Güzel bir bayram tatili geçiren Başbakanımızdan umut ve barış çağrıları bekliyorduk dün.Öyle olmadı, yine esti, savurdu.Ve tabii gücünü abartan iktidar sahiplerinin çelişkilerine düştü, haksızlıklar yaptı.Milliyet’te Mehmet Tezkan’ın “Siyasetçiler ne kadar az konuşursa ülke o kadar huzur buluyor” diyen yazısına kızıp meclis grup toplantısında hepimize bağırdı:“Ben de diyorum ki, siz köşe yazarları ne kadar az yazarsanız, ülke o kadar huzur bulur!” Başbakan’ın bu parlak fikrini her gün iktidara güzellemeler dizmekten bitap düşen yandaş medya üstünde test etmesini öneririz.Böyle bir tedbirin onu tatmin etmeyeceğini biliyoruz. Çünkü sorunun kaynağı iktidarın kendisidir. Gerçek şikâyeti köşelerden değil eleştiri yapabilen bağımsız köşelerdendir.Aslında yaratılan terör yüzünden gazeteciler işlerini korkusuzca yapamıyorlar. Medyayı eleştiri görevini yapmaktan bu ölçüde uzak tutan baskıların benzerini biz sadece sıkıyönetim dönemlerinde yaşadık.Demokrat siyasetçiler için övünç ve gurur sebebi olamaz bu durum. Başbakan buna rağmen “köşe yazarları her gün değil haftanın 1-2 günü yazsın” diyebiliyor.Önce tart, sonra söyle...Bağımsız kalemler bunu yapamazlar çünkü şu anda zaten yerlerine sığamıyorlar.Başbakan’ın ve iktidar sözcülerinin aşırılıklarına fren yapmaya, yanlışlarını düzeltmeye yetişemiyorlar.Mesela kendi hesabıma AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in “Kürt açılımı” bağlamında pazar günkü VATAN’da çıkan şu sözünün tehlikesine dikkat çekmeye sıra gelmedi:“Problem çözülmezse sıkıntı Doğu’da değil Batı’da olacak!” Ne demek bu? Böyle bir sözü pekâlâ terör örgütü de söyleyebilirdi. Çünkü tahminse yanlış, tehditse vahimdir.“Güneydoğu’yu çözmezsek bedelini Batı öder” anlamına gelecek bir sözü iktidar sarfedemez. Onun görevi böyle bir tehlikeyi önlemektir.Böyle bir zihin jimnastiği öncelikle terörden kaçarak yeni bir hayat kurmak için Batı’ya göçen Kürt kökenli vatandaşlara haksızlıktır, kötülüktür.Çelik tedirgin edici bir sözün, velev ki uyarı adına sarfedilmiş olsun, Batı’daki kentlere göç etmiş Doğulu yurttaşları yeni yaşam alanlarında şüpheli bir görüntüye sokacağını hesap etmiyor mu? Etmeli...Neden sabırlı değil?Ya Bülent Arınç’ın “Bayramdan sonra ne Danıştay kalacak ne Bülent Arınç” sözlerine ne demeli?Üniversiteye girişte imam hatip mezunlarının önlerini açma amaçlı YÖK kararının yürütmesini durduran Danıştay bu kadar kaba bir saygısızlığa hedef yapılır mı?Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu da dün Danıştay kararını hukuka uygun bulmadığını söyledi. Biz olmasak, ona görevinin uygun bulmasa bile yargı kararına uymak olduğunu kim söyleyecek?Kararı yermek için söylediği bir söz var:“Bu kararın imam hatipler baz alınarak verildiğini düşünüyorum.” Doğrudur. Meslek liseleri karambolü yaratılmak istendi ama Danıştay imam hatipler özelinde bir siyasi amaç ve ona bağlı yetki saptırması belirlemiş, kararını ona göre vermiştir.Neyse, yine Başbakan’a dönelim. Dün “tembel, çapsız, kifayetsiz, vizyonsuz” diye muhalefeti yerin dibine batırıyordu.Oysa “iyi ki varsınız” diyerek onları yıllar yılı sürecek AKP iktidarının garantisi olarak alaya almıyor muydu?Köşeler aynadır. Başbakan, işler ters gitmeye başladığı için aynalarla kavga ediyor.Dış sese tahammülsüzlüğü bundan!
Türkiye özgür sesleri susturan baskı rejimleri arasına uluslararası bir konferansta ilk kez dahil ediliyor.İktidar bu yüzden ne kadar utansa azdır!120 ülkede on binlerce yayını, internet sitesi ve medya şirketini temsil eden Dünya Gazeteler ve Yayıncılar Birliği (WAN-IFRA) Hindistan’daki yıllık konferansı sonunda “imdat çığlığı” yerine geçecek bir açıklama yayınladı.Bu açıklama Türkiye, Çin, Rusya, Küba, Pakistan, Yemen ve Filipinler’de basın özgürlüğüne yönelik baskıcı politikalardan doğan kaygıları dünyaya duyuruyor ve bu ülkelerdeki yetkilileri göreve çağırıyor.Türkiye’deki durumla ilgili özel bir bölümün yer aldığı açıklamada Doğan Medya Grubu’na 3.8 milyar doları bulan ceza tanzim edildiği hatırlatılarak şu saptama yapılıyor:“Cezanın nedeninin siyasi amaçlı ve Doğan Grubu’nu susturmaya yönelik olduğuna inanmak için gerekçeler bulunuyor.” Bu arada iki yılda onlarca gazetecinin Ergenekon örgütüne yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alınıp tutuklandığı belirtiliyor ve bu sistematik çabaların muhalif medyayı ve kalemleri susturma amacına dönük olarak sürdürüldüğü anlatılıyor.Kimlerle uçuyoruz?WAN-IFRA bildirisindeki teşhisler kuşku götürmüyor.AKP iktidarı, Almanya’daki Deniz Feneri dolandırıcılığını yayın konusu yaptığı için Doğan Medya’yı hedef almıştır.Uygulamaya konulan yok etme planı basın özgürlüğüne karşı tasarlanmış bir cinayettir!Başbakan hatırlanacağı gibi önce “bu gazeteleri almayın” diye boykot çağrısı yaptı, o arada vergi denetçileri ordusunu hedefine gönderdi. Sonuçta Doğan Grubu’nun toplam değerini aşan miktarda bir vergi cezası ortaya çıktı.Demokratik bir ülkede benzeri olmayan bir despotluktur bu. Devlet gücünün siyasal amaçlarla kullanılmasına kaba bir örnektir.Türk halkına Avrupa demokrasisi vaat eden AKP iktidarı sonuçta ülkemizi Çin, Rusya, Küba, Pakistan, Yemen ve Filipinler gibi despotik yönetimlerin, deyim yerinde ise karga sürüsünün arasına sokmuştur!Tek muhatap var...WAN-IFRA bildirisi, vergi yasasında yapılacak düzenlemelerle şeffaf bir yasal zemin oluşturulması ve basına gözdağı verme siyasetinden vazgeçilmesi için Türk hükümetine yöneltilen çağrı ile sonlandırılıyor.Uluslararası medya kuruluşu tabii burada trajik bir yanlışa düşüyor.Hükümeti medya üstünde baskı kurmaktan vazgeçmeye mecbur edecek müdahaleler için “yetkililer”e çağrı yapılıyor.Demokratik devletin her şeye rağmen işlediği zannediliyor.Yasama organının, yani meclisin tümüyle Başbakan’ın kontrolünde olduğu, yargı başta bağımsız olması gereken pek çok kurumun ya tehdit ya tahrip aşamasında olduğu hatıra getirilmiyor.Çünkü böyle bir cinnet karmaşasını akılları almıyor.Çok üzücü ama basın özgürlüğünü uluslararası standartlara yükseltmesi için yazılan mektuba Türkiye’de muhatap olacak bir kurum maalesef kalmamıştır.Tek adres vardır o da Türkiye’nin tek adamı, Newsweek dergisinin “Haşin Bakışlı Başbakan” dediği Recep Tayyip Erdoğan...Bakalım çağdaş demokrasinin talepleri ve gelecek kuşaklara yönelik sorumluluk duygusu “Haşin Bakışlı Başbakan”ımızı biraz olsun yumuşatacak mı?Türkiye’yi demokrasi özürlü ülkeler arasına düşüren bu uluslararası uyarının ayıbı acaba onda silkinme isteği, arınma arzusu uyandıracak mı?
Türkiye’nin yeni dış politika yönelişleri her gün Batı’nın büyük gazetelerine konu oluyor.Bölgemizde oluşan yeni dengelerin talepleri ile AKP iktidarının hayal ettiği roller, gerçekten de dikkat çekici biçimde örtüşüyor.Ankara’da siyaset oluşturanlar Türkiye’ye bölgesel güç etkinliği kazandırmak yolundaki fırsatları bazen taşıdıkları tehlikelere bile aldırmadan sonuna kadar kullanıyorlar.Batı medyası bu hamleleri çoğunlukla teşvik ediyor. Nitekim New York Times dün bu yeni durumu Osmanlı’nın ve İslâmi Rönesans’ın yankılanması olarak selâmlayan bir makale yayınladı.Irak’taki Sünni egemenliğinin yıkılması sayesinde İran’ın üstün güç olarak yükselişine karşı Türkiye’nin ılımlı bir denge unsuru, daha doğrusu tercihe lâyık bir alternatif haline gelmesi elbette Amerika’nın ve Batı dünyasının isteyeceği bir şeydir.Böyle önemli bir rolü başarı ile oynaması Türkiye’nin önemini arttıracağı için AB katındaki pozisyonunu da dramatik biçimde düzeltecektir.Faturası ne olacak?Buradaki önemli soru Türkiye’nin İslâm dünyası liderliğini hak etmek için demokratik laik kimliğinden ne fedakârlığa katlanacağıdır?Çünkü ölçü kaçırıldığı anda Türkiye ayırıcı farkını yitirecektir.Özgür dünyadan uzaklaşmak, lider ülke olmanın bedeli olmamalıdır.Bu cazip çerçeveyi AKP iktidarı Müslüman diktatörlüklerle yakınlaşarak ve İsrail’le ilişkileri bozmaya devam ederek dolduramaz.Bölgesel güç tacını hak etmenin birinci koşulu ülke içinde ve dışında herkese güven vermektir.Bunun şartı ise Türkiye’nin alternatiflerine asıl farkını demokrasisi ile koymasıdır.Çağdaş demokrasiler hukukun üstünlüğüne dayalı bir ahlâk rayına oturttular yaşamlarını. Oysa biz “kanun devleti” bile değiliz hâlâ..Demokrasi yoksa yok!Türkiye’de iktidarı ele geçiren parti ve yöneticileri devletin gücünü hukuk dışı ve ahlâk dışı kullanabiliyor.İşte Eskişehir’deki Anadolu Üniversitesi’nin başına getirilen yeni rektör...Cumhurbaşkanı Gül, üniversitesinde 334 oy alan başarılı rektörü yeniden atamıyor, YÖK’ün aklına uyarak 96 oy alan adayı rektör yapıyor.Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde ise YÖK, öğretim üyelerinden 60’ının oyunu alan adayı değil 9 oyda kalan adayı dekanlığa getiriyor.AKP iktidarı garip ama Tayyip Erdoğan’ın yıllar önce yaptığı bir itirafı yani “demokrasi bizim için araçtır” söylemini doğrular biçimde davranmaya devam ediyor.O yüzden insanlar telefonlarının dinlendiği korkusu içinde yaşıyor, övgü ve saygıya lâyık pek çok insan neyle suçlandıklarını dahi bilmeden hapislerde çürüyor. Bu kafayla yönetilen bir ülke bölgesel güç olabilir mi?Olamaz!
Başbakan’ın gazabından kaynaklanan bir talihsizlik Sağlık Bakanı’nı yerinden uçuracak diye ödüm kopuyor.Çünkü kabinede yaşanan kuzuların sessizliğini bozan tek adam o!Başbakan, domuz gribi aşısıyla ilgili inadını sürdürüyor. Dün sabah gazetecilere cami önünde “Benim ailemde kimse aşı olmadı” dedi bir kez daha.Aynı saatlerde Sağlık Bakanı Recep Akdağ muhatabının kim olduğu belli olan şu uyarıyı yapıyordu:“Aşılanma konusunda vatandaşların kafasını karıştıracak her ifade -Allah korusun- ölüm sayılarının artması ile sonuçlanır. Onun için hiçbirimiz vatandaşın kafasını karıştırmayalım!” Sağlık Bakanı’nın tutumu, bakanlar kurulu içinde ülkeyi tek adam diktasına karşı koruyacak en azından bir tane faziletli adamın var olduğu ümidini bize veriyor.Başbakanımız aşı konusunda bilime ve küresel otoritelere ters düşüyor, sözleri ile halk sağlığını tehlikeye sokuyor.O kadarla kalsa yine iyi; üniversiteye girişte katsayıları eşitleyen YÖK kararını durduran Danıştay hükmü için de şunu diyebiliyor:“Bu karar tamamıyla ideolojik bir karardır. Böyle bir ideolojik kararı anlamakta zorlanıyoruz. Bunun kabul edilir hiçbir yanı yok!..” Bakan’ı Allah korusunBaşbakan’ın katsayı ile ilgili yargı kararı ve aşı karşısındaki tepkileri, verdiği bütün kararlara örnek olacak değerdedir.Her koltukta yaptığı işin doğru yürümesine Sağlık Bakanı gibi dikkat eden bakanlar yok maalesef. Dolayısıyla biat kültürünün yarattığı zavallılık haberimiz bile olmadan öteki bakanlıklarda hangi yanlışlara ve zararlara sebep oluyor; bunu öğrenemiyoruz.Yanlışlara itiraz edecek cesarete sahip başka bakanlar bulunmadığı sürece de öğrenemeyeceğiz.İhtiyacımız Recep Akdağ örneğinin çoğalmasıdır ama o tek örneğe dahi tahammül edilemeyeceğinden korkmalıyız.Çünkü işine gelen yargı kararlarını alkışlayıp hoşuna gitmeyenleri “ideolojik” diye yaftalayan bir anlayış kendini tutamaz toplumun tepkisinden de çekinmez.Asıl ideolojik karar, YÖK’ün üniversitelere girişteki katsayı farklarını kaldırmasıydı.Amaç da imam hatip lisesi mezunlarının üniversitelere girişini kolaylaştırmak, böylelikle imam hatip liselerinde okumak isteyen çocukların sayısını artırmaktı.Mağdurlara kapı açınBu amaç gerçekleşmiştir.YÖK kararından sonra imam hatip liselerine kayıt yaptıran gençlerin sayısı üç kat artmıştır.İktidar camilerde imam azlığı var da onu gidermek için yapmıyor bunu, amaç imam hatip liselerini çoğaltarak laik eğitime alternatif din eğitimini yaygın hale getirmektir.Başbakan dün “Bu ülkede mağdurların haklarını arama noktasında olan bir iktidar olarak yargı karşısında yapılması gerekenleri bayramdan sonra değerlendireceğiz” diyordu.Gerçekten böyle bir borçları var.Çünkü yargıdan döneceğini bile bile YÖK’e aldırdıkları karar yüzünden binlerce genç mağdur olmuştur.Bu çocukların pek çoğu üniversiteye daha kolay gireceklerini düşünerek imam hatip okullarına yazıldı.Başbakan bu çocukları mağdur etmek istemiyorsa, imam hatiplerden genel liselere geçişi kolaylaştıracak bir kanal açılması için YÖK’e emir vermelidir.Görüyorsunuz; aşı ve üniversiteye giriş gibi teknik konular bile ideolojik takıntılar yüzünden çözümsüz meseleler haline dönüşüyor!
Bugünkü manşetimizi gördüğünüzde bir çoğunuz “Neden şimdi?” diye sormuş olabilirsiniz..Çünkü Deniz Kuvvetleri’nde bir cuntanın hazırladığı öne sürülen gayrimüslim vatandaşlara yönelik suikastler içeren korkunç planın Taraf Gazetesi’nde yayınlandığı günün üstünden bir hafta zaman geçti.Meslek ahlâkımız bu habere niçin mesafeli durduğumuzu okurlarımıza açık açık anlatma sorumluluğu yüklüyor.VATAN’da gündemin tartışıldığı masa özgür bir platformdur. Burada gazetenin kurumsal aklı ve vicdanı oluşur.19 Kasım’da Taraf Gazetesi Poyrazköy’ün izini süren Ergenekon savcılarının “Kafes Eylem Planı”nı deşifre ettiğini duyurduğunda habere ihtiyatla yaklaşmak, bize sorumlu gazeteciliğin gereği göründü.Çünkü Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’ın bile yazdığı gibi “normal bir insanının zihninin alabileceği işler değildi planladıkları” şeyler.Delirmişler mi?Ahmet Altan “Planı okuduğumda ‘delirmişler mi bunlar’ diye düşündüm; sanırım siz de böyle düşüneceksiniz” diyordu.Ertesi gün Başbakan Erdoğan’ın yaptığı açıklama önemli bir kurumu suçlamamak ve binlerce vatandaşa tetiğin ucunda oldukları hissini vermemekle doğru bir tercih yaptığımızı bize düşündürdü.Çünkü Erdoğan habere tepki gösteriyor ve “Bir gazetede kampanya var. Bu kampanyalar tabii ki bu kurumlarımızı zedeliyor yıpratıyor, tahrip ediyor tahrik ediyor” diyordu.Başbakan yargı sürecine girmiş olayların abartılı şekilde üstüne üstüne giden çevrelerin gerilimi teşvik ettiğinden şikâyet ediyordu.Genelkurmay da tepkisini Başbakan’ın açıklamasına gönderme yaparak belirtirken haberi veren gazete hakkında suç duyurusu yapıldığını bildirdi.Ama dün hepsinden daha önemli bir gelişme oldu:Yargının kararıHaberin ayrıntısını okuduğunuzda sizin de dudaklarınızı uçuklatacak korkunçlukta komplolar ve saldırılar kurgulayan planın gerçek olup olmadığını, bunun TSK’yı karalamaya yönelik bir tertibe hizmet edip etmediğini değerlendirmek takdir hakkımızın sınırlarından çıkmıştır.Çünkü yargı, soruşturma kapsamında iki albay ile bir yarbay hakkında tutuklama kararı vermiştir.Tutuklama kararları, iddianın yargı katında soruşturulmaya değer görüldüğünü, bizim de aşırı ihtiyatlılık yüzünden takdir hatası yaptığımızı ortaya koyuyor.Ben de dün yaptığımız bu özeleştiriyi okurlarımıza duyuruyorum.TSK içinde oluştuğu iddia edilen hukuk dışı grupların tasfiyesini hedef alan yargı sürecini, sorumlu gazeteciliğin dikkatiyle ve daha aktif biçimde izlemeye devam edeceğiz.
Danıştay YÖK’ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesini durdurdu.Danıştay 8. Dairesi kararı oybirliği ile aldı.İktidar sözcülerinin gürültüsüne bakmayın kanunları bilen, eğitim sisteminin dayandığı ilke ve kurallara yabancı olmayan herkes bu işin böyle biteceğini baştan tahmin etmişti.“Bu değişiklik yargıdan döner” diyenlere kulak asmayanlar, şimdi yeni uygulamadan yararlanarak üniversiteye giren binlerce gencin vebalini nasıl taşıyacak bakalım?Durduk yerde karmaşa yaratılmıştır.Bu gençler girdikleri fakültelerden çıkarılacak mı şimdi? Harcanan paralar emekler, o hayaller ne olacak?Mağdur olanlar sorumlular aleyhine tazminat davaları açmalıdır.Din sömürüsüne dayalı siyaset rantları uğruna gençlerin kaderi ile oynayanlar belki ceza görürler de ibret olur!Popülizm siyasetçilerimizin bağımlılığıdır. Hepimiz biliyoruz; YÖK devletin bağımsız kurumu olarak değil iktidarın uzvu gibi çalışıyor.Katsayı farkını kaldıran karar iktidarın imam hatip mezunlarına verdiği sözü yerine getirmek için alınmıştır.Amaç sahiden meslek lisesi mezunlarının önünü açmak olsa otoriteler yolunu gösteriyor:Çözüm meslek liselerini sayıca ve kalite olarak artırmak, böylece meslek yüksek okullarına gidecek yeteneği kazanmış gençlerin çoğalmasını sağlamaktır.Ama iktidarın derdi Arap bacının takıntısı örneği bir çift kırmızı pabuçtur.Yani biri türban yasağını, öteki imam hatiplerin katsayı engelini kaldırmak...Bu yoldan giderek devlet kadrolarını din eğitiminden gelmiş hâkimler, savcılar, mühendisler, doktorlar, maliyeciler ile doldurmaktır.Şimdiye kadar bu amaca şöyle bir kurnazlıkla yürüdüler: Diyanet İşleri’ne ihtiyacın üzerinde eleman aldılar, sonra onları öteki kurumlara transfer ettiler.Danıştay’ın durdurma kararı, iktidarı bir süre daha bu “babadan kalma usulü sürdürme”ye mecbur edecektir!Gerçeğe dönelim!Başbakan “Dünyada en az işsizlik olan ülkelerdeniz” diyor ama bakmayın.Türkiye, işsizliğin tüm acıları ile en yaygın olarak yaşandığı ülkedir.Son resmi açıklama ülkedeki işsiz sayısının 3,5 milyona ulaştığını gösterdi.Keşke gerçek rakam bu olsa.Biliyoruz ki bir o kadar vatandaşımız da umudunu kaybettiği için iş aramaktan vazgeçmiş durumdadır.Hayatın en katlanılmaz yoksunluğu ve yoksulluğu işsiz kalmaktır. Sosyal devletin birinci görevi vatandaşını onuru ile yaşatacak bir işe sahip kılmaktır.Sadakaya muhtaç hale getirdikten sonra ona kömür ve erzak yardımı yapmak değil!Halkbank’ın alacağı 1250 personel için açtığı sınava 300 bin başvurunun olması işsizlik sorununun korkutucu boyutlarını ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir.Ayda 750 lira alacağı bir iş için çoğu üniversite bitirmiş 300 bin genç yarışıyor şu anda.Peki kazananlar mutlu insanlar sınıfına mı terfi edecekler? Hayır..Dün iki milyon dolayında kamu çalışanı yoksulluk sınırındaki gelirlerine 100 liralık bir artışı dahi çok gören hükümeti uyarmak için iş bırakma eylemi yaptı.İktidar gözünü açmalı ve çatışma yaratan hayaletler üreterek halkı oyalamaktan vazgeçmeli artık.Gerçek sorun istihdam yaratmak ve artan geliri adaletli olarak bölüşmektir.Ülkeyi umutsuzlukla mutsuzluğun işgalinden kurtarmanın başka yolu yok!
Bahçeli’nin dünkü çağrısı kızdıran ifadeler içeriyor belki ama son zamanların en yararlı siyasi hamlesidir..Başbakan’a şöyle seslendi:“Evlâd-ı Kerbelâ istismarını bırak bu işi TBMM zemininde çözelim!” Dün bu sütunda savunduğumuz “acil çözüm yöntemi”ni MHP lideri dünkü meclis grup toplantısında sahiplendi. Alevi toplumunun beklentilerini cevaplayacağı düşünülen on maddelik bir planı kamuoyuna açıkladı.Bahçeli’ye göre iktidar Kürt açılımında duvara toslamıştır ve bu başarısızlığı Dersim tartışması ile örtmeye çalışmaktadır.Yani çıkarılan etnik kimlik yangınının üstüne şimdi mezhep ayrımına dayalı sömürünün benzini dökülmektedir.İstismar fren tutmaz hale gelmiştir.MHP lideri o nedenle Alevi sorunlarına çözüm içeren paketin, Kürt sorunundan bağımsız olarak ivedilikle meclise götürülmesini talep ediyor.Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevi İslâm inancını da temsil edecek biçimde örgütlenmesi;Cemevi gerçeğinin kabul edilmesi;Cemevlerine devlet yardımı yapılması;Okullardaki ders programlarına Alevi inancıyla ilgili bilgilerin dahil edilmesi gibi çok gecikmiş hakların teslimi yolunda sağlanacak işbirliğinin siyaset kültürümüz üstünde değiştirici etkisi olacaktır.Çünkü MHP’nin desteği ile bu alanda sağlanacak hızlı çözümler, “demokratik açılım” paketi ile ilgili işbirliğinin de yolunu açabilir, köprüsünü kurabilir.AKP’nin işbirliği çağrısına vereceği tepki Kürt açılımına muhalefetten destek taleplerinin samimiyetini de sınayacaktır.İktidarın Alevi sorunlarını gerçekten çözmek için mi, yoksa seçimler yaklaşırken bu büyük inanç grubunun oylarını rehin almak amacıyla mı hareket ettiği daha net görülecektir.Siyaset, siyasetçi için elbette önemlidir.Ama Alevilerin yıllar süren müzminleşmiş mağduriyetine son vermek, siyasetin oy hesaplarından çok daha önemlidir.Bu alandaki insan hakları küçük hesaplara kurban edilmemelidir.DTP ne yapıyor?DTP konvoyunun İzmir’de gördüğü tepki ciddi bir tehlikenin alârmıdır.Başbakan yine kastını aşan sözler söylemiş:“Bir partinin konvoyunda terör örgütünün bayrakları, bölücü terörist başının posterleri olursa buna sıcak bakmak mümkün değil!” DTP konvoyuna taş atanların öfkesini mazur mu göreceğiz?Başbakan bunu mu demek istiyor?Terör örgütünü ve başındaki katili övmek kamu düzenini bozacak önemde bir tahriktir. Ve böyle tahrikleri önlemek yönetimin kolluk kuvvetlerinin sorumluluğudur.Oysa Başbakan, tahrik tuzağına düşen insanların tehlikeli sonuçlara yönelebilecek eylemlerini rakip partileri suçlamak amacıyla kullanıyor ki bu ateşle oyun oynamaktır.Aynı şekilde DTP yöneticileri de demokratik özgürlüklerini kullanırlarken toplumsal barışa zarar vermekten sakınmak zorundadırlar.Yoksa geçtikleri her yerde güvensizlik bölünme ve düşmanlık bırakacaklardır.Kürt kökenli yurttaşlar, kavgasız ve güvenli yeni bir hayat kurma umudu ile Batı’daki kentlere göç ediyorlar.Yani PKK’dan kaçıyorlar.DTP İzmir’de, İstanbul’da, Antalya’da PKK’yı onların ayağına götürüyorsa eğer o vatandaşların umutlarına, hayallerine tecavüz ediyor demektir.Onları yeni çevrelerinde tehlikeli ve güvenilmez insanlar olarak dışlanmaya mahkûm ediyor demektir.DTP böyle bir kötülüğü onlara yapmasın.Yapıyorsa, devlet buna izin vermesin.
Başbakan Erdoğan dünkü Washington Post gazetesinin sert eleştiriler içeren başyazısına konu oldu.Gazete doğruya doğru eğriye eğri bir yaklaşımla şu tespiti yapıyor:“Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’de siyasi liberalleşmenin en büyük öncüsü oldu. Şimdi Kürt azınlık için tarihi reformlara imza atıyor ve Ermenistan’la sınırı açmak için çalışıyor.Ancak iktidarının süresi uzadıkça demokratik prensiplere ve Batı değerlerine tam bağlılık konusunda çok eksik olduğu görülüyor.” ABD’nin etkili gazetesine göre AB’ye üyeliği hedefleyen Türkiye dış politikasında “çirkin bir dönüş” yaşamıştır. Gazete bu eleştirisine İran, Suriye ve Sudan’ın “kriminal liderleri” ile kurulan yakınlaşmayı kanıt gösteriyor.Erdoğan’ın demokrasi yolundan çıkmakta olduğuna dair eleştirisini de ülkenin en büyük medya şirketini yok etme isteği ile yürüttüğü “giderek artan sertlikteki uygulamaları” üstüne kuruyor.Başbakan Amerika’ya yapacağı önemli ziyaret arifesinde Washington Post’un şu yazdıklarını bir dost uyarısı olarak okumalıdır:“Bay Erdoğan ve partisi bir zamanlar Washington’da dindar Müslümanların demokratik siyaset yapabileceğinin örneği gösteriliyordu. Ancak bu imaj giderek kararıyor. Artık Müslüman diktatörleri şımartmaktan ve ülkesindeki muhalefeti susturmaktan vazgeçmeli!” Gerçekten de gazete 2007 mayısı ile 2008 temmuzunda Erdoğan’ı ve hükümetini göklere çıkaran yorumlar yayınlamıştı.O bakımdan hiç kimse gelen sert eleştirilerin önyargılı bir muhalif bakışın insafsızlığı olduğunu söyleyemez.Bir düşünür “Herkes nasihat dinler ama yalnız akıllılar yararlanır” demiş.Başbakan Erdoğan bakalım hangi kategoriye girecek? *** Alevilerle oynamayınHükümet altıncı Alevi Çalıştayı’nı toplamaya hazırlanıyor.Bu tür faaliyetler hemen ürünlerini vermeli.Oysa AKP iktidarının kötü bir huyu var:“Öneri topluyorum” diyor ama bir şey vermiyor. Cemevlerinin ibadethane sayılması bile gerçekleşmedi.Şu sıralar Alevi vatandaşların duygusal durumları, onları kolaylıkla etkilemeye elverişlidir.Çalıştayın toplanması ile ilgili zamanlama fırsatçılar için doğru olabilir. Ama iktidar da artık oyalama taktiklerini bırakıp hak olanı verme zamanının geldiğini görmelidir.Aksi halde çalıştay olayı Dersim tartışmalarından ilhamını alan bir oy avcılığı olarak sırıtacak, hem ayıp, hem günah olacaktır.Böyle sorunlarda toptan çözüm olmaz.Esirgenmesi zaten insanlık suçu olan haklar listelenecek yerde hemen verilmelidir.Seçim takvimine paralel olarak Alevi kitlenin beklentilerini yükselterek oylarını rehin alma oyunlarına asla itibar edilmemelidir.