi kalbi ile, aklı ile sevmeli.Bilimle çatışan bir “tek adam” domuz gribinden daha geniş risk alanı yaratıyor!Duyarsızlık tahrikiŞırnak’ta 9 uzman çavuşun operasyona çıkmayı reddettikleri için disiplin kovuşturmasına uğradıkları haberini okuyunca üzüldüm.Sonra üzüntüm, bu sonucu hazırlayan sebeplere ilgisiz kalanlara yönelik kızgınlığa dönüştü.Şırnak’ta iki yıldır görevlerini aksatmadan yapan, ölümün nefesini her an enselerinde hissederek bölgeyi bölücü canilere karşı koruyan bu insanlar belli ki kendi durumlarındaki 3 bin profesyonel askerin uğradığı haksızlığı topluma duyurmak istemiştir.Birçok olumsuz ayrımcılıktan yakınıyorlar. Fakat bunların en dayanılmazı, 45 yaşına geldiklerinde “yaş haddi”nden emekliye ayrılıyorlar.Ama emekli aylığını almaya başlamak için 65 yaşını beklemeleri gerekiyor.Şansları vardı, tehlikeleri aşıp 45 yaşına vardılar diyelim; maaş almadan 65 yaşına kadar nasıl yaşayacak bu insanlar?Eğer onlar “emre itaatsizlik”ten ceza görecekse...Bu haksızlığa çare olacak kanun teklifini bir yıldır mecliste bekletenleri de “suça tahrik”ten mahkemeye versinler!
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun son kararı başlı başına bir reformdur!Karar, yaşamakta olduğumuz hukuksuzluğa cesur bir itirazdır. Muhteris siyasetçilerin yoldan çıkardığı hukuk devletini rayına koyma umududur.Polis İstanbul’da kaçak rakı üreten bir yere baskın yapmış iş yerinin sahibini de Kadıköy mahkemesi mahkûm etmişti.Yargıtay 7. Ceza Dairesi hükmü bozdu.Çünkü arama hâkim kararı olmadan yapılmıştı. “Halk sağlığı”na yönelik risklerin gecikmeye izin vermiyor olduğu bahanesi, Yargıtay’a göre “aramada mahkeme kararı” bulunması şartını ortadan kaldıramazdı.Bozma kararına çerçevelenip mahkeme duvarına asılacak şeyler yazıldı:“Devlet vatandaşına her an gözaltına alınabileceği sorgulanabileceği, evinde iş yerinde arama yapılabileceği endişesini yaşatmamalıdır. Aksine güvenlik içinde özgür ve onurlu bir yaşam sunmayı amaçlamalıdır.” Yargıtay C. Başsavcılığı konunun kamu sağlığı ile doğrudan ilgili olduğuna bakarak hukuka aykırı şekilde elde edilse dahi bu delillerin mahkûmiyete gerekçe olabileceğini savundu ama boşuna... Ceza Genel Kurulu da çağın hak ve özgürlük anlayışı safında yer tuttu.Artık herkes şunu bilecek: Yasaya aykırı (mahkeme kararına dayanmayan aramalarda) elde edilmiş delil geçersizdir!Suçun vahameti, usul hükümlerine uymamanın mazereti olamaz!Kolluk kuvvetlerinin ve savcıların son zamanlarda usul hükümlerine uyma konusunda gösterdikleri sapmalar hukuk devletine ve adalete güven duygusuna darbe vuruyordu.Yüksek yargı bu gidişe tavır koymuştur.Mesajın iki adresi vardır. Biri kolluk, savcılar ve hâkimler ise diğeri muhaliflerini tasfiye etmek amacıyla yargıyı yoldan çıkaran iktidar sahipleridir!***Çirkin kulak Abdüllatif Şener gizli telefon dinlemelerini Başbakan’ın yaptırdığını iddia etti.Şener, herhangi bir kişi değil. Bugün başka bir partinin başkanıdır ama AKP’yi Tayyip Erdoğan’la beraber kuran üç-beş öncüden biridir.İlk AKP hükümetlerinde Başbakan Yardımcısı olarak görev yapmıştır.Şener telefonları dinleyen Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı koltuğuna getirilen kişiyi Başbakan’ın seçtiğini teknik personelden oda hizmetçisine hepsinin tek tek atandığını anlattıktan sonra şunu dedi:“Ben Başbakan’ın beni dinlettiğine inanıyorum. Böyle bir yapıda samimi kanaatim budur.” Türkiye’yi korku imparatorluğuna çeviren bu dinleme rezaletini durdurmanın birinci şartı kurumu başındaki iki ayaklı felâketten kurtarmaktır.Yeni başkan için daha güvenceli bir seçim usulü bulmak lâzım.Mesela... Yargı organının belirleyeceği üç adaydan biri Cumhurbaşkanı tarafından atanabilir.İktidarın üst bürokraside uyguladığı partizan seçimler devleti yordu ve hasta etti. Yeter artık!
Haksızlığa karşı suskun kalmanın felâketli sonuçlarını daha etkili anlatacak bir söz kolay kolay bulamazsınız.Nazilere karşı eylemleriyle tanınan Alman ilâhiyatçı Martin Niemöller insanlığın geleceğine unutulmaz bir deyiş bıraktı:“Önce sosyalistler için geldiler, sosyalist olmadığım için sesimi çıkarmadım. Sonra sendikacılar için geldiler, sendikacı olmadığım için sesimi çıkarmadım. Sonra Yahudiler için geldiler, Yahudi olmadığım için sesimi çıkarmadım. Sonra benim için geldiklerinde, benim için sesini yükseltecek kimse kalmamıştı!” Bu tarihsel uyarıyı bana hatırlatan sebebi, dün okuduğum bir haber yarattı.Habere göre iktidar partisinin Tanıtım ve Medya Başkanı Hüseyin Çelik partili milletvekillerinden kendisine danışmadan medya karşısına çıkmamalarını istiyordu:“Söylem birliğinin sağlanması için milletvekillerimizin görsel veya yazılı medyaya açıklama yapmadan, programlara çıkmadan önce Tanıtım ve Medya Başkanlığı ile konuyu paylaşmaları önem arz etmektedir.” Onlar piyon değilToplumu kutuplaşma felâketine sürükleyen cinnetin, demokrasimizi çoğulculuktan nasıl hızla tek adam yönetimine götürdüğünü bu “Propaganda Başkanlığı Emirnamesi” çok dramatik biçimde anlatıyor.Nazi Almanyası döneminde de Propaganda Bakanı Göbbels her gün Adolf Hitler ile buluşur, görüşlerini alır, sonra onları resmi parti görüşü olarak formüle ederek örgütüne yayardı.Bizdeki parti liderleri, milletvekillerinin ne düşündüklerini bilmek istemiyorlar. Haftada bir kez yapılan grup toplantıları, liderlerin monoloğu olarak geçiyor.Parti gruplarını sanki düşünen insanlar değil, güdümlü piyonlar oluşturuyor.Ve onlar, rejimi hukuktan, insan haklarından koparan, dikta hevesine muhalefet eden aydınları, bilim adamlarını gazetecileri, toplum vicdanını tatmin edecek deliller göstermeden sabaha karşı evlerinden toplayıp hapse atan gözü kararmışlığa itiraz edemiyorlar.Ama biliyoruz ki “bu gidişin ülkeye de, kendilerine de hayır getirmeyeceğini” aralarında mutlaka konuşuyorlar.Haksızlığa susamayızVicdan taşıyan herkes, kendine saygısını yitirmemek için bir sırdaş bularak da olsa haksızlığa itirazını birileriyle paylaşmak ister.İktidar partisi içinde kapalı devre yaşanan da budur.Propaganda Başkanı Hüseyin Çelik isyanını milleti ile paylaşmak isteyecek olan arkadaşlarının önüne baraj kuruyor.Bölücü katillere bile “demokratik açılım” sunan AKP cömertliği, kendisine iktidar gücü sağlayan milletvekillerinin vicdan ve ifade özgürlüklerini niye kıskanıyor, kısıtlıyor?İktidar milletvekillerinin liderlerine ve hükümetlerine destek ve bağlılığı, ettikleri anayasaya sadakat yemini ile sınırlıdır.O sınır aşıldığında yasama organının bağımsızlığı devreye girer toplumu ve rejimi korur.Kanunsuz emre boyun eğmeyeceğini bildiği bir parlamento da iktidarı yanlıştan korur ve hukukun içinde kalmaya mecbur eder. Türkiye Barolar Birliği’nin cesur uyarısı herkese örnek olmalıdır.Unutmayalım ki... “Adaletsizliği önleyecek gücümüzün olmadığı zamanlar olabilir. Ama adaletsizliğe itiraz etmeyi beceremeyeceğimiz bir zaman asla olmamalı!”
Yargıtay’a, İstanbul Başsavcısı’na 65 hâkim ve savcıya ait telefonların dinlenmesi kanunsuz mu?Yargıtay Başkanı Gerçeker Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le görüşmesinin ardından dün şunu dedi:“Kanuna uygun her şey hukuka uygun olmuyor. Hukuk, temel hak ve özgürlüklerin teminatıdır!” Yargıtay Başkanı’na göre “dinleme kararı” çıkarılarak biçimsel şart yerine getiriliyor olabilir ama yapılan “özü itibarıyla yanlış”tır.Ve hele bu yanlış yargının bağımsızlığını katlederek onu devlet terörü yaratan bir makine haline getirme kastı taşıyorsa...Türkiye Barolar Birliği’nin dünkü gazetelerde çıkan tam sayfa duyurusu, can çekişen adalet ve özgürlük değerlerinin tekrar hayata döneceği konusunda küçük de olsa bir ümit vermiştir.Barolar, yargı erkinin önemli bir uzvudur aynı zamanda büyük ve etkin bir sivil toplum örgütüdür. Bu örgütün bildirisi bir sivil muhtıra niteliği taşıyor.İktidar hiçbir komplekse kapılmaksızın bu eleştiri ve önerilerden yararlanmaya bakmalıdır.Çünkü Türkiye Barolar Birliği’nin yaptığı uyarı tarihi önemdedir:Kızma, yararlanan...“Siyasal iktidarın yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak nitelikteki uygulamaları, hukuk devletini temelden sarsmakta, Anayasal düzenin temel ilkelerini işlemez hale getirmekte, adım adım bir otoriter sisteme doğru gidilmektedir.Ağır bir Anayasa ihlâli taşıyan ve ülkeye büyük zarar veren bu yöntemin uygulayıcılarına da yarar sağlamayacağı açıktır.TBB asla kabullenmeyeceği bu gelişmeler karşısında sonuna kadar hukukun üstünlüğünü savunacaktır.” Korkunun değil hukuk güvenliğinin, baskının değil hak ve özgürlüklerin egemenliğini ülkede yeniden kurabilmek o kadar kolay gözükmüyor.Çünkü başta sistemle çatışma halinde olan bir iktidar var. Türkiye ilk kez devletin temel nizamına ve kurumlarına muhalefet eden bir yürütme organı tarafından yönetilmektedir.O yüzden kavga eksik olmuyor.İktidarın yargıya boyun eğdirme inadı nihayet anayasa ihlâli doğuracak boyutlara ulaşmış olmalıdır ki Yargıtay C. Başsavcılığı, iktidar eylemlerinin “hukuk devleti” ilkesi açısından incelenmesine karar vermiştir.Özürlüler Şûrası...Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuna hükmedilen davadan kıl payı kurtulan AKP bu kez hukuk devletine karşı eylemlerin odağı olmaktan hüküm giyebilir mi?Ve ikinci kez kendini kurtarabilir mi?Dileğimiz elbette iktidarın, dikta takıntısından arınması, yargı bağımsızlığına saygı göstereceği yolunda ümit vermesi ve tehlikeli sulardan kurtulmasıdır.Ama hayalci olmamak gerektiğini biliyoruz. Çünkü iktidar yargıyı kontrol etmekte kullandığı araçları, ceza ve ödül yöntemlerini terk etmediği gibi “adalet reformu” şaşırtması ile bir polis devleti hedeflemektedir.Tayyip Erdoğan dün Yargıtay C. Başsavcılığı’nca başlatıldığını öğrendiği inceleme için “Benim partimle ilgili böyle bir yakıştırmayı nasıl yaparlar” diye tepki gösterirken kendisinin de dinlendiği itirafının yargı temsilcileri tarafından yapıldığını hatırlattı.Ona karşı yapılan hukuksuzluk, kendi yaptıklarının mazereti olamaz;Kanunsuz dinleme olduğu için biz kimle ne konuştuğunu yazmıyoruz ama utanacağı bir durum yoksa lütfen kendisi açıklasın, millet öğrensin.Başbakan bu konuşmaları dün katıldığı 4. Özürlüler Şûrası’ndan çıkarken yaptı.Hayat insanlara ne kadar ağır ve alaycı şakalar yapıyor..
Yargıtay Başkanı Gerçeker’in tesbiti yerindedir. Telekulak korku ve kuruntusu geride kaldı.Toplum bu faşist baskının ahlâksız müdahalelerin korku evresini geçip pençesine düşmüş haldedir.Hukuk hocalarının hocası rahmetli Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun unutulmaz sözüdür: “Hukuk ve adalet etrafımızı çevreleyen havaya benzer. Kirlenmezse varlığını farketmezsiniz. Değerini kirlenme başlayınca anlarsınız..” İnsanlara ülkenin havası niçin her gün biraz daha boğucu gelmeye başladığı sorusunun cevabını burada aramak gerekiyor.Niye susuyorlar?Küreselleşmenin erdemleri üstüne yapılmış methiyelerden etkilenen insanlar Batılı kurumların ve Batılı müttefiklerin Türkiye’deki hukuk ve ahlâk dışı tertiplere neden tepki göstermediklerine anlam vermekte zorluğa düşüyorlar.Evet Türkiye’nin önemi çok artmıştır. Türkiye’de Amerika ve Avrupa Birliği’nin “bir dediğini iki etmeyen bir iktidar” bulunması çıkarları yönünden büyük şanstır. Bu şansı tepe tepe kullanmak varken riske sokmak akılcı görünmeyebilir.Ama Batı medyasında giderek artan eleştirel haber ve yorumlar Türkiye’de çağdaş bir yargıdan ziyade “engizisyon” işlediğini telefon dinlemeleri yoluyla insanların mahremine tecavüz edildiğini yansıtmaya başladı.Tek parti devletiÖnceki gün New York Times, Amerikalı bir uzmanın şu görüşüne yer veriyordu:“Ergenekon, Türkiye’nin çoğulcu bir demokrasi olma yolunda attığı önemli bir adımı değil, otoriter bir tek parti devletine doğru gidişi temsil ediyor.” Batı medyasının cehennem tasfirleri halâ kendi gözlemlerine dayanmıyor uzmanları yansıtıyor.Peki gerçekle bire bir yüzleştiklerini ne zaman göreceğiz?Şu anda ilgisizlik sürüyor. Çünkü Batı medyası kendi toplumlarında olsa kıyamet koparacakları ihlâller karşısında meraklı seyirci durumunda kalıyor, değerlerini savunan namuslu taraf gibi davranmıyor.Ama bu utanç verici iki yüzlülük sonsuza kadar sürmeyecektir, süremez.Batılı siyasetçiler hem kendi kamuoylarındaki uyanıştan hem de Türk halkının diktatörlüğe sürüklenişe itirazından etkilenecektir.Tabii ki iktidarı ele geçiren ihtirasın doğuracağı tehlikelerden kurtulma şansını güçlendirecek olan şey halkın bir an önce gerçekleri görmesidir.Halkı aydınlatacak olan kişi ve kurumlara karşı iktidarın sergilediği acımasızlık ve yasaları çiğnemekte gösterdiği cüret şaşırtıcı değildir.Yandaş medyayı genişletmek konusunda tatmin edilmez görünen ihtiras ve bu yolda göze alınan terör yöntemleri, ülkeyi daha zor günlerin beklediğini haber veriyor.Başbakan, ahlâk ve adalete dayanmayan iktidar eylemlerinin halktaki uyanışı tahrik ettiğini görmüyor mu?Uyarı sinyalleri sıklaşan anketlere inanmıyor mu acaba?
Meclisin dün tarihi bir toplantı gerçekleştirdiğine siz de inanıyor musunuz?Çünkü önemli bir çoğunluk bu nitelemeyi alaycı bir yaklaşımla yapıyor.İçişleri Bakanı’nın açılım diye saydığı adımların bir kısmı zaten hayata geçirilmiş olan haklardır. Geri kalanlar ise başkaldıranları silâh bırakmaya ikna etmeyecek vaatlerdir.Ama biz “Kürt sorunu” temelinde şekillenmiş “demokratik açılım”ın -en son anda Başbakan’ın kışkırtmaları sonucu CHP’lilerin birleşimi terk etmesini hariç tutarsak- beklenmedik bir sabır ve anlayış havası içinde tartışılmış olmasını, köklü dönüşüm getirecek bir sürecin başladığına işaret saydığımız için önemli bulduk.O yüzden “tarihi birleşim” deyimini hak ettiğini düşündük.Eleştiri düzeltirİktidar ve muhalefet liderleri sözlerini sakınmadan her şeyi ortaya koymuşlardır. Baykal ve Bahçeli’nin tutumları, AKP iktidarına yürüdüğü yolda destek ümidi vermiyor.Fakat uygun bir yol haritası için fikir veriyor.İki muhalefet lideri de silâhını bırakmayan ve terörden vazgeçtiğini söylemeyen bir terör örgütünü AKP’den başka dünyada hiçbir hükümetin muhatap almadığını hatırlatırken elbette eleştiri ortaya koymuşlardır.Ama acaba iktidarın bu eleştirileri kendini düzeltmek için değerlendirmesi şansı yok mudur?Biz olacağını düşünüyoruz. Çünkü her görüş toplumda yankı buluyor ve yaklaşımları etkiliyor.İngiliz dürbünüDüne kadar yaşananlar nasıl AKP iktidarını “tek millet, tek devlet, bölünmez vatan” vazgeçilmezlerini kırmızı çizgileri olarak yüksek sesle ilân etmeye mecbur etmişse dünkü meclis görüşmeleri, iktidarın terör örgütü ile yürüttüğü dolaylı ilişkileri etkileyecektir.Silâhını bırakmaya razı olmadığı sürece muhatap bulmakta zorluğa düşecek olan terör örgütü, durumunu yeniden değerlendirmeye ve talepte bulunurken toplumun tahammül duygusunu zorlamaktan sakınmaya mecbur olacaktır.İtibarlı The Economist dergisi son sayısında dikkat çekici bir değerlendirme yaptı: “AKP hükümeti muhalefetin suçlamalarına kulağını tıkamış bir şekilde Kürt sorununu çözmek için cesur hamleler yapıyor. Yaşanan sarsıcı tartışmalara karşın Türklerle Kürtler arasında barışa hiç olunmadığı kadar yaklaşıldı..” Uluslararası koşullar PKK’nın sonunun geldiğine işaret ediyor. Economist’in dayandığı temel gerekçelerinden biri budur.Mesele şu anda olgunlaşmış olan meyveyi ağaçtan toplayacak hareketin yapılmasıdır.Terör sorununu da içine alan Kürt sorununun çözümü için doğmuş bulunan elverişli ortamı iktidar ve muhalefet işbirliği halinde değerlendirmelidir. Irak’ta ve dağlarda barınma imkânı kalmayan PKK’nın kent terörüne geri dönmemesi mutlaka sağlanmalıdır.Dünkü genel görüşmenin ilk saatleri, bu basirete sahip bir meclisin varlığını bize hissettiriyordu!